Into the Storm (Fırtınanın İçinde)

Felaket filmlerinin sinemadaki tarihine baktığımızda herkesin şikayet ettiği belki de tek bir nokta var: Tüm dünyaya patronluk taslayıp katliamlar yapan bir ülke, nasıl oluyor da her türlü istilanın, doğa olayının ortasında kalmayı başarıyor? Bittabi üstünde çok da düşünülmesi gereken bir soru değil bu, Hollywood’un felaket filmlerine ve apokaliptik eserlere bakış açısı çok açık. Her 10 tanesinden 9’unun stüdyo yapımları olduğunu düşündüğümüzde, bir takım dayatmaların olmasını gayet normal karşılamalıyız. Dikkat çeken husus, bu noktada biraz olsun değişmeli esasında. Faciaların her biri, mağdur edebiyatı yapmakta bizimkilerle yarışabilecek kapasitedeki ABD’yi vurmasına vuruyor, Amerikan halkının böylelikle duygularını pek ala sömürüyor fakat filmlerdeki bir detay önemli. Her birinde adeta süper kahramana dönüşen, sayısız engeli aşıp sevdiceğiyle kavuşan, bazen tanrıcılık oynayan bir karakter mutlaka var ve ABD’nin bu felaket filmlerindeki tasviri, mekandan da öte bu kahramanın kendisinde yapılıyor. Milliyetçi duygularla perdenin karşısına geçen seyirci için de on numara bir şova dönüşüyor her şey. Okyanusun diğer iki ucundaki sinemaseverler de teknolojinin nimetlerinden kendini alamadığından, sanat sinemasından pek uzak bu filmlere abayı yakıyor.

into-the-storm_1

İşte o felaket filmlerinden en yenisi Fırtınanın İçinde. Daha önce yalnızca Son Durak gibi ikinci filmiyle ‘bozan‘ bir serinin beşinci denemesinin başına getirilmiş bir yönetmen ve ‘herkes dans etsin!‘ temalı bir filmin hikayesini yazan bir senaristin elinden çıkan Fırtınanın İçinde, daha künyesine bakar bakmaz beklentileri düşüren bir film oluyor. Kasırga belgeselcisi bir ekibin, tarihin en büyük doğa olaylarından birini yaşayan bir yerleşim yerinde karşılaştığı bir baba ve oğullarıyla verdiği hayatta kalma mücadelesini seyrettiğimiz filmin her anı, her dakikası ve her görüntüsü daha önce pek çok kez tanıklık ettiğimiz pek kalın detaylarla süslenmiş vaziyette. Belgeselci ekibin yeni üyesi, beş yaşındaki kızından üç aydır ayrı kalmış Allison (Sarah Wayne Callies), arkadaşları ve yönetmeniyle birlikte özel araçlarına atlayıp kasırganın yerle bir edeceği kasabaya doğru yola koyulmuşken, eşi seneler önce vefat etmiş ve iki oğluyla yaşayan Gary de (Richard Armitage) kasabadaki görevi gereği lisenin mezuniyet törenini planlamakla meşguldür. Gary’nin küçük oğlu, hoşlandığı kızın peşinden gidip babası ve kardeşinin yanından ayrılınca üç merkezli bir hikayenin içinde buluruz kendimizi: Gök, yeryüzünde ne varsa ortadan kaldırmaya kararlıdır ve taşradaki insanoğlu, o güne kadarki en büyük sınavlarından birini vermek zorundadır.

Filmin her türlü detayına baktığınızda, senaryonun fazlasıyla özensiz olduğunu kolaylıkla kavrayabilirsiniz. Öyle ki senaristin yalnızca devasa bir hortumu perdede görmek istemesi üzerine bile bir şeyler karalamış olma ihtimali söz konusu. Karakterler hiçbir şekilde işlenmemiş, alışıldık baba-oğul ilişkisinden daha ötesi önümüze konamıyor. Filmin sürekliliğin sağlanması, her defasında yeni bir hortumun ortaya çıkması ve karakterlerin ondan da kurtulması üzerine kurulu. Nasıl ki uzaylı istilasının işlendiği filmlerde önce küçük uzay gemileri gelir, insanlık onların hakkından gelince esas tehlike olan devasa gemi kendini gösterirse (aynı şey dev canavar hikayeleri için de geçerlidir), Fırtınanın İçinde de küçük hortumların ardından o güne kadar görülmemiş hızda ve genişlikte bir alfa-hortumun ortaya çıkıp son vuruşu yapmasına sırtını dayıyor. Geçtiği her noktayı yerle bir eden bu felaket, elbette kahramanlarımızı teğet geçiyor -ki buna spoiler demek bile saygısızlık olacaktır.

Into-the-Storm-Movie-2014

Hobbit serisinden tanıdığımız Richard Armitage’ın başrol olarak bile geri planda kaldığı film, senaryo açısından hiçbir şey vaat etmediği gibi oyunculuk konusunda da pek çekimser. Kalabalık ana karakter kontenjanına rağmen hiçbirini odağına alamayan yönetmen, eline geçen ikinci fırsatı da böylelikle tepmiş oluyor. Filmin esas mizah unsuru diye ortaya konmuş iki moronun, seyirciyi güldürmekten öte filme karşı antipati beslemesine sebep olduğunu da belirterek yönetmenin klişelerin havuzunda boğulmak üzere olduğunun altını iyice çizmiş olalım. Fakat eskaza bir sahneyle, kendi isteği dışında seyirciyi kahkahalara sokabiliyor yönetmenimiz. Şöyle diyelim; güneşi görmek hiç bu kadar trajikomik olmamıştı!

into the storm 12

Filmin kısmi olarak belgeselciler üzerinden gitmesinden ve Gary karakterinin oğullarının kamera manyağı olmasından mütevellit çekimlerin büyük bir kısmı da el kamerasıyla, karakterlerin direkt olarak merceğe bakmasıyla gerçekleştirilmiş. Fakat ne yazık ki bu tekniğin, filmin ucuzluğunda kaybolup kendini gösteremediğini belirtmek gerekiyor. Ne de olsa adabıyla yapıldığında çok iyi sonuçlar verebilecek bir teknikten bahsediyoruz.

Sonuç olarak Fırtınanın İçinde, yaratıcılığın hala bitmediğinin pek çok sefer kanıtlandığı bir çağda hala eskilerin kırıntılarıyla var olmaya çalışan umutsuz bir deneme. Yerle göğün birbirine girdiği bir felakette ayakta duran tek şeyin dalgalanan ABD bayrağını tutan bir direk olmasının gözünüze sokulduğu bir filmden ne gibi bir beklentiniz olabilir ki?

Diğer yazıları Burak Hazine

86. Oscar Ödül Töreni Programı

86. Oscar Ödül Töreni’nde ödüllerin dağıtılış sırası açıklandı. Ödüller şu sırayla dağıtılacak:...
Devamı

2 Comments

  • İzleyici bu tarz katastrofik filmleri izlerken bir Oscar veya Golden Globe almasını zaten beklemiyor. Klişe durumuna bakacak olursak da filmin diğer hortum-felaket filmlerinden bir adım öne çıktığını söylemem gerekir. Açıkçası elinize patlamış mısır ve içeceğinizi almış , çok uçuk beklentilerle gitmeden izleyeceğinizi , istediğinizi alabileceğiniz bir aksiyon-gerilim filmi olmuş Into The Storm.

    Bence aynı görüntülere sahip bu filmi bir bağımsız film yönetmeni veya Steven Spielberg gibi bir yönetmen çekseydi , başrollerinde bağımsız oyuncuları oynatsaydı ve hatta onlar da aynı performansı gösterseydi önyargılarınızı bir kenarı bırakıp bu filmi birden göklere çıkartırdınız.

    “Daha önce yalnızca Son Durak gibi ikinci filmiyle ‘bozan‘ bir serinin beşinci denemesinin başına getirilmiş bir yönetmen ve ‘herkes dans etsin!‘ temalı bir filmin hikayesini yazan bir senaristin elinden çıkan Fırtınanın İçinde, daha künyesine bakar bakmaz beklentileri düşüren bir film oluyor.” derken bile önyargınızı ortaya koymuş ve filme en başından 1 yaftasını yapıştırmışsınız. Amerikan halkının milliyetseverliğini bir kenarı bırakın artık ,asıl klişe olan düşünce tarzı bu. Bırakalım onlar bayraklarını gördüklerinde sevinsinler ama biz de filmden kendimize gerekli olan adrenalini alıp filmi film için izlemiş olalım.

    Sonuç olarak asıl söylemek istediğim bu türün takipçileri zaten akla karayı birbirinden ayırabiliyor. Fakat hortum+aksiyon+klişe=1 derken bazı 3. sınıf Hollywood yapımlarını da iyi olanlardan ayırmanız gerekir. Bağımsız filmler , festval yönetmenleri iş yapar , gerisini harcayalım gitsin diye coolluğunuzdan ödün vermemeye çalışırsanız yanıltıcı olursunuz. Sinemanın her türüne ilgi bir izleyici olarak ve son zamanlarda çıkmış türünün iyi filmlerinden olduğunu söyleyerek bu filme haksızlık ettiğinizi ve izleyiciyi doğru yönlendirmediğinizi düşünüyorum.

  • Filmi dün izleme şansım oldu. Film 1,5 saat boyunca hiç bir şekilde beni etkilemedi. Senaryonun baştan sağma olması zaten filme bi eksi puan kazandırdı… Film boyunca devam eden Baba – Oğul çatışması felaketten sonra birden düzeliverdi…. Puanım 10/3

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir