Weekend (2011) Haftasonu

Eşcinsel sineması yıllar geçtikçe konum değiştirirken bir takım biçimsel evrimler de geçiriyor. Bundan birkaç on yıl önce tabu kimliğinden arınan eşcinsel ya da literatürdeki adıyla queer sineması, Hollywood’daki değişimsel örneklerinin ötesinde bağımsız sinema için ciddi bir tercih meselesi olmuş durumda. Öyle ki bağımsız bir sinemacı, mesaj verme kaygısı gütmek için heteroseksüel olmayan bireylerle alakalı filmler yapmakta zorlanmıyor. Bunun pek çok örneğini de geçmiş yıllarda gördük. Öte yandan Hollywood’un bu sektöre yaklaşımı daha farklı. Eşcinsellerin sorunlarına çözüm üretmeye yardımcı olmak yerine içselleştirdiği duygularını dışarı vuran karakterleri anlatmayı seçen yapımcılar, samimiyetleri sorgulatırcasına etkileyicilikten uzak ekinler vermeye devam ediyor.

Geçtiğimiz !f İstanbul seçkisinde yer alan Weekend ise Hollywood’un yaptığı ve yapmaya devam edeceği queer sineması çizgisinden çok daha farklı bir konumda seyrediyor. Andrew Haigh tarafından yazılıp yönetilen film, özellikle eşcinselliğin yalnızca iki karakterin gözünden ve ağzından, toplumsal normlar yönüyle ele alınması sebebiyle hem eleştirmenler hem de seyirciler tarafından bir hayli beğenilmişti. İngiltere’nin bir şehrinde geçen film, yer yer İngiliz mizahı ile küçük tebessümlere sebebiyet verse de genel eğilimi itibariyle sanatın toplum için yapılabileceği kaygısını güderek eşcinseller üzerindeki baskıya ve eşcinsellerin dış dünyadan soyutlanmış ilişkilerine göz atıyor.

Filmde hikayeleri anlatılan iki karakterden ilki olan Russell (Tom Cullen), cankurtaranlık yapan ve ailesini hiçbir zaman tanımamış bir eşcinsel erkek. Bir gün arkadaşlarının evinden çıktıktan sonra gittiği gaybar’da tanıştığı Glen (Chris New) ise sanat için bir şeyler yapmaya çalışan ve yönelimlerini açıkça yaşayan biri. Glen’e göre gerek fikirlerini gerekse cinsel kimliğini daha sıkı muhafaza eden Russell, ailesiz olmanın getirdiği bir takım eksiklikleri uzunca bir süre yaşamış ve yaşamaya devam ediyor. En basit tabirle bir eşcinsel aktivisti olarak tanımlanabilecek fakat fikirleri daha yapıcı ve rasyonel diyebileceğimiz Glen ile aralarında başlayan elektrik, bu ikilinin her anlamda doyumsuz bir hafta sonu geçirmesine sebep oluyor.

Genelinde uzak plan çekimlerin hakim olduğu ve karakterler kadar bulundukları şehrin statik konumunu da ekrana yansıtan Weekend, hiç şüphesiz queer sinemasında yeni bir döneme girildiğinin yahut girileceğinin sevindirici bir işareti. Filmde iki karakterin karşılıklı diyalogları, anlayan için, toplumsal tabular üzerine oldukça gerçekçi ve yapıcı önermeler içeriyor. Glen’in homofobiye ve dünyada kurulu heteroseksüel düzene karşı bakış açısı başlarda daha tutucu olsa da Russell’ın yardımıyla daha geniş düşünebiliyor. Filmin özellikle ikilinin koltukta oturup bu normlar üzerinde tartıştığı sahnesi tam bir sanat eserine dönüşüyor. Glen, söz konusu uzun sekansta heteroseksüel dünya hakkında yerinde tespitlerde bulunuyor. Heteroseksüel insanların aletlerini her seferinde homoseksüellerin boğazına soktuğu benzetmesiyle televizyonda, reklam panolarında, yazılı basında, hikayelerde, masallarda, kısaca her yerde heteroseksüeller üzerinden düzenin işlediğinden yakınıyor. Homoseksüellere gelince ise durumun daha farklı bir düşünce işleyişine sahip olduğundan yakınıyor: “Heteroseksüelleri üzmemeliyiz! Dikkat et, heteroseksüeller geliyor. Hadi onları üzmeyelim, kendi küçük mıntıkamızda saklanalım, el ele tutuşmayalım, sokaklarda öpüşmeyelim…” Evet, gerçekten de etrafımıza şöyle bir baktığımızda heteroseksüel ve homoseksüel bireylerde tam da bunun benzeri bir oluşum görüyoruz –bunu kimse inkar edemez. Diyalog heteroseksüellerin evliliğine geldiğinde ise beklenenin aksine eşcinsel evliliğin propagandası yerine evlilik kurumunun samimiyeti ve gerekliliği tartışılıyor. Aslında filmi dikkate almak için sadece bu seçim bile yeterli gelebiliyor.

Bahsettiğim sekansta daha önce gerçekliğini sorgulama gereği duymadığım bir replik de mevcut. Söz konusu cümlede Glen, Amerika’da eşcinsel ve LBT bireylerin eşit haklar için sokağa döküldüğünü fakat okyanusun bu yakasına bakıldığında ise insanların tek derdinin Grindr gibi eşcinsel dating uygulamalarında takılmak ya da karşısındakine güzel gözüksün diye kıçlarını tıraş etmekle meşgul olduğundan dert yanıyor. Halbuki genel geçer fikir yapısına göre karşı kıtadaki insanların tabiri caizse geri zekalı ve üşengeç olduğu bilinir. Fakat düşününce kıta Avrupasındaki tutuculuğun bir türlü yenilemediğini görüyoruz. Peki bu durumun sebebi nedir? Heteroseksüellerin ya da muhafazakar kesimlerin baskısı mı? Evet diyenler bana pek samimi gelmiyor. Bir yere kadar kabul edilebilir bu seçeneğin yanında –en azından bu ülkedeki eşcinseller söz konusu olduğunda- bir ses çıkarma sorunu mevcut. Aman şu olmasın, aman bu olmasın diye diye yakındainsan hakları bile ellerinden alınacak bu insanları bu bağlamda anlamak biraz güç olabiliyor.

Glen’in bu çıkışlarına Russell’ın verdiği yanıt ise olaylara daha nesnel bakıldığında haklı görülüyor. Russell’a göre Glen, herkes bağımsız olsun, herkesin kendi düşünceleri olsun istiyor fakat tüm bunların arkasında aslında herkesin kendisi (yani Glen) gibi düşünmesini istiyor. Tekrar belirtme gereği duyuyorum, bu koltuk sekansı filmin yola çıkış amaçlarından birini en güzel yansıtan kısımlardan.

Tüm bu toplumsal bakışların yanında filmin önemsenmesi gereken bir diğer yönü de iki insanı anlatması. Weekend’de bu ikilinin başkalarıyla olan ilişkileri hakkında pek bir şey gördüğümüz söylenemez (Russell’ın hakiki dostu dışında). Diyeceğim o ki film, ikilinin ilişkisini oldukça samimi bir şekilde gözler önüne seriyor. Karşılıklı konuşmalarından yatak sahnelerine kadar her şey o kadar doğal yansıtılmış ki kendinizi bu ikiliyi biraz uzaktan seyreder gibi hissediyorsunuz. Ağız boşluklarındaki dil ile ön beyin ikilisini birleştirme becerileri kadar vücut dillerini kullanmadaki başarılarıyla da göz dolduran Tom Cullen ve Chris New, yapmacık sinema karakterlerinden çok uzak ve tek kelimeyle harikulade oyunculuklar ortaya koyuyorlar. Yeri gelmişken Chris New’ın gerçek hayatta da bir eşcinsel olduğunu, Tom Cullen’ın ise heteroseksüel olduğunu belirtelim. Filmi izlediğinizde Cullen’ın can alıcı performansından sonra Hollywood’un sahte eşcinsel karakterlerini canlandıran heteroseksüel oyuncuların samimiyetini ve kabiliyetini sorgulayacaksınız.

Filmin afişinin renkleri niçin o şekilde seçilmiş bilmiyorum ama benim için filmin sonunu anlatan bir bütün oldu o renkler. İkilinin ilişkisinin ne şekilde biteceğini zaten başından beri biliyorduk ama bunun ekrana nasıl yansıyacağından hiçbirimizin haberi yoktu. Gidişatı itibariyle karakterlerin duygularından ziyade vücutlarını ve mantıklarını konuşturmayı seçen yönetmenin, finalde işi gereğinden fazla dramatize edeceğini düşünmüyordum –beni haksız da çıkarmadı kendisi. Lakin yine de böylesi bir anlatımın sonunda her şeyin başa döndüğünü görmek izleyeni karamsarlığa itmekten öteye gidemiyor. Glen ile Russell’ın birlikte geçirdiği ilk gecenin sonunda Glen evden ayrılırken asansörün orada gördüğümüz öpüşüp koklaşarak vedalaşan çifte bir göndermeyle bitiyor her şey. Toplum içinde uygun görülmeyen iki erkeğin öpüşerek vedalaşma biçimi, Glen ve Russell son kez vedalaşırken tabuları yıkıyor. Tam bu sahnede yönetmen, homofobiyi bir kez gözler önüne seriyor. Fakat bu sefer seyirci daha çok etkileniyor zira film boyunca duygu dozu en yüksek an o an ve homoseksüel dünya hakkında tam bir doyum noktasına ulaşılmışken heteroseksüellerin kabul edilemez nefretleri kendini gösteriyor. Böylelikle Andrew Haigh, uğruna yaptığı filmin amacına yönelik son bir vuruş daha yapıyor.

Baştan aşağıya bir sanat eseri olarak görülebilecek, ne şekilde baktığınıza göre tamamen sıkıcı bir ibne hikayesinden tutun manidar ve düşündürücü bir erkek hikayesi olarak şekillenebilecek başarılı bir film Weekend. Yedinci sanatın bir örneği olarak izlemenin dışında, bir fikir yapısını alt üst etmek üzere cinsel yönelimi ne olursa olsun herkes tarafından izlenmesi gereken bir yapım. İster heteroseksüel olun ister homoseksüel; Russell ve Glen’in ilişkisi sizin olaylara bakış açınızı genişletecektir.

Diğer yazıları Burak Hazine

Harry Potter and the Goblet of Fire (2005) Harry Potter ve Ateş Kadehi

The Prisoner of Azkaban ile artık seyirci kitlesini yavaş yavaş değiştirmeye başlayan...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir