Ya Sev Ya Nefret Et: Modern Çağın Sinemaseverleri İkiye Bölen Filmleri

Sinema bir sanat olduğu, haliyle her ürününden herhangi bir birey farklı tatlar alabildiği sürece bir film için evrensel yargılar olması söz konusu olamaz. Olsa bile bunlar, filmin herhangi bir ögesi için değerlendirmeye alınabilir fakat tümünü içeremez. Her bir sinemaseverin filmlere bakış açısı farklı olabilir lakin bazı yapımlar vardır ki toplulukları tam ortadan ikiye ayırır: O filmleri göklere çıkaran bir grup vardır, yerin dibine sokan ikinci bir grup. Belki her film için bu böyledir diyebiliriz, -ki asla yanlış olmayacaktır. Ama bazı filmler için bu bakış açısıyla çok ciddi tartışmalar dönmekte ve dönmeye de devam edecek gibi. Aşağıda bu tartışmalara sebep olan filmlerden yalnızca birkaç örnek mevcut ve tümü de modern çağa ait. Sizin de like-it-or-hate-it türünden olduğuna inandığınız filmler hangileri? Gerekçeleriyle birlikte yorumlar kısmına ekleyebilirsiniz.

Blade Runner (1983)

bladerunner

Ridley Scott imzası taşıyan Blade Runner’ın Metropolis ve Brazil gibi benzerleriyle birlikte yüz yılı aşkın sinema tarihinin en görkemli distopik filmlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Felsefi, sanatsal bir çalışma ve film noir izleri taşıyan bir neo-noir örneği olarak göz dolduran filmin zirve noktası olan yağmurdaki-göz-yaşları-sahnesi, aslında Scott’un bu eserinin oyunculuk, görsellik, şiirsellik ve müzik açısından harikulade harmanlanmış olduğunun kanıtı. Sevmemek için bir sebep yok gibi dursa da eğer biri çıkıp da size Blade Runner’a sempati beslemediğini söylüyorsa seyrettiği versiyonun yönetmen kurgusu olup olmadığını sormalısınız. Zira eğer stüdyonun karıştığı ve bu haliyle dağıtıma çıkan versiyonu ise Hollywood kokan finalden ötürü Blade Runner’a burun kıvıranlar olacaktır. Yok, eğer yönetmenin kurgusuyla seyretmiş ve hala beğenmiyorsa ayırıcı tanınızı biraz daha genişletmeniz için bir işaret olmalı.

Eyes Wide Shut (1999)

eyes wide shut

Kubrick’in hayata gözlerini yummadan önceki son filmi Eyes Wide Shut, yönetmenin filmografisinin en çok tartışılan elemanlarından biri hiç şüphesiz. Genelde Kubrick eserleri deyince tartışma konusu şiddetin içeriği ve seyirciye nasıl yansıtıldığı, politik eleştirilerin ve sistem hicvinin üzerinden gitse de Eyes Wide Shut için daha basit bir beğenme-beğenmeme tartışması dönmekte. Yönetmenin sembolist anlatımına alışkın olanlar, kendileri fark etmeden zihinlerine girebilen bir yönetmenin varlığından hoşlananlar için Eyes Wide Shut bir başyapıt kıvamında. Önüne hazır malzeme konmasını isteyenler ve cinselliğin beyazperdedeki kullanımına daha pragmatist bakanlar içinse herhangi bir sanat filminden farksız. Bir de şu malum stüdyonun kestiği 20 dakikalık bölümden rahatsız olanlar var. Kendileri bu boşluktan ötürü kafalarda fazla soru işareti kaldığını ve hikayenin tamamlanmadığını düşünüyor. Eh, haklılar da elbette fakat bu noktada yönetmene karşı bir tavır sergilenmediğinin de altını çizelim zira Kubrick, vefatından ötürü stüdyoya bu hareketinden ötürü savaş açma fırsatı elde edememişti.

Lost in Translation (2003)

Lost in Translation

Sofia Coppola’nın senaryo dalında Oscar ödüllü bu ikinci uzun metraj denemesi için söylenecek çok söz var fakat özetlemek en doğrusu olacaktır. Türkçe ismi olan “Bir Konuşabilse”, esasında bu filmi sevmeyen kesimin ilk yarısını tanımlamak için fazlasıyla ideal zira Lost in Translation an, duygular ve yaşam üzerine kurulu dingin bir film ve bu stil filmleri sevmeyenlere herhangi bir örneğini sevdirmek ne yazık ki mümkün değil. Sevmeyenlerin diğer yarısının tezi ise ilkine kıyasla daha tatmin edici zira Amerikan sinemasının Tokyo’da geçen bir örneği olmasına karşın gerek Uzak Doğu sineması, gerek Avrupa ve Güney Amerika sineması benzer kaygılarla kaleme alınmış senaryolar açısından çok daha samimi ve gerçekçi işler ortaya koyuyor. Filmi sevebilmek için elimizde malzeme bol; Bill Murray ve Scarlet Johansson’ın tekil performanslarının yanı sıra karşılıklı uyumları bunlardan yalnızca ikisi.

The Life Aquatic With Steve Zissou (2004)

The-Life-Aquatic-with-Steve-Zissou

Wes Anderson gibi bir yönetmenin zayıf halkalarından birinin (diğeri de The Darjeeling Limited olabilir) bu listede yer alması kadar olağan bir şey yok. Filmi başarılı bulup sevenler daha çok Anderson’ın stilize yönetmenliği, neredeyse her filminde koluna taktığı sabit oyuncu kadrosu ve dudak uçuklatan yapım tasarımı ile karakterlerin büründüğü rollere kapılıyor. Fakat yönetmenin filmografisine baktığımızda bu filmde Anderson’ın yaratıcılığının ve ilham kaynaklarının başka zihinlerin etkisi altında kaldığını rahatlıkla çözümleyebiliyoruz. Senaryo bazen o kadar karmaşık bir hale bürünüyor ki hem yönetmenin fikirleri, hem de bazı karakterler bu kaosun ortasında kaybolmaya mahkum kalıyor. 

The Tree of Life (2011)

The-Tree-of-Life

Uzun süreli kariyerine çok az film sığdıran, The Tree of Life’ın başarısıyla 30 yılda yaptığı film kadar son iki senede proje hayata geçiren Terrence Malick’in fikir evrenine dokunabilmek hayli zor. Görsel anlamda tam bir mucize, felsefi yönüyle de sinemanın uzun zamandır çektiği bir açlığı doyuran The Tree of Life, son dönemlerde sinema seyircisini en keskin sınırla ikiye ayıran çok önemli bir örnek. Filmi sevmeyenlerin ürettiği bahaneleri dinlemek hiç ama hiç eğlenceli olmasa da sıradan seyirci için zaman öldürücü bir işkence kaynağı yapmış Malick. Kimilerine göre filmin metafiziksel anlatımı genel yapısına uyum sağlasa da bazılarınca -özellikle final sahnesi- biraz fazla abartılı. Gerçi filmin tamamını seyredip de beğenmeyen insana henüz rastlamadım, böyle de can sıkıcı bir gerçek var.

Avatar (2011)

Avatar

İkinci bir The Tree of Life vakası olan Avatar için yazıp çizecek çok şey var. James Cameron’ın sinemanın büyülü dünyasına, teknolojisiyle kendine hayran bırakan yepyeni bir soluk getirmesi bile Avatar’ı sevmek için yeterli bir sebep. Standart film anlayışının çok ötesinde olan Avatar’ın bir devrim niteliğinde olduğu su götürmez bir gerçek iken dijitale ve 3D’ye düşman, 35 mm’ye aşık kesimin bu filmi kötülemesine çok da şaşırmamak lazım. Senaryo konusundaki sıkıntıların, daha önce benzer durumlarla hiç karşılaşılmamışçasına durmaksızın dile getiriliyor oluşu da nefret suçlularının arkasına sığındığı bir olgu tabii. 

Cloud Atlas (2012)

cloud-atlas

Esasında sinemaseverleri niçin ikiye ayırdığına dair bir fikrim olmasa da küçük bir gözlemle dahi Wachowski’lerin bu son filminin ya çok yüceltildiğine ya da yerden yere vurulduğuna tanıklık edebilirsiniz. Yakın zamanda Aronofsky’nin The Fountain’da işlediği konunun bir benzerini daha gösterişli ve kaotik bir hale getirerek seyircinin önüne sunan yönetmen ikili, kendi karmaşalarının içinde kaybolarak ortaya başı ve sonu olmayan, felsefi yönüyle ayakta duruyor gibi gözükse de kendini belli temellere oturtamayan bir film ortaya koymuştu. Uzay, zaman, sembolizm, var oluş ve yaratılış derken görsel açıdan başarılı bir iş ortaya koyma çabasında senaryodan çakan Wachowski’lerin sanat sineması diye tabir edilen kavramdan biraz daha beslenmeleri gerektiğini iddia etmek çok da yanlış olmaz.

David Lynch Filmleri

eraserhead

Ne yaptığının çoğu zaman kendi de farkında olmayan sinemacı David Lynch’in herhangi bir filmini bu listeye koymakla tümünü tek bir maddede ele almak arasında hiçbir fark olmayacaktı. Zira kendisi, kimilerinin gözünde muazzam bir mizansen ve hikaye adamı, kimilerinin gözünde de karmaşık rüyalar kadar anlamsız görüntüleri perdeye yansıtan bir moron. Eraserhead’den tutun Mulholland Drive’a, Inland Empire’dan tutun Lost Highway’e her bir Lynch filminin sinema seyircisini tam ortadan ikiye böldüğünü göreceksiniz. Filmleri beğenmeyenler genelde dile getirmeseler de bir filmden herkesin aynı anlamı çıkarması gerektiğine inanan, yönetmenin seyircisini besleyeceği ümidiyle perde karşısına geçen karakterlerden oluşuyor. Ortak özelliklerinden bir diğeri de elbette imgesel anlatıma olan bakış açıları. Fakat Lynch filmlerini değerlendirmek, esasında toplulukların/kişilerin sinemaya olan bakışıyla paralel bir çizgiden geçiyor. Sanatın objektiflik içinde kaybolan ve kendini aramamız için bir yerlerde bekleyen subjektifliğine benzer bir metot izliyor David Lynch’in filmleri. 

Ve Diğerleri

Kill Bill: Volume II

Antichrist

Singing In The Rain

Napoleon Dynamite

Nymphomaniac

Crash (2004)

Crash (1996)

Sin City

Titanic

Forrest Gump

Dead Poets Society

The Fall

 

Diğer yazıları Burak Hazine

2013 Bağımsız Ruh Adayları

Silver Linings Playbook ve Moonrise Kingdom 5’er adaylıkla başı çekerken Keep the...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir