Dosyalar

Published on Eylül 12th, 2014 | by Burak Hazine

3

İran Sineması’na Giriş: En Özel 15 İran Filmi

Share Button
Önceki1 / 3Sonraki

İran sineması, 1930’lu yıllardan beri var olan, baskıcı rejimin, sansürün ve hatta sürgün pençesinin ortasında var olmaya çalışan zengin ve çekici bir kültürdür. İran’da sanat olarak sinemanın tarihi, tüm dünyada film sanatının doğduğu günlere; yani 1904 yılında Tahran’daki ilk sinema salonunun açılışına kadar dayanır. O günlerde İran halkı sinema sanatının ilk eserlerine büyük ilgi göstermiştir fakat İran’ın kendi ulusal sinemasını oluşturması için bir çeyrek asır kadar beklemeleri gerekmiştir.

1925 senesinde ilk sinema okulunun açılmasıyla birlikte İran sineması hızlı bir şekilde oluşmaya ve gelişmeye başlamıştır. O günden bugüne, sinema İran için uluslararası arenada bir temsilci, bir elçi görevi görmüştür. En nihayetinde İran sineması çekici, alımlı, kaotik, duygusal ve dokunaklı bir sinema haline dönüşmüştür. İtalyan yeni gerçekçilik akımından etkilenen İranlı sinemacılar, birbiri ardına dünya sinema tarihine başucu eserleri bırakmaya başlamıştır. Taste of Cinema’nın hazırladığı aşağıdaki liste de görkemli İran sinemasının en nadide 15 örneğini içermekte. Listede yer almasa da Cafer Penahi, Muhammed Resulof gibi isimlerin filmlerinin de baskıcı ve yasaklara dayanan İran rejimine karşı atılan en güçlü adımlardan olduğunu hatırlatalım. Ve tabii ki bu senenin en iyi filmlerinden Mahi va Gorbeh‘i de unutmayalım.

1. Kara Ev (Füruğ Ferruhzad, 1963)

kara ev

Cüzamlı oldukları için dışlanmış bir grup insanın hikayesini anlatan kısa metraj belgesel Kara Ev, devrim sonrası İran sinemasını doğrudan etkileyen bir yeni dalga ürünü. 1961’de kurulan ilk cüzam kolonisi olan Behkadeh Raji’de geçen bu kısa belgesel, merkezinde acı ve çile olan bir durumun, yaşamın daha küçük şeylerinde mutluluğu ve huzuru bulması konusunu işliyor: İki kız birbirlerinin saçlarını tarıyor, bir adam sokağın ortasında yalın ayak dans ediyor, çocuklar ellerinde sopalarla oyun oynuyor… Bu belgeselde seyrettiklerimiz cüzamlı ve dışlanmış bir topluluk olsa da yaşayacak bir hayatları olan insanlar aynı zamanda.

Film, İncil’den, Kuran’dan ve kendi yazdığı yazılardan alıntılar okuyarak görüntülerine anlam katan Farrokhzad tarafından seslendirilip çekilmiş. İşin içinde bir “hikaye” varsa, o da belgeselin kurgusunda saklı. Farrokhzad’ın kendisi esasen şair. Hatta pek çoklarına göre İran’ın bugüne kadar yaşamış en büyük ve en iyi kadın şairi. Çünkü o, tüm yasaklara ve toplumsal tabulara karşı gelip şiirlerini arzular, aşk ve kadın bakış açısı üzerinden yazmış. İran edebiyatı erkek egemenliği altındayken kadın olmak üzerine şiirler yazmış bir kadın şair kendisi. Fakat ne yazık ki henüz 32 yaşındayken, bir araba kazası sonucu Tahran’da hayatını kaybetmiş. Kara Ev, onun ilk ve tek filmi olma özelliğini taşıyor.

2. The Brick and The Mirror / Khesht va Ayeneh (İbrahim Gülistan, 1965)

The Brick and The Mirror

İbrahim Gülistan’ın ilk çalışması olan bu film, bir taksi şoförünün arka koltuğunda annesi olduğunu düşündüğümüz güzel bir kadın tarafından terk edilen bir bebeği fark etmesiyle başlıyor. Filmin geri kalanı da taksici ve sevgilisinin, bu gizemli kadını arayışı üzerinden ilerliyor. Karanlık ve dokunaklı bir eser olan The Brick and The Mirror, İran sinemasının bugüne kadar en çok işlediği konulardan birine parmağını basıyor: Ahlaki ikilemler ve sosyal kaygılar. Hayatımızın her anında karşımıza çıkan bu durum, İran sineması söz konusu olduğunda çok daha çarpıcı ve gerçekçi örneklerle önümüze konulmuş oluyor. Bebeği annesine teslim etmeye çalışan taksi şoförü ve kız arkadaşı, bu vesileyle kendilerini ve birbirlerini keşfetmeye başlıyorlar.

Fellini ve Antonioni filmleri ile karşılaştırılan The Brick and The Mirror, İtalyan yeni gerçekçiliğinin atmosferine kıyasla daha radikal ve progresif bir hikaye anlatıcılığı ve düzen barındırıyor. Bu filmi seyrederken kurmaca bir şeyden ziyade gözünüzün önündeki insanların daha önce tanıklık etmediğiniz yaşamlarına göz atıyor gibi hissediyorsunuz. Gülistan’ın sosyal bilinci, görsel yorumu ve duygusal dürüstlüğü kullanış tarzı, The Brick and The Mirror’ı daha da güçlü kılmaya yetiyor. Cinsiyet ve toplum kavramlarına daha özgürlükçü yaklaşımı yüzünden kendinden sonraki İran sineması eserlerine ilham kaynağı olan bu Gülistan yapıtı, tarihteki en önemli İran filmlerinden biri olarak gösteriliyor. Filmin açılış sekansının Scorsese imzalı Taxi Driver’ı andırması da dipnot olarak düşülsün.

3. The Cow / Gāv (Daryuş Mehrcui, 1969)

inek

The Cow hakkında okuyacağınız her eleştiride bu filmin İran sinemasının dönüm noktası olduğu söylenir, o yüzden bu paragrafa da benzer bir iddiayla başlamakta fayda var: The Cow, İran sinemasının dönüm noktasıdır. Pek çok sebepten ötürü böyle bir iddia ortaya atılmış durumda. Kimilerine göre The Cow, uluslararası camianın dikkatini çeken ilk İran filmidir ve bu vesileyle İranlı sinemacılar, bir yeni akım oluşturup günümüz İran sinemasını oluşturmaya başlamıştır.

Gholam-Hossein Saedi’nin The Mourners of Bayal isimli romanından uyarlanan The Cow, ineğine adeta tapan Hasan isimli bir adamın öyküsünü anlatıyor. Hasan evinden uzakken, ineğini ölü olarak bulan köylüler bir karara varır ve Hasan, acı çekmesin diye ölümün üstünü örtmeye çalışır. Olayın devamı ise tam bir çılgınlık zira Hasan, artık ineğin kendisi olduğuna inanmaya başlar.

Listenin ilk iki filminde olduğu gibi The Cow da İtalyan yeni gerçekçilik akımından hayli etkilenmiştir. Mehrcui, 1997 yılında verdiği bir röportajda kendi yaşantısını çirkinliği dahil tüm gerçekliğiyle vermek istediğini belirtmiştir -ki bu fikir, yeni gerçekçilik akımının temel taşlarından birini oluşturur.

4. Still Life / Tabiate Bijan (Sohrab Şahit Sales, 1974)

Still-Life

Kırk yıla yakın süredir dünyanın dört bir yanındaki sinemacılar tarafından ilham kaynağı olarak kullanılmasından da mütevellit, Still Life, görsel bir şiir olarak adlandırılır. Filmde Muhammed isimli yaşlanmakta olan bir demiryolu işçisi ve karısının hikayesi anlatılmaktadır. Muhammed’in işi, günde bir kaç kez demir yolunun çaprazlandığı bölgeleri açıp kapamaktır. Karısıyla birlikte İran’ın en izole ve kırsal alanlarından birinde yaşarlar, öyle ki oraya rahatlıkla “hiçbir yer köyü” denebilir.

Uzun planlar ve gerçek zamanlı hikaye anlatıcılığı tekniklerine sırtını dayayıp seyircisini belli bir zaman çizgisinde ilerlemeyen, periyodik bir maceraya davet eden Still Life, Muhammed’in istasyona/istasyondan yürüdüğü uzun sekanslar veya karısıyla birlikte yemek yediği bölümler sayesinde kişiyi baş karakterin yerine koyuyor ve onunla birlikte bu sıkıcı, banal anları yaşamaya zorluyor. Böylece biz de bir süreliğine Muhammed’in rutinlerinin parçası haline geliyoruz.

Eşsiz yaklaşımı sayesinde yönetmen, bir önceki ve bir sonraki gün arasında ayrım yapamadığımız bir evren oluşturuyor. Bu gaye doğrultusunda hikaye anlatımında şimdiki zamanı seçen Sales, geleneksel sinemaya adeta meydan okuyor ve onun tipik hikaye anlatıcılığını elinin tersiyle itiyor. Yerine ise çok daha deneysel bir yaklaşım konduruyor. Yasujiro Ozu’nun stili ve estetiğini anımsatan Still Life, İran’ın bugüne kadar çıkardığı en iyi fakat uluslararası camiada hala yeterince tanınmayan sinemacılarından birinin muazzam bir sanat eseri. Ne yapıp edip seyredin.

5. The Runner / Devende (Amir Naderi, 1985)

The-Runner

Kendi çocukluğunda yaşadığı tecrübelerden ilham alarak çektiği The Runner’da Amir Naderi, şanssızlık ve zorluklar karşısında insan ruhunun yaşadığı zaferi konu alıyor. Amiro, dünyanın en zengin petrol yataklarından birinin çevresinde kurulan fakir bir kentte yaşayan, fakir bir çocuktur. Ayakkabı boyacılığından tutun, su satmaya kadar farklı işlerle geçim sağlamaya çalışır fakat bir gün Amiro, eğer daha iyi bir yaşam istiyorsa okula gidip okuma yazmayı öğrenmesi gerektiğini anlar.

Çoğu zaman François Truffaut’nun 400 Darbe’siyle karşılaştırılan, İtalyan yeni gerçekçilik akımının stiliyle benzerlikler taşıyan The Runner, devrim sonrası İran sinemasının uluslararası seyirciyi etkilemeyi başaran ilk filmidir. Geleceğin İran sinemasının sanatsal tonunu belirlemesi sebebiyle pek çokları tarafından övgüye boğulan film, Amiro’nun en derinden gelen arzularını seyirciye aktarabilmek için kurgu numaralarını, yinelemeleri ve aralardaki dizilimleri kullanır. Küçük çocuk şehirde oradan oraya koşarken bir yandan trenleri ve uçakları da göstererek adeta bir yarışı tasvir eden Naderi, Amiro’nun hırsları ve gerçekçiliği arasında görsel bir bağlantı kurmaya çalışır. Onun arzuları, sinema sanatında liriksel kurgu yaratımının manifestosu haline gelir.

Önceki1 / 3Sonraki


Yazar Hakkında

İstanbul’da doğdu. Liseyi bitirdikten sonra öğrenimini sinema üzerinde devam ettirmek istediyse de 6 sene sonunda tıp doktoru oldu. Biletsiz.com ve Sinema Kulübü‘nde yazdı. 2 sene süren Blogger macerasını sonlandırarak Sinematopya’yı kurdu. Şimdilerde ise junior bir hekim. Bir yandan mesleğini icra edip bir yandan da sinema konusunda kendini geliştirmeyi hedefliyor.

E-posta: [email protected]



3 Responses to İran Sineması’na Giriş: En Özel 15 İran Filmi

  1. Tahsin Ünal says:

    Harika bir yazı. Eline sağlık. 15 filmden sadece 4’ünü izleyebilmiş biri olarak, diğer tüm filmleri izleme listeme ekedim. Teşekkürler…

  2. Metin says:

    Açıkçası böyle bir listede 10 yerine Khane-ye Doust Kodjast’ı görmek isterdim; İran ve dünya sineması açısından 10 pek kayda değer bir iş değildir; dahası kötü de bir filmdir. Ne var ki Khane-ye Doust Kodjast, modern İran sinemasının en önemli filmlerindendir. Abbas Kiarostaimi’nin de çektiği en güzel film belki de. Bir de Bad ma ra khahad bord var.

    Ayrıca Baran, Bacheha-ye Aseman, Avaze Gonjesh ka(İran yapımı ilk Oscar adayı film), Ayneh, Takhte Siah(Cannes Film Festivali jüri özel ödülü), Dayereh (Venedik Film Festivali Altın Aslan ödülü) filmlerini de saymak lazım.

  3. şekıran says:

    sadakati sorgulayan söğüt ağacı,sabrı sınayan siyah filmi,ahlakı ve doğruyu işleyen elly hakkında her şey,aşkın en güzel utangaç halini anlatan baran filmlerini de hatırlatmak istedim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑