İran Sineması’na Giriş: En Özel 15 İran Filmi

11. Cennetin Rengi (Mecid Mecidi, 1999)

cennetin rengi

Mecid Mecidi’nin bu dördüncü uzun metraj filminde sekiz yaşında, kör bir çocuk olan Muhammed ile tanışıyoruz. Babası Haşim, iki kız kardeşi ve büyük annesiyle küçük bir köyde yaşayan Muhammed’in babasıyla olan ilişkine odaklanan filmde baba karakterinin, eşinin ölümü üzerine yeniden evlenme arzusu da bu ilişkinin gidişatını etkileyen temel olay olarak karşımıza çıkıyor. Haşim, yeni eşinin ailesinin kör bir oğlan çocuğunu uğursuzluk olarak algılamasından korktuğu için Muhammed’in bu durumunu saklamayı uygun görüyor. Baba, her şeyi göze alarak küçük Muhammed’i kör bir marangozun yanına gönderiyor  ve ondan, küçük çocuğu marangozculuk konusunda eğitmesini istiyor.

1998 yılında yabancı dilde en iyi film kategorisinde Oscar’a aday gösterilen bir önceki filmi Cennetin Çocukları’na kıyasla Cennetin Rengi, baba ve oğul arasındaki gergin ilişkiyle daha fazla kafa yoruyor gibi gözüküyor. Pek çokları tarafından, belki de finali itibariyle, Federico Fellini’nin La Strada filmi ile karşılaştırılan Cennetin Rengi, aile yaşamının zengin ve dokunaklı bir tasviri. Tüm oyuncuları sevecen performanslar sergiliyor ve seyirciye, birer insanoğlu olarak özlerine dokunan güçlü bir duygu seli vaat ediyor.

12. The Day I Became a Woman (Marziye Meşkini, 2000)

The-Day-I-Became-a-Woman

Listenin önemli isimlerinden Muhsin Mahmelbaf’ın eşi, Samira Mahmelbaf’ın ise annesi olan Marziye Meşkini’nin hikayesi biraz ilgi çekici. Hayatı boyunca 20’den fazla film seyretmediğini, en son seyrettiği filmin ise kocası Mahmelbaf’ın bilmem-kaç sene önce çektiği filmlerinden biri olduğunu söyleyen fakat çektiği iki filmle dünyanın dört bir yanındaki önemli festivallerden ödülleri toplayan Marziye Meşkini’nin bu ilk filmi The Day I Became a Woman, İranlı diğer kadın sinemacıların üzerinde durduğu bir meseleyi daha çarpıcı haliyle gözler önüne seriyor. Farklı jenerasyonlardan üç kadının yaşamlarından belli kesitler sunan filmin her bir karakteri, hayatın onlara ‘atadığı’ zorlukların üstesinden gelmeye ve arzularının peşinden gitmeye çalışıyor.

Havva, artık 9 yaşına girdiği için çevresindekiler tarafından bir kadın olarak görülüyor ve sokakta erkeklerle oynamaması için uyarılıyor ve artık yasaklarla geçecek yaşantısına başlamadan önce, son bir gün dahi olsa arkadaşıyla sahilde oyun oynamak istiyor. Ahu ise kocası ve yaşadığı yerdeki diğer erkekler ile fikir ayrılığına düşüyor çünkü kocasının isteklerini yerine getirmeyi reddediyor. Erkek egemen topluma, Havva’nın arkadaşıyla oyun oynadığı plajda düzenlenen bir bisiklet yarışına katılarak meydan okuyor. Üçüncü karakterimiz Hure ise artık yaşamının sonuna yaklaşmış bir kadın ve özgürlüğünü bu son zamanlarında yeniden keşfetmeyi deniyor. Hayatı boyunca sahip olamadığı her türlü imkana sahip olmak için son bir uğraş veriyor.

Yönetmenin anlatımındaki şiirsellik ve zengin estetiği ile The Day I Became a Woman, evlat, eş ve anne olarak bir kadının yaşamının üç evresini, üç kadın üzerinden iç ısıtan bir atmosferle seyirciye takdim ediyor. Sinemada güçlü bir kadın sesin değerini gösteren basit, minimalist ve çok önemli bir çalışma.

13. 10 (Abbas Kiyarüstemi, 2002)

10

İngiliz Film Enstitüsü tarafından Modern Klasik Başyapıtlar serisine henüz çekildikten üç yıl sonra dahil edilen ’10’, bir arabanın içine yerleştirilmiş kamerayla çekilmiş olmakla beraber bir sürücü ile yanındaki yolcular arasında geçen on farklı diyaloğa odaklanıyor.Filmin hikayesinin çıkış noktası ise ofisi kapatıldıktan sonra hastalarıyla kendi arabasında görüşen bir psikiyatrın yaşadıkları.

Kiyarüstemi’nin yönetiminden bağımsız sabit bir kamera ve bir grup ‘karakter’ eşliğinde seyreden film, eşi benzeri olmayan otantik seslerle bağ kurmamıza ve Tahran’ın modern yaşantısına kısa bir süreliğine dahil olmamıza olanak sağlıyor. Kiyarüstemi’nin daha sonra “Ten on 10” isimli belgeselinde de dediği gibi bu film “kadın ve erkek hakkında olmaktan da öte bir var oluş öyküsü” üzerine.

Tamamen dijital formatta çekilen ’10’, esasen Kiyarüstemi’nin kişisel bir yolculuğu kıvamında. Kirazın Tadı’nı çektikten sonra filmin bir kısmının işleme laboratuvarında bozulması üzerine bu kısımları dijital formatta yeniden çekmek zorunda kalan yönetmen, 35 mm kameraya kıyasla dijitalde karakterlerin çok daha farklı performanslar sergilediğini gördüğüne inanmış ve böylece ’10’u çekmeye karar vermiş.

Film, pek çokları tarafından yol ve yolculuk türüne yepyeni bir bakış açısı, taze bir keşif olarak kabul ediliyor. Geleneksel yapım metotlarından sıyrılarak bunu başaran ’10’, senaryosuz kimliği ile minimal ve basit bir kurallar bütüne sadık kalmayı tercih ediyor.

14. Kaplumbağalar da Uçar (Bahman Ghobadi, 2004)

kaplumbagalar da ucar

“Filmimi diktatör ve faşistlerin politikalarına kurban edilen tüm masum dünya çocuklarına ithaf etmek istiyorum.” diyor Bahman Ghobadi, Kaplumbağalar da Uçar filmi için yaptığı yorumda. 2000 yılında çektiği ilk filmi Sarhoş Atlar Zamanı ile Cannes Film Festivali’nde Altın Kamera ödülüne layık görülen sinemacı, bu üçüncü uzun metraj çalışmasında da öncekiler gibi savaşın tüm zulmünün ortasında kapana kısılmış çocuk mültecileri anlatıyor. Film, Irak Savaşı’ndan sonra çekilen ilk Irak filmi olma özelliğini taşıyor ve Amerikan işgal kuvvetlerinin de desteğini almış olduğu biliniyor.

Kaplumbağa olgusununun Kürt diasporası için bir metafor olarak kullanıldığı film, savaşa meyilli ülkelere beslediğimiz antipatik görüşlere meydan okuyor. Kürtlerin Türkiye ve Irak arasında kalmış, savaşın içine sokulmuş, göç ve soykırım tehlikesiyle karşı karşıya kalıp var olma mücadelesini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Satellite, yani Uydu lakaplı bir çocuğun liderlik ettiği bir grup çocuğun ortak çalışmayla savaş bölgesindeki mayınları temizleyip Birleşmiş Milletler’e satmasını seyrettiğimiz film, bir hayli vurucu ve rahatsız edici bir gerçeklik dozuna sahip ve bu seyrettiklerimiz, modern insanın problemlerinin yanında oldukça can sıkıcı bir çarpıcılık barındırıyor. Bizler televizyonlarımızın başında, güvenli evlerimizde, sevdiklerimizle beraber bu savaşın ayrıntılarını takip ederken bu çocuklar savaşın getirdiği tüm felaketleri birinci elden, tüm çıplaklığı ve çarpıcılığı ile yaşıyor. Her biri, bir şekilde yara almış ve hayatta kalmaya çalışan binlerce isimsiz çocuğu temsil ediyor. Onların cezası, istemedikleri ve anlamadıkları bir savaşın ortasında doğmaktan başka bir şey değil. Kaplumbağalar da Uçar, savaş ve çocuklar üzerine bugüne dek yapılmış en gerçekçi ve vurucu sinema eserlerinden biri.

15. Bir Ayrılık (Asgar Ferhadi, 2011)

bir ayrilik

2012 yılında yabancı dilde en iyi film kategorisinde Oscar ödülünü kucaklayıp bir de üstüne özgün senaryo dalında adaylık elde eden Bir Ayrılık, uzun zaman sonra İran sinemasının uluslararası camiada tekrar gündeme oturmasını sağlaması yönünden ayrı bir önem teşkil ediyor. Asgar Ferhadi’nin her bir filmi (özellikle de Elly Hakkında) bu listeye girmeyi ayrı ayrı hak etse de Bir Ayrılık’ın güçlü İran sinemasının dönüm noktalarından biri olduğu gerçeğini atlamamak gerekiyor. Ferhadi, Oscar ödülünü ülkesi adına kaldırdığı sırada yaptığı konuşmada tüm dünyadaki İranlıların o an çok mutlu olduğunu, bunun sebebinin herhangi bir ödül ya da sinemacı olmadığını, yalnızca ülkeleri İran’ın isminin o an, orada, şanlı kültürleri ile anılıyor olmasını belirtmişti. Yalnızca İran halkı değil, esasında sinemaya gönül veren herkes için onur verici bir andı şüphesiz.

Bir Ayrılık, kızı için daha iyi bir gelecek istemesi doğrultusunda İran’dan ayrılmak istenen bir kadının yaşadıkları üzerinden gelişiyor. Kocası, kadının bu istediğine karşı geliyor çünkü Alzheimer hastalığından muzdarip babasını bırakıp gitmek istemiyor. Bu çatışma, filmi, içinden çıkılması güç bir karar mekanizmasına doğru sürüklüyor. Yalnızca bir kadın ve erkek arasındaki bir ayrılığa değil, ebeveynler ve çocukları, borçlu ve alacaklı, iş veren ve işçi, gerçek ve adalet üzerinde bir ayrılığa odaklanıyor film. En nihayetinde bir kazanan olmuyor, kimse mutluluğa erişmiyor ve yönetmenin diğer filmlerindeki gibi seyirci suçlayacak kimseyi bulamıyor.

Kusursuz ve kendinden emin bir iş olarak karşımıza çıkan Bir Ayrılık, İran sinemasının gücünü muhteşem bir biçimde özetlemeyi başarıyor ve aynı öncüllerinin yaptığı gibi, şanlı kültürlerini dünyanın geri kalanıyla paylaşmaya devam eden yeni bir sinemacı jenerasyonun doğuşunu simgeliyor.

mahi va gorbeh
Mahi va Gorbeh
Diğer yazıları Burak Hazine

2013’ün En İyi 50 Film Afişi

Sene sonu listelerinin ilkini seyircileri filmlere çeken reklam ürünlerinin en önemlilerinden, afişlerle...
Devamı

3 Comments

  • Harika bir yazı. Eline sağlık. 15 filmden sadece 4’ünü izleyebilmiş biri olarak, diğer tüm filmleri izleme listeme ekedim. Teşekkürler…

  • Açıkçası böyle bir listede 10 yerine Khane-ye Doust Kodjast’ı görmek isterdim; İran ve dünya sineması açısından 10 pek kayda değer bir iş değildir; dahası kötü de bir filmdir. Ne var ki Khane-ye Doust Kodjast, modern İran sinemasının en önemli filmlerindendir. Abbas Kiarostaimi’nin de çektiği en güzel film belki de. Bir de Bad ma ra khahad bord var.

    Ayrıca Baran, Bacheha-ye Aseman, Avaze Gonjesh ka(İran yapımı ilk Oscar adayı film), Ayneh, Takhte Siah(Cannes Film Festivali jüri özel ödülü), Dayereh (Venedik Film Festivali Altın Aslan ödülü) filmlerini de saymak lazım.

  • sadakati sorgulayan söğüt ağacı,sabrı sınayan siyah filmi,ahlakı ve doğruyu işleyen elly hakkında her şey,aşkın en güzel utangaç halini anlatan baran filmlerini de hatırlatmak istedim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir