Popüler Filmlerle İlgili Cinsellik ve Hayat Hakkında Birkaç Soru

Yazar: Yağız Ay

Rivayet odur ki, Los Angeles’ın altında gizli bir ofiste bir grup insan binaların havaya uçtuğu, yok olan gezegenlerden gelen uzaylıların dünyayı istila ettiği, hiçbir zaman aşk için ağlamayan insanları konu eden filmlerle derinlikli bir beyin yıkama çalışması örgütlemektedir. Başka bir rivayet ise bu hikâyeyi anlatan kişinin karşısındakini “Öteki her zaman beni yok etmek istiyor” düşüncesiyle dolup taşırdığı, gerçek beyin yıkamayı onun yaptığıdır. Burada yapmaya çalışacağım şey ikisine de benziyor, ikisinin de rivayet olması bakımından. Popüler kültürü felsefe, sosyoloji, psikanaliz ile okuma Slavoj Zizek ve Slovenya Okulu tarafından en ucuna kadar götürülmüş bir şey. Kullandığım yöntem de bundan dolayı olabildiğince Zizekçi olacak. Soruları ilk önce sadece Marvel’ın süper kahraman filmleri hakkında soruyordum, daha sonra bunlara birkaç tane daha eklendi ve sonunda genel olarak hakkında tehlikeli rüyalar gördüğümüz popüler ve Oscar adayı filmler olmak üzere genişlettim. Genişletince yazı da uzadığından filmler arasında bir ayrım yapmaksızın iki bölüme ayırmaya karar verdim.  Ancak, burada hiçbir filme veya yönetmene –ne kadar cümleler öyleymiş gibi gözükse de- herhangi bir ok yöneltmediğimi belirtmem gerekir. Zira çok soyut şeylerden bahsettiğimiz için o şekilde hiçbir sonuca varılamaz. Örneğin Star Wars’taki imparatorluk Stalizm’le anahtar kilit gibi oturur. Ama şu önemlidir: George Lucas, Stalinizm’i pür kötülük olarak mı göstermeye çalışmaktadır, yoksa George Lucas’ın kafasındaki pür kötülük imgesi ondan bağımsız bir şekilde Stalinizm olarak mı kurulmuştur? Buna George Lucas çıkıp konuşsa dahi tatmin edici hiçbir cevap verilemez (“Sen öyle demek istemiş olabilirsin ama filmin başka şeyler söylüyor”). Yaptığım yorumların hepsi Warner Bros. Stüdyolarının 13 kat altındaki gizli ofisin bir marifeti de olabilir, okuyanları sapkınca fantezilerle doldurarak onların ütopik fikirlerini alevlendirmeye çalışan benim de. Belki de tek gerçek diye adlandırabileceğimiz ideolojinin Hollywood’daki her çatlaktan içeri sızdığıdır. Leonard Cohen’in Anthem’indeki gibi: “Her şeyde bir çatlak vardır; ışık oradan girer içeri”. Çabam da bunu gişe canavarları, Oscar adayları, yıl boyunca izlediğim ama haklarında derinlikli bir yazı yazmaya kendimi yeterli görmediğim filmler üzerinden göstermeye çalışmak olacak. Bu yüzden soruları filmlerden çok teorileri, düşünürleri tartışmaya bir çağrı olarak görmek daha sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum. Ya da daha ziyade hayatı, tuvaletleri, geniş kaldırımları, lambaları, kitapları psikanalize ve teorize etmeye bir çağrı olarak.  O halde başlayalım:

1. The Avengers’ın sonunda nükleer füzeyi uzayın derinliklerine açılmış portala doğru neden Iron Man fırlatır? Bunu yapabilecek üç kişi vardır ekipte: Iron Man, Hulk (kendisi uzaya çıkmalka kalmayıp Planet Hulk ve World War Hulk’ta gezegen bile yönetmiştir) ve Thor. Iron Man dışındaki ikisi insan olmayan özellikleri ile bu iş için sanki daha uygun gözükürler. Bir Tanrı şüphesiz zırhının gücü tükenmek üzere olan Iron Man’den daha iyi bir seçenektir. Ya da öfkesiyle gücünü arttıran bir dev. Her şeye rağmen Stark’ın bu görevi üstlenmesinin asıl sebebi “Durkheim’ın fedakar intihar”ı (Altrustic suicide) gibi gözükür. Sinemada alıştığımız temsillerinden biraz faklıdır ama bu. Üçüncü Alien filminde Ripley’nin Xenomorph’un onun içinde olduğu öğrendikten sonra lava atlayarak intihar etmesi de buna bir örnektir. Filmde Stark’ın fedasından az önce benzer bir şekilde Ajan Coulson da intihar eder – silahınız ne kadar büyük olursa olsun Loki’ye saldırmanın pek bir anlamı yok-. Coulson’ınki çatlamakta olan topluma (Avengers ekibi) bir olduğunu hatırlatır. Coulson toplumu ile bütünleşmiş, onun eksiklerinin gidermek adına kendini feda etmiştir. Bu yüzden yaptığı Durkheim’ın dediğine uyar. Ama Stark için durum biraz farklıdır çünkü Stark kurtardığı insanlarla, toplumla bütün değildir. Par exellence bir individüalist olan Stark’ın intiharı diğerlerinin olabileceğinden daha bencilce gözükür bu yüzden. Stark’ın derdi toplumu bir arada tutmaya çalışmaktan ziyade onların arasında tekrardan yürüyebilir hale gelmek gibidir. Thor ve Hulk’ın böyle bir derdi yoktur. Thor zaten bir yabancıdır, “insanların” kahramanı değildir. Hulk ise uzak yerlerde doktorluk yapmaktadır. Görenlerin çoğunun da korkarak uzaklaşacağı biridir. Fakat, Stark bir süper stardır. Süper star bir kahramandır. Şöyle ki eski kabilelerde savaşçıların başarısız olması büyük bir ayıptı. Çoğu savaşçı erkekliklerini kanıtlayamamış kabul ediliyor dolayısıyla yetersiz (bizdeki terminolojiyle “çürük”) olarak damgalanıyordu. Buna takiben de toplumun sahipsiz olmadığını, halen daha savaşçılarının kabileleri koruyabileceği algısını sağlama almak için intihar ediyorlardı. Iron Man’in o füzeyi kurtaramamış olması ayıplanacak bir şeydi (En azından onun kendi görüşünde). Hastalıklı, çürük bir kahraman olarak kabul edilmesine yol açacaktı. Hulk ve Thor için “Onlar zaten şöyleydi…” diye başlayan sayısız neden bulunabilir. Ama her şeyiyle Amerika’yı temsil eden birinin (belki Captain America’dan bile fazla) şehrini koruyamazsa toplum tarafından dışlanacak, yeni oyuncaklarını sergilediği expolarına kimse gelmeyecek, sevgilisi telefonlarını açmayacaktır. Film bu konuda oldukça başarılıdır: Bireysel bir intiharı toplumsallaştırır, egoizmi fedakârlaştırır.

The-avengers-Iron-man-vs-Thor-clip

2. Man of Steel, Lacan’ın Ateizmin gerçek formülü (“Tanrı öldü” yerine “Tanrı bilinçdışıdır”) dediği şeyi anlatmaz mı? Filmde iki tane birbirine zıt çizilen baba vardır: Jonathan Kent, Superman’in güçlerinin açığa çıkmaması için kendini feda eder, Jor-El ise bu güçlerin ortaya çıkması için her şeyi yapar. Kent’in Superman üzerinde öldükten sonra dahi hiçbir aşkınsal sembolik otoritesi – Lacan’ın “babanın-adı” dediği şey- yoktur. Jor-El ise tam da bundan dolayı Hamlet’in babası gibi hayalet olarak gelip durur. Jor-El’in yasası, “hayır”ı Superman üzerinde geçerlidir; Kent’inki ise değildir. Basitçe söylersek Superman muhtemelen hiçbir zaman Jonathan Kent’in fallusunun boyu altında ezilip büzülmemiştir ya da Oedipus’un yarattığı simgesel evrene geçmemiştir. Çünkü o bütün insanlardan (ve onların falluslarından) üstündür. Simgesel düzeye indirgenmediği için Kent’in babalığı, kuralları, yasası bilinçdışında öylece durur. Ölü olan ise Jor-El’dir. Superman’in üstün olmadığı yegâne kişi. Onun fallusuyla aşık atamayacağı için o otobüsteki çocukları kurtarır, kutuplardaki gizli gemiyi bulur, Zod’la savaşır. Yasa bunu emreder. Çünkü “tek baba ölü babadır.”

3. Elysium gerçekten de Hollywood’un son zamanlarda yöneldiği solcu propaganda filmlerinden (In Time, 300, Oblivion vb.) bir başkası mı? Belki biraz dikkatli bakarsak gittikçe bayağılaşan anti-kapitalist özelliğinin yanında (günümüzde anti-kapitalist olmayan kaldı mı?) kötü şeyler için yalnızca kötü insanları suçlayan (Zizek’in Chomsky’yi suçladığı şeklioldukça eski solcu paranoyak bir tavrı olduğunu görebiliriz filmin. Ancak bu yalnızca filmi gelişmiş, liberal ekonomiye sahip ülkeler üzerinden okumaya kalktığımızda karşımıza çıkar. Filmde izlediklerimiz Venezuella, Kuzey Kore gibi yerlere ait metaforlar da olabilir pekâlâ. Öyle baktığımızda filmin yargıları ters döner: %99’un %1’le sağlık hizmeti üzerinden çatışması bir anda devletin serbest piyasaya çok fazla müdahale ettiğine dair bir eleştiriye dönüşür, kapkara gözüken ve filmdeki kötü olayların sorumlusu diktatörler aç gözlü kapitalistlerden ziyade çıkarcı devletçiler halini alır…

Elysium

4. Iron Man çağımızın beyaz atlı şövalyesi mi? Iron Man zırhı, her şeyiyle Orta Çağ şövalyelerini andıran bir fallik simgedir. Bedeni koca bir fallustur. Zırh her yerini kapladığından dolayı ayrıntısız ve kusursuzdur. Bu yüzden şövalye sevgiliye ulaşamaz; ulaşması için soyunması gerekir zira. Bu tam da Iron Man serisi boyunca Pepper ve Stark arasındaki ilişkinin özeti değil mi? Pepper, Tony’den zırhını çıkarmasını ister, onun Iron Man olması aralarındaki ilişkiye zarar verir vs. Ama onun Iron Man olmaması da onu sıradan, hataları olan bir insan haline getirir ki bu da aralarındaki ilişkiye zarar verir. O halde arzulanan aslında onun yokluğudur. Hem orada olup hem orada olmamasıdır. Tıpkı Iron Man 3’teki içi boş zırh gibi. O orada güvenli bir mesafede dursun beni arzulasın, ben de onu arzulayabileyim; zırhı çıkardığında parlak, kırmızı kahramandan sıradan tecavüzcüye dönüşebilir çünkü. Belki de çoğumuz Stark ve Pepper’ınki gibi, yumurta kırmadan omlet yapılan, “cinsel ilişkinin olmadığı” bir aşkı gizliden arzuladığımız için Iron Man serisi bu kadar izleniyordur.

5. The Hunger Games ile benzerliklerinden (savaşçı genç kızın işlerin o kadar iyiye gitmediği gelecekteki otoriter liderlere karşı toplumu ayaklandıran mücadelesi, bu sırada yaşadığı aşk vb.) dolayı politik bir distopya olarak görülen Divergent aslında siyasi bir eleştiriden çok lisede geçen bir ergenliğin alegorisi değil mi? Sosyal anlamda gelişmekte olan birinin arkadaş grubunu seçmesini, okul yönetimiyle yaşadığı sorunları, kimseye yakınlaşamamasını anlattığını söyleyebiliriz. Fakat belli göstergeleri de dikkate alarak (Kate Winslet’in Hilldog’a benzerliği gibi) filmin insan doğası üzerinden bir serbest piyasa savunusu yaptığını söylemek de mümkün zannedersem. Kötülerin (mavi renkli fraksiyon) amacı insan doğasının başımıza bela olduğu gösterip ondan kurtulmanın bir yolunu bulmaktı. Bu tam da Marksizm’e getirilen yegane eleştiridir: İnsan doğasına uymayan bir şeyi savunup, onu değiştirmeye çalışması. Karşısında kazanın ayakta kaldığı piyasa vardır. Film devletin olmadığı, insan doğasının hüküm sürdüğü duvarın arkasındaki bir geleceğe doğru trenle gitmeleriyle biter ki adından da (“uyumsuz”, yani fraksiyonlardan birine oturamamış, kolektivist bir anlayışta dışarıda kalan) başından itibaren bir bireyselcilik vurgusu yapılır. Filmin bu vurguları mevcut durum hakkında haklıdır veya haksızdır; ama şunu rahatlıkla diyebiliriz ki burada karşılaştığımız en saf haliyle ideolojidir. Ve ideoloji ‘tarihin sonu’nun post-ideolojik denilen Hollywood’unda hiç de ortadan kaybolmuş değildir.

divergent

6. Kötü adamının dünyayı baş harfleri birleşince şaşırtıcı derecede anlamlı isimler çıkan gizli organizasyonlar aracılığıyla havaya uçurmaya çalışmadığı ender Bond filmlerinden Skyfall ile ilgili en aptalca ve en anlamlı soru yüksek ihtimalle şudur: Skyfall ne demektir? Evet, Bond’un İskoçya’da büyüdüğü yerin adıdır. Büyümesinin yanında Adele’in şarkısında da geçtiği gibi “son”dur. Özensiz bir çeviriyle söylersek “gökyüzünün düştüğü” yerdir. Bu onu tam da bir vagina yapmaz mı? Psikanalizden bildiğimiz kadarıyla nihai ve imkânsız amaç anneyle tekrar bir olmaktır. Gelinen yere geri dönmektir. Skyfall, Bond’un doğduğu yer olmasının yanında (Skyfall is where we start) annesinin de (M’den bahsediyoruz elbette) öldüğü yerdir. Tıpkı Lord of the Rings’in sonundaki Kıyamet Çatlağı gibi vagina’yı andırır. Eski bir ajan olmasından ve M’e doğrudan “mother” diye hitap etmesinden dolayı Bond ve Silva ilginç bir abi-kardeş ilişkisi oluştururlar. Arzu nesnenin iki farklı kişi üzerine yansıması gibilerdir adeta. Tıpkı Frodo ve Gollum arasında olduğu gibi. Frodo, arzu nesnesinden delirmek üzereyken Gollum onun parmağını koparır, sonra da çatlağa düşerdi. Bond’u annesinin Hitchcock filmlerini (The Birds, Psycho, North By Northwest başta olmak üzere) süperegosal otoritesinden koparan ve dolayısıyla onu özgürleştiren de gölgesi Silva olur. Silva’yı öldüren ise Bond’dur; tipik bir kardeş katli. Amaç bir diğer annenin (İngiltere) ele geçirilmesini, tecavüze uğramasını önlemektir. Silva’nın asıl amacının M’i ülkesini zor durumda bıraktığına, onu tehlikeye attığına, artık iyilik değil kötülük ettiğine inandırarak Oedipus mitindeki Jocasta gibi depresyona ve en sonunda sürüklemeye çalıştığı da aşikârdır. Başka bir deyişle Skyfall,  M ve İngiltere (nam-ı diğer Motherland) olarak iki anne figürünü ve oğullarının onlarla bir olma çabasını incelemez mi?

skyfall-james-bond-m

7. Captain America: The Winter Soldier’da söylenen ilk sözcüklerin “On your left” (“Solunda”) olmasının herhangi bir anlamı var mıdır? Bu Beyaz Saray etrafında günlük koşusunu yapmakta olan Falcon’a Captain America tarafından söyleniyor. Bir nevi “Captain Sol’da”. Marvel filmlerinin en politiği olan (bunda Robert Redford’un payını atlamamak lazım) The Winter Soldier’da 2002’deki Bush doktrinini andıran bir kötü karakter planı bulunuyor. Eğer bir uçağın bir kuleye çarpacağı önceden biliniyorsa o kişi o uçak çarpmasa bile suçlu sayılıyor, yakalanıyor ve cezalandırılabiliyor bu doktrine göre (Philip K. Dick’ten uyarlanan Spielberg’ün Minority Report’u gibi tıpkı). Bununla birlikte Obama’nın “kill list”ine de bir gönderme de olabilir rahatça. Bu açıdan herhangi bir Demokrat veya Cumhuriyetçi ayrımı yok. Filmde SHIELD içine sızmış kötü adamaların oluşturduğu paralel örgüt HYDRA’nın planı temel olarak bu. Helicarrierlar, Laplace’ın determinist şeytanı gibi kimin nerede ne yapacağını önceki hareketlerine bakarak tespit ediyorlar ve onları anında havaya uçuruyorlar. Bu sırada aşırı-sol (Sovyetler Birliği) ve Nazizim’in aynı olduğunu vurgulayan bir karakter devreye giriyor, gözetleme ve cezalandırmaya dair iğneli replikler geçiyor, birkaç büyük patlama sahnesi vb. Ancak, filmin en önemli politik göndermelerinden biri sonlarına doğru, SHIELD’ın bütün bilgilerini herkese erişilebilir kılmalarında yatıyor elbette. Snowden, Manning, Assange gibilerinin izinden giden bu sahne Hollywood’da (özellikle muhafazakârlığın ağır bastığı süperkahraman filmlerinde) zor görülen (ve oldukça liberteryen) radikal bir karar veriyor. Nick Fury’nin insan öldürmeyi amaçlamayan SHIELD’ı (“iyi devlet”) savunusuna da karşı çıkıyor; Devletin bu Janus gibi ikiyüzlü yapısını nefis bir alegoriyle açıklıyor: Özgürlükleri, mülkiyeti, hakları koruyan, onları muhafaza eden devlet bir yanılsamadan başka bir şey değildir, her zaman bu maskenin arkasında kitleleri terörize ederek onlara hükmetmeyi amaçlayan öteki bir yüz sinsi sinsi gülmektedir. Bağlantıya şöyle bir açıklık getirelim: Bütün bu “güvenilmezleri öldürme”projesini başlatan The Avenger’daki New York’un uzaylılar tarafından işgali idi; bu 11 Eylül’e yapılan çok açık bir gönderme değil mi? Bu bağlamda yorumlarsak: 11 Eylül’den sonra Amerikalılar kendilerini “gerçeğin çölünde” bulunca SHIELD’ı bütün görkemiyle, bütük oyuncaklarıyla görmek istediler ama karşılarına yalnızca bütün pislikleriyle HYDRA çıktı. Filmin ilk cümlesinin bundan dolayı biraz hatalı olduğunu söyleyebiliriz galiba.

Diğer yazıları Konuk Yazar

Bir Zamanlar Üçlemesi: Once Upon a Time in America / Bölüm 3

Martin Eden Üzerinden Üçlemenin son filmi Bir Zamanlar Amerika, Devrim’in bıraktığı zamandan...
Devamı

2 Comments

  • Kayda değer bir deneme ama çoğu benzeri gibi bence biraz zorlama. Sinemanın bu tip ürünleri çokça klişeler üzerinden ilerlemektedir. Hikaye bakımından orjinal olmayan bu eserlerin arkasında bu denli bir düşünsel yapının bulunduğunu düşünmek abartı olacaktır. Bu tarz temaları neredeyse hemen her filmde görmek mümkündür. Bu durum bu sinema yapıtlarının kaleme alınırken böyle bir fikirden hareket ettiğini değil kanımca daha çok bu fikirlerin hayata ne denli içkin olduğunu gösterir. Yani insan anlığı yüzyıllar içerisinde tüm bu temaları o denli kanıksamıştır ki artık ister istemez hareketlerinin belli noktalarında bu düşüncelere benzerlik arz edecektir. Dahası bir şey bulmak için çaba sarf eden onu elbet bulacaktır. Düşünsel bir arka plan aramak için yola çıkan bir izleyiciyi durdurabilecek hiç bir güç yoktur ve her bir sanat eseri bir şekilde yorumlanmaya müsaittir. Yine de bu durum değerlendirmeleri önemsiz kılmaz aksine farkli bireylerin bakış açılarını sunması açısından bir hayli değerlidir. Olasılıklardan bir tanesini ifşa etmeye yarar. Bu nedenle yazarla aynı paydada buluşmasam dahi değerli bir iş yaptığını söyleyerek hakkını vermek gerekir. Dahasını bekliyoruz.

    • yorumlarınıza katılıyorum. gerçekten de kimi seyirci ve yorumcular bazen filmleri tasarlayanların düşündüğünden bile fazlasını çıkarıyor o filmlerden. ama hem seyirciler hem de filmleri yapanlar aynı dünyanın parçası olduğuna göre, birinin bilinçdışı seçimi diğerinin bilincinde çok daha karmaşık çıkarımlara meydan verebiliyor. aslında sinema sanatı ve onun görsel ifade yöntemlerinin sonuçları büyük ölçüde ‘rorschach mürekkep testi’ne benziyor. izleyenin ne anladığı hatta ne gördüğü kendisinin ne olduğuna bağlı. nitekim hiç kimse bir filmden zaten biliyor olduğundan fazlasını çıkaramaz. yukarıdaki incelemeyi yazan arkadaşın mottosu ise bu yüzden çok manidar aslında: ”Resim benim gözümde, ama ben, ben resmin içindeyim.”

      hepimiz içinde olduğumuz bir yapıya biliçli bir şekilde dışarıdan bakmayı deniyoruz. gerçeği görmeyi ve kavramayı umarak. ama çoğu kez yapılan şey gerçeği uydurmaktan fazlası değil. sözüm meclisten dışarı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir