Yönetmenler

Published on Eylül 26th, 2014 | by Güney Birtek

4

Türkiye Sinemasında Film Gibi Bir Hayat: “Çirkin Kral” Yılmaz Güney

Sayfa: 1 2

Share Button

Türkiye sinema tarihine baktığımızda cumhuriyet öncesinde (1914) Fuat Özkınay’ın Ayestefanos anıtının yıkılışını görüntüye almasıyla başlamış ilk Türk filminin serüveninin başladığını görürüz. Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye halkının yavaştan kabuk değiştirerek cumhuriyete alışma sürecinde batıyı örnek alan dönüşümler kendi içinde barışık Anadolu imgesini yaratırken bir o kadar da batıyı örnek alacak değişimin sonrasında yaratılacak Yeşilçam kültürünün de habercisi olacaktı. Ülke sinemasının 1920-1950 yılları arasında sinemamızın mihenk taşı Muhsin Ertuğrul imzalı onlarca film, boy gösterecek, yeni kuşakların da ufkunu açacaktı. Bu dönemin filmlerine baktığımızda teatral kökenli filmlerin yoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye açısından yedinci sanat nihayetinde İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle devamlılığını artıracaktı. Az nüfuslu Türkiye’de sinemayla buluşabilen insanlar, gişe getiren Mısır filmleriyle Amerikan macera filmleri arasında, Türk edebiyatından esinlenerek çekilmiş filmlerin etkisinde 60’lı yılları devirmiş, Türkiye sinemasının altın çağı olarak bilinen (1960-1975) dönemin zeminini hazırlamışlardı. Gitgide artan sinema seyirliği meyvelerini hızlıca oluşturmuş, ekonomiye sunduğu katkının getirileri olarak film yapım şirketleri yavaştan kurulmaya başlamıştı. 60’lı yıllarda ülkede Türkiye sinemasının Amerikan filmlerinden daha fazla izlenmesi Türk sinemacıların yüzünü güldürmüş olsa ki, 1966 yılında Türkiye sineması çekilmiş 241 uzun-metraj ile dünya film yapımı sıralamasında 4. olmuştu. 1960’ların dünyasında özellikle The Good, The Bad and The Ugly (İyi, Kötü ve Çirkin) ile tüm dünyayı etkileyen Dolar Üçlemesi’ne girişen Sergio Leone’nin Western başarısından Türkiye sineması da etkilenecekti. Pekala öncesinde John Ford’un klasik Western filmlerine aşina olan Türkiye izleyicisi gelişen sinema ile beraber Western ve gangster tarzı filmlerin Anadolu topraklarında çekilmesinden hoşnuttu. Görünüş olarak Amerikan tarzında hal ve hareketler yapsa da oyuncular, halk üzerinde yarattığı etkiler daha içten ve samimi bir dille “bizim mahallenin kovboyu” edası taşımaktaydı. Bu da Türkiye sinemasında sinemaseverliğin etkisini günden güne artırıyordu. 1960’lı yılların Türkiye sinemasında toplumsal gerçekliğin önemini vurgulayıcı ve anahtar kelimelerin göç, gecekondulaşma, sendikalaşma, kadın hakları ve hak arayışları vb. başlığı altında işlendiği filmlerde, 1961 anayasasının etkisi görülmekteydi. Karanlıkta Uyuyanlar, Bir Yudum Sevgi ve Gecelerin Ötesi gibi sonrasındaki filmlere örnek olacak çalışmalar sağlanmış, Metin Erksan ile toplumsal gerçekçi filmlerin önü iyice açılmıştı. Yeşilçam, yaratılan ”fabrikatör, zengin kız fakir oğlan” temalı filmlerden de bir nebze kurtarılmıştı. Metin Erksan’ın kendine özgün tarzını oluşturduğu sinemasından ziyade 60’lı yıllara damgasını vuran Cilalı İbo serisiyle Feridun Karakaya, 1944’te Günahsızlar filmiyle sinemaya atılmış olan Sadri Alışık zirve yaptığı Turist Ömer tiplemesiyle yine 60’lı, hatta 70’lı yıllara kadar süregelecek bir seriyi yakalamıştı. 60’lı yıllarda yıldızı iyice parlayan Ayhan Işık faktörünün yanında yine Kartal Tibet’in özgül ağırlığını görürüz. Öztürk Serengil’li yılların, Cüneyt Arkın, Ediz Hun, Tamer Yiğit, Göksel Arsoy, Ekrem Bora, Fatma Girik, Filiz Akın, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Zeynep Değirmencioğlu, Yılmaz Köksal, Fikret Hakan gibi oyuncuların başrolünü üstlendiği filmlerle Yeşilçam’ın altın zamanları oluşturulurken 1959’da ‘’Bu Vatanın Çocukları’’ ve ”Alageyik” filmleri Atıf Yılmaz yönetmenliğinde Yaşar Kemal hikayelerini senaryolaştıran Yılmaz Güney gerek senaryosunu yazdığı gerekse oyunculuğa soyunduğu filmlerde vücut bulmuştu. Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney ile birlikte senaryolar yazmaya başlamış ve bu çirkin adamın gelecekte başarılı bir sinemacı olacağına inanmıştı. Kendisini duyurabilecek zemin hazırlayan Yılmaz Güney, Yeşilçam’ın gölgesine doğru emin adımlarla ilerlerken, kaleminin de gücünü kullanarak adından söz ettirecekti.

tumblr_naccjbb6t11td5db7o1_500

Gerçek adı Yılmaz Pütün olan Güney, 1937’de Kürt bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Adana ile bütünleşmiş çocukluğu açık hava sinema salonlarında sinemaya olan sevdasını büyütecekti. Bu beyaz perdenin gizeminden her çocuk gibi etkilenmişti. Hatta çocuk yaşta sinemalarda çalışmaya bile başlamıştı. Üniversite zamanı geldiğinde İstanbul’a giden Yılmaz Güney’in kaderini değiştireceği isim hiç kuşkusuz Atıf Yılmaz idi. Güney, hikayelerinde ve senaryolarında başarılı olduğu kadar oyunculukta da kendisini ispatlarken Atıf Yılmaz ile ilk film çalışmalarına başlamıştı. Yılmaz Güney, sinamacı kimliğinin yanında siyasi yazılarıyla da dikkat çekmişti, dönemin ”On Üç” adlı edebiyat dergisine yazdığı ”Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” öyküsü başına iş açmış, komünizm propagadası gerekçesiyle Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğine oyunculuğuyla katkı sağladığı Tatlı Bela filminin setinden alınarak cezaevine gönderilmişti. Cezaevi süreci, sürgün yılları derken Yeşilçam’a tekrar dönmekte ısrar eden Yılmaz Güney için köşeler tutulmuştu. Ayhan Işık’lı dönemin sinamasında çirkin bir adama rol verecek yönetmenler yeşil ışık yakmamıştı. Nihayetinde Ferit Ceylan’ın kamera arkasına geçtiği İkisi de Cesurdu (1963) filminde oyunculuğu kapmış, yine dönemin parlayan yıldızlarından Samim Meriç ile oyunculuğu paylaşarak filmi tamamlamıştı.

”Bizde bilirdik sevgiliye karanfil almasını; lakin aç idik, yedik karanfil parasını…”

tumblr_nbo5uwCxoH1tity0bo1_400Yılmaz Güney kalemini konuştururken Türkiye sinemasında 1964-1966 yılları arasında çekilmiş bir çok filmin senaryosunu yazmıştı. Fakat bu senaryolarda kendi ismini kullanmayıp, filmi çeken yönetmenlerin imzasını taşıdığını belirtmek gerekiyor. Yazdığı senaryolarla geçinmeye çalışan Güney, küçük firmalara filmler çekiyordu. Güney, yeşilçamda yükselmek istiyor fakat gittiği büyük çaplı film şirketlerinden çirkin olduğu iddasıyla red ediliyordu. Hatta bir yapımcı Güney için, ”Bırak allah aşkına, senin hiç işin yok mu? Bu suratla bu arkadaştan ancak kömürcü çırağı olur” sözünü dahi kullanmıştı. Yılmaz Güney, Agah Özgüç’e; ”Hiç acele etme ağam, bir gün gelecek. Kim ne derse desin güneş her sabah aynı yerden doğmaz. İstedikleri kadar benim oynadıklarım filmleri İstanbul sinemalarında göstermesinler. Varsın, Beyoğlu sinemaları Yılmaz Güney’siz olsun. Şimdilik Anadolu sinemaları bana yetiyor ağam, yetiyor…’‘ sözünü ederek büyük şirketlere küstüğünü dile getirmişti. Tıpkı Güney’in de dediği gibi İstanbul olmasa da Anadolu’da Yılmaz Güney’in filmleri hayranlık uyandırcasına izlenmekteydi. Özellikle Kürt oluşundan kaynaklı, mizacındaki mazlum ve bir o kadar da inatçı duruşu doğu coğrafyasında kendisini ispatlayacak unsurları taşımaktaydı. 1965 yılına gelindiğinde Yılmaz Güney, bir yıl içinde tam yirmi bir film çekerek rekor kırmıştı. Filmleri Anadolu’da el üstünde tutulurken İstanbul sinemalarında ise hala yasaklıydı. Bazı sinema salon sahipleri ise; ”Yılmaz Güney’in filmlerini koyduk mu insanlar salonu talan ediyor, koltukları kırıyor” siteminde bulunuyorlardı. 1965’te Duygu Sağıroğlu’nun şiir gibi çektiği ”Ben Öldükçe Yaşarım” filmiyle sonunda İstanbul sineması standartlarına uyabilen başarılı bir film çıkarılmış, Yılmaz Güney oyunculuğunu iyice konuşturabilmişti. Yine aynı yılda çevrilen ve başrolünü Fikret Hakan ile paylaştığı ”Korkusuzlar” filmi de İstanbul sinemalarında gösterilmişti. İstanbul’daki film yapımcıları , Anadolu’yu kasıp kavuran bu çirkin adamın yaptığı işler karşısında tedirgin hale düşecek, Anadolu’nun yarattığı Çirkin Kral dönemi Yeşilçam’ın kalbine oturacaktı. Dönemin Türkiye sinemasında işlenen tıraşlı yakışıklı aktörlerinin (Ayhan Işık, Cüneyt Arkın, Ediz Hun, vb.) dönemin üç büyük kadın aktrislerinden Türkan Şoray, Fatma Girik ve Hülya Koçyiğit gibi isimlerle çevirdiği aşk filmleri toplum tarafından beğeniyle karşılansa da Yılmaz Güney’in bu tarza benzemeyen filmlerinden çıkan başarı, Yeşilçam’ın yakışıklı hegomanyasını kırarak devrim niteliği taşımaktaydı. Dönemin kralı Ayhan Işık, Çirkin Kralı ise Yılmaz Güney idi. Hatta Çirkin Kral adını yine kendisi dillendirmişti, Milliyet gazetesine verdiği röportajda gazeteci Tarık Dursun’un; ”Sinemada iki kral olur mu? Hem Ayhan, kesmeşeker gibi dört dörtlük bir erkek güzeli. Ya sen Yılmazcığım?” lafına karşılıkta Yılmaz Güney’de gülümseyerek, ”Ne yapalım Ayhan ağabey kesmeşeker gibi düzgün bir kral ise ben de çirkin kralım” der ve ertesi gün Tarık Dursun imzasıyla Çirkin Kral manşeti atılarak Yılmaz Güney’in ilk dönem sinemasını yansıtacağı filmler iyice şekillenmiş, Anadolu insanın sevdiği amerikan tarzı vurdulu kırdılı kovboy, gangster, çapkın filmleriyle dolu Çirkin Kral’lık dönemi devam edecektir. Yılmaz Güney’in özel hayatı oldukça çalkantılıydı, bu durumda olaylar çıkıyor, gazete köşelerinde Yılmaz Güney’in nezaret haberleri okunuyordu. Sevgilisi Can Ünal hamile iken çocuğu aldırması için kavga etmişlerdi, fakat Can hanım aldırmamakta ısrar edince Nebahat Çehre ile evlenen Güney’in silahlara olan sevdası da göz önünde bulundurulursa sinema hayatındaki başarısı gerçek hayatında özellikle o genç dönemi için eleştirecek unsurlar içermekteydi çünkü Güney’in ilişkide olduğu kadınları dövmesi çevresi tarafından biliniyordu. Bu durumdan pişmanlık duyacak ki Yılmaz Güney’in ikinci dönem filmlerine tekabül edeceği sinamasında, kadının önemi hatrı sayılır derinlikte olacaktı. Çirkin Kral zamanlarındaki onlarca filmle gitgide büyüyordu, aynı zamanda gelişen ideolojik bakış açısı ve kendi öz kimliğini tanıma ve ses getirme amacında Kürt bilincini oluşturuyordu, ezilen halkların savunucusu konumuna geçen bir sanatçı olmak üzere barışçıl çözüm arayıcı, insanları empati kurmaya çağıran sosyalist çizgide kalmayı tercih eden Yılmaz Güney için toplumsal sorunlar da bir hayli önemliydi. Senaristlikte ve aktörlükte kendini defalarca ispatlayan Güney, artık, kaleme aldığı senaryolarda yönetmenlik koltuğuna da geçerek başarısına başarı katmak istiyordu. ”At Avrat Silah” (1966) filmi tek başına yönetmenliğini üstlendiği ilk çalışmasıydı. ”Bana Kurşun İşlemez”(1967), “Seyyit Han” (1968) filmleriyle de yönetmenlikte önemli bir başarı sağlamış olan Güney, beraberinde ”Pire Nuri” (1968), ”Bir Çirkin Adam” (1969) ve ”Aç Kurtlar” (1969) filmlerini çekmişti. 1970 yılına gelindiğinde Türkiye sinemasında önemli bir yeri olan ”Umut” filmini Şerif Gören ile beraber çekerek sinema tarihimizde ”ilk epik sinema” örneğini de göstermiş oldu. Aynı yıllarda (1970…) uzun-metrajlarını Yunanistan’da gösteren T. Angelopoulos’un epik sinema denildiğinde akla gelen ilk yönetmen olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Umut filminin başarısı Yılmaz Güney’i artık ikinci dönem politik filmlerine yöneltecek filmlerin habercisi gibiydi. Başrolünü paylaştığı Tuncel Kurtiz ile yakın dostluğunu da belirtmek gerekir ki Kurtiz, Güney’in bir çok filminde vefalı bir şekilde çalışmış ve her defasında Güney’e olan dostluğunu dile getirmişti. Umut filmi Türkiye sineması için dönüm noktasıydı ve gelecek kuşaklara örnek olacak bir sinema dili geliştirilmişti. ”Umut” ikincisi düzenlenen Adana Altın Koza Film Festivalinde, 6 dalda ( en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, en iyi senaryo, en iyi müzik, en iyi fotoğraf) ödüllerini toplayarak büyük bir başarıya imza atmıştı. Atını bir arabanın çarpmasıyla kaybeden Cabbar’ın tek geçim kaynağının artık yok olması, mazlum, ezilmiş bir karakterde vücut bulurken, tek umudunun meçhul bir definenin peşinden koşmak olan faytoncunun hikayesini anlattığı filmde Güney, sınıf ayrımının altını doldurarak gösterdiği kadrajında, toplumsal gerçekçi konuların derinine inmeye başlamıştı bile.

Sayfa: 1 2


Yazar Hakkında

''Kendini sinemaya verdi.''



4 Responses to Türkiye Sinemasında Film Gibi Bir Hayat: “Çirkin Kral” Yılmaz Güney

  1. Metin says:

    Açıkçası Yılmaz Güney çok ilginç bir adam; bir yandan İstanbul burjuvazisi tarafından kabul görmek için çırpınıyor öte taraftan oraya kabul edilmedikçe hırslanıp ondan nefret ediyor; hayatındaki kadınlarla olan ilişkisi, başrl paylaştığı Yeşilçam yıldızları bile buna örnek gösterilebilir. Solculuğu kimi zaman (Arkadaş isimli berbat ötesi filminde görüleceği gibi) basit slogancılıkla alay edilesi bir komiklik arasında gidip gelebiliyor veya kimi zaman (Umut filminde görülebileceği gibi) sınıfsal bir değere bürünebiliyor. İyi bir senarist ama iyi bir yönetmen değil; onun en iyi yönetmenliği “Seyyit Han” ama orada da ünlenmesini sağlayan solcu metinler yok. Hudutların Kanunu gibi güzeller güzeli bir film bile onun yüzünden değil Lütfi Akad yüzünden güzel olabiliyor. Endşe filminde görüleceği üzere basit bir ahlakçılığa ürünebiliyor Yol filminde ise kadınlara o kadar acımasız yaklaşmıyor. Yol, Düşman Sürü gibi filmlerini de başka yönetmenler çekiyor ki Güney’in elinde bir filmin izlenemez olabildiğini Duvar filmi gösteriyor. İlginç bir adam yani.

  2. sevg says:

    Yılmaz Güney ‘in sinema dilini, pokitik duruşunu Andrei Tarkovsky ‘e çok benzettiyorum. filmlerindeki mekan dili,seneryolar yaşadığı dönemin sosyal , politik sorunlarına o dönemin insanınına, düşüncelerine ayna tutuyor..çok iyi bir gözlemci

  3. kedi says:

    Metin adlı kullanıcıya: Metin bey, söylediklerinizin bir kısmına katılıyor bir kısmına katılmıyorum ancak özellikle “İstanbul burjuvazisi tarafından kabul görmek için çırpınıyor” sözleriniz çok yanlış bana kalırsa. Yılmaz Güney’in amacı, o dönemin sinema ortamında düşüncelerini, yanlış bulduğu şeyleri, sosyal problemleri vs. seyirciye gösterebilmek için bir yol bulabilmek. Bunun için de basit konulu, kısa diyaloglu, “duygusal sömürü”lü senaryolar yazdırıyor Aydın Engin’e ve diyor ki bu tip senaryoları yaz, başrole de beni koy, senarist olarak senin adın görünmeyecek diyor. Böylece kendine bir seyirci kitlesi yaratıyor bütün o “jön”ler gibi.
    Seyyit Han filminin (yanlış hatırlamıyorsam) ilk gösteriminde, eski filmleriyle topladığı seyirci kitlesinin yarısı salonu terk ediyor. Filmi izlediyseniz zaten ne kadar titizlikle yapıldığını anlayabilirsiniz diye düşünüyorum. Yine çok duygusal bir olayın etrafında, kadının toplumdaki yeri, aile isminin şerefi takıntısı gibi sorunlara değiniyor. Öyle olunca da tabii salonu terk eden çok oluyor ve kalanlar da asıl seyirci kitlesini oluşturuyor Yılmaz Güney’in.
    Demek istediğim, Yılmaz Güney hiçbir zaman hiçbir ortama girmek için kasmamış kendisini. Kendine bir yol çizmiş ve o yolda gerekenleri yapmak zorunda kalmış. Zaten kendini bahsettiğiniz o burjuvaziye kabul ettirmek istese, kendi yolundan gitmeden yapamazdı çünkü o dönemin “jön”leri gibi erkek güzeli değildi, kendi değimiyle, sokaktan geçse kimse ona bakmazdı çünkü o halktan biriydi.

    Bütün bunların yanında, Duvar filmi bence hiç de izlenemez bir film değil. Evet yönetmenlik açısından bakarsak muhteşem sanatsal sahneler yok belki. Ama yine de ustaca bir film olduğunu düşünüyorum…

  4. Ceyda says:

    Harika bir yazı olmuş, çok teşekkür ederiz. Hem keyifle okudum, hem de bir araştırma ödevim için çok iyi bir kaynak oldu, tekrardan teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑