Benliğin Yitimi: Alpeis (Alpler)

Yorgos Lanthimos, kendisine dayatılan rol ve yapay gerçeklikten kaçmaya çalışan bir karakteri anlattığı Köpek Dişi filmi ile uluslararası üne kavuştuktan sonra bu senaryoyu -farkında olmadan da olsa-  ters yüz ederek  Alpler filmini çekmiş. Filme ismini veren Alpler, dört kişiden (bir sağlık görevlisi, bir hemşire, bir koç ve bir ritmik jimnastikçi) oluşan bir grup ve bu grup, bir yakınını kaybetmiş olan insanlara ölen yakınlarının yerine geçip onlar gibi davranarak hizmet verme amacıyla toplanmış. Grubun amacı yas sürecindeki ailelerin acılarını dindirmeye yardım edip para kazanmak gibi görünse de, grup üyelerinin kendi bomboş hayatları ve derinliksiz kişiliklerini yamamak için bu işi kullandığı film ilerledikçe anlaşılıyor.

Kabul edelim, çocukluğumuzdan bu yana hepimiz birilerini taklit etmiş ya da başka insanların yerine geçmek istemişizdir. Önce anne babamızı, sonra büyüyüp aileden uzaklaştıkça arkadaşlarımızı ya da arkadaşı olamadıklarımızı ve “idol”ümüz saydığımız insanları taklit ederiz çünkü insanın kişiliğini oluşturması yolunda kolay bir seçenektir bu. Kendi istek ve ilgilerinin farkına varmak, topluma ve kişiye dayatılan kimliklere ters düşse de bu “kendi”liğinin üzerine gitmek zordur; düşünmeyi, araştırmayı ve kimi zaman da savaşmayı gerektirir.  Bu yüzden de insan, genelde kolay yolu seçer ve ya karşısında gördüğünü kopyalar ya da toplumun ve modern hayatın ona sunduğu kişiliği kabul ederek kendini kısıtlar. Burada ise filmin merkezinde olan hemşire karakteri ikinci yolu seçerek hayatını şekillendirmiş; hakkında hiçbir ilgi ve tutku belirtisi göstermediği bir işte çalışıyor, orta yaşlı olmasına rağmen hâlâ babası ile yaşıyor, babasının istediği saatte görevini (babasının gözüne ilaç damlatmak) yerine getirmek için evde oluyor, babasıyla yapmacık birkaç söz değiş tokuşu yaptıktan sonra yatağına yorgun argın giriyor. Bu tabloya baktığımızda kendisinin hayatından neden memnun olmadığını ve neden başka insanların yerine geçmek istediğini anlamak güç olmuyor çünkü bu hayatın içi tamamen boş.

alpeis sinematopya 2Grubun imkânlarından faydalanan hemşire kâh kör bir kadının en yakın arkadaşı oluyor kâh bir adamın karısı; ama onun başka hayatlara olan açlığını bir tenisçinin yerine bu durumu gruptan saklayarak geçmesinden anlıyoruz. Ailesi tarafından pamuklara sarılıp sevilen gencecik bir kızın yerine geçen hemşire, gördüğümüz üzere babasının ona pek sağlayamadığı ve içinde eksik kalan o sevilme ve değer görme duygusunu tatmış oluyor. Bu duruma kendini öyle kaptırıyor ki bir yerden sonra  foyasının ortaya çıkmasına ve ailenin onu artık istememesine rağmen ailenin yanına gitmeye devam ediyor, “Baba beni içeri al,” demeye başlıyor. Başkasının yerine geçmenin, rollere bürünmenin ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu görüyoruz biz de böylelikle. Hemşire, sıkıcı ve bomboş da olsa ona ait olan benliğini başkasının hayatında eritiyor, kendini ve gerçeklik algısını kaybediyor. Genç kız rolü elinden alındıktan sonra kendi annesinin kimliğine bürünüp babasına yanaşmaya çalışıyor, bu iş ters tepince de babasının yerine geçip onun gibi davranmaya başlıyor. Role bürünme ihtiyacının onda nasıl hastalıklı bir hâle dönüştüğünü gözlemlemek mümkün.

Bu esnada grubun diğer bir üyesi ritmik jimnastikçi de kendi savaşını veriyor. Filmin açılışında kendisini klasik müzikle dans ederken görüyoruz ki kendisi bu durumdan hiç hoşnut değil ve film boyunca da pop müzikle dans edebilmek için koçuna yalvarıyor. Filmin sonunda ise pop müzik eşliğinde aydınlık yüzüyle, cıvıl cıvıl dans ederken görüyoruz onu. Burada filmde geçen popüler kültür ürünlerinden söz etmek gerekiyor. Grup üyeleri, yerine geçecekleri insanlar hakkında bilgi toplarken öncelikle “En sevdiği oyuncu kimdi, en sevdiği şarkıcı kimdi?” diye soruyorlar ailelere ve aldıkları yanıt hep bir Amerikan oluyor. Tenisçi genç kızın ailesi, hemşirenin Amerikan bir firmanın çıkardığı parfümü kullanmasını istiyor; hemşirenin kör kadına okuduğu dergide NY Times okuyup Los Angeles’ta yaşamaktan matah bir şeymiş gibi söz ediliyor; grubun lideri rolündeki sağlık görevlisi, kupasının üstündeki Los Angeles yazısına birkaç kez vurgu yapıyor vesaire.  Peki popüler kültürün burada önemi ne? Ölen insanları tanımlamak için niçin onun en sevdiği aktörü anma gereği duyuyor bu insanlar? Çocuğunun öz kokusunu doğumundan bu yana içine çekmiş olan bir anne, niçin onu bir parfüm şişesi aracılığıyla yaşatmak istiyor? Ritmik jimnastikçi pop müzikle dans etmeyi neden bu kadar çok istiyor? Kolay olan bu çünkü. Aynı parfümleri kullanmak, aynı müzikleri dinleyip aynı filmleri izlemek, aynı Amerikan rüyasına sahip olmak, popüler kültürün sizi şekillendirmesine izin vermek, tekdüze “modern” hayatlar sürmek kolay. Kendi isteklerini, düşüncelerini, hislerini tayin etmek ve bunların arkasında durmak, kendini ve yaşadığın dünyayı kendi gözlerinle keşfetmek, çeşitli yayın araçları ile dayatılan düşünce ve hayat tarzlarının farkında olup bunların dışına çıkmak, kendi farkındalığını geliştirmek… Bunlar oldukça zor ve yapması zaman alan şeyler ve bunları gerçekleştirirken kişi dış dünyaya karşı bir savaş verdiğinden acı çekiyor. O yüzden hayatın popüler kültür yanını seçmek kolay geliyor bu insanlara. Yakınlarını bu dayatmadan ayrı birer birey olarak kabul edip onlara değer yükleselerdi onları kaybettiklerinde içlerinde kapanmayan bir yara açılırdı belki de. Onları sevdikleri sanatçılar ve kullandıkları ürünler ile sınırladıklarında ise başkalarının onların yerine geçmesi işte filmde görüldüğü gibi kolay oluyor.

Kendilerine birer benlik oluşturamayan ve başka hayatların gölgesinde yaşamayı yeğleyen grup üyelerini bir kenara bırakıp ölen insanların yakınlarına baktığımızda filmdeki toplumun insana, bireye ve benliğe nasıl yaklaştığını da görmüş oluyoruz. Burada sizin kim olduğunuz, ne yaptığınız, nasıl bir kişiliğinizin olduğu önemli değil. Sıradan olun, popüler kültürden beslenin, tek tip olun ve tekdüze hayatlar yaşayın fark etmez çünkü burada önemli olan şey toplumdaki işleviniz (ebeveyninize sevilip sayıldığını hissettiren bir evlat ya da eşinizin libidosunu tatmin eden bir kadın olabilirsiniz örneğin) ve onlara ne hissettirdiğiniz; onlardan ayrı olarak kurduğunuz bireyliğiniz değil.

Melis Baysal

Diğer yazıları Konuk Yazar

Az Bilinen Bir Başyapıt: Série noire (1979)

Ya da Muhteşem Kaybeden Frank Poupart’ın Acıklı Hikâyesi Ahmet Ümit, Raymond Chandler’ın...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir