Interstellar (Yıldızlararası): “Gerçek Orada Bir Yerde Değil…”

Yazar: Yağız Ay

Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Christopher Nolan’ın filminin başında dünyanın çürümekte olduğunu görüyoruz. Neden mi? Onun önemi yok. Dünyadan bir şekilde “kaçmalıyız” çünkü filmin vaadi bunun üzerine kurulu. Çıkıp galaksi değiştirmemiz, ışık hızında gitmemiz, cyro-sleep’e yatmamız lazım. Yıldızlararası’nda bu gerçekleşene kadar izlediğimiz her şey koca bir boşluk içeriyor. Belki en başında şunu söylemek lazım, dünyanın kurtulmasını sağlayacak kişi Cooper’ın kızı Murph, her yerde “çok zeki, çok parlak” diye geçiyor. Ama bize neden böyle olduğuna dair bir kanıt sunulmuyor. Büyüyene kadar hayaletlere inanan bir kız olarak kalıyor. Film kabaca “zeki işte uzatma” diyor, daha sonra da bu kızın bu zekiliğinin dünyayı kurtardığını söylüyor.  Bu gibi tutarsız senaryo hamleleri filmin her yerine yayılmış durumda.

Bir “parallelogram” adeta Yıldızlararası. Bir yanda Scott ağır basıyor, öbüründe Spielberg, başka birinde Steinbeck, ötekisindeyse Kubrick… Bu “git-geller” sayesinde şekilleniyor. Filmin başında Grapes of Wrath’den fırlamış gibi duran Amerika temsili bir anda yerini Alien’ın uzay gemisi tasarımına bırakabiliyor. Ya da Spielbergvari bir aile ilişkisi bir anda Kubrick’in nev-i şahsına münhasır gizem anlayışıyla bezenmiş birkaç detaya evirilebiliyor. Bu bazen oldukça belirgin hale geliyor; o kadar ki filmin ilk yarısında “Spielberg surat”larından (genellikle çocukların heyecan ve korku arasında kameraya bakmaları) bolca görebilirsiniz. Arabayla giderken bu arabanın ani bir kesmeyle uzay mekiğine dönüşmesinin 2001’in başındaki efsanevi geçişi andırması gibi hoş detaylar var.

Filmde öteki Nolan filmlerinde (The Dark Knight Rises belki dışarıda bırakılabilir) bulunan kabaca “hook” yok. Öncekilerde olduğu gibi başından beri merak ettiğiniz sorular içine çekmiyor sizi. (Lenny’nin karısını kim öldürdü? Düğümü kim attı? Hala rüyadalar mı yoksa gerçekteler mi? Vb.)  Bunun yerine ikili bir baba-kız ilişkisi karşımıza çıkıyor, bunlara odaklanılıyor. Kulağa çok Spielbergvari geldiğine şüphe yok… Fakat Nolan kısmen -Kara Şövalye Üçlemesindeki Alfred-Bruce arasındaki baba-oğul ilişkisinin dışında- ilk olarak bu denli bir aile içi ilişkiye odaklanıyor. Ancak Nolan bu ilişkileri iyi bir şekilde işlemeyi beceremiyor. Ne Cooper ve Murph arasındaki ilişkinin duygusal bir değeri var, ne de Hathaway ve Caine arasındakinin. Bu karakterlerle duygusal anlamda hiçbir ortamda buluşmuyoruz üç saat boyunca. Benzer bir durum Cuaron’un Gravity’sinde de geçerliydi. Orada Sandra Bullock ve kızı arasında kurulmaya duygusal bağ nasıl çalışmadıysa, Interstellar da aynı sorundan muzdarip. Belki neden bu iki önemli yönetmenin elinden çıkma bilim kurgu filmlerinde aile ilişkilerinin yürümediğine dair bir tahmin yürütebiliriz: Kimsenin umurunda değil.  Uzaya çıkmak bir nevi bilinmeze dalmak, onu araştırmak için bir fırsattır. Dolayısıyla “uzaya çıkan” bir filmin “aileye inmemesi” gerekir. Uzaya çıkıldığında, tamamıyla dünyanın ve buradaki simgesel hayatın yasaları terk edildiğinden orada hakikati bulabileceğimiz yanılsamasına kapılırız çoğunlukla – çünkü Kant’ın Kopernik Devrimi dediği şeyin ötesine tam olarak geçememişizdir genelde. Hakikati hala dışarıda bir nesnede aramaya devam ederiz. Çok uzaklarda bir galakside insan varoluşunun anlamını açıklayan antik tabletler bulunabilir bir filmde, bu da inanılmaz bir merak uyandırır ve sürerliliği sağlar. Prometheus’daki Engineer’lar örneğin. Bu “yaratıkların” bize hayatın sırrını vereceklerine inanıp izleriz filmi, vermeseler bile verebilme olasılıkları vardır. Interstellar, bununla ilgilenmiyor bile. Elbette ben bu filmden “hayatın sırrını” vermesini beklemiyorum. Yalnızca bunu bana vaat etmesini ve üç saatlik seyirliğini keyifli kılmasını bekliyorum. Uzaya çıkacak kadar hırslı bir filmin, derdi basit bir aile çatışması üzerine kurulu olmamalı. Yoksa elinizdeki 2001’e, Solaris’e değil Armageddon’a  dönüşür. Ne kadar filme bir derinlik katmaya çalışsanız da bu işlemez. Kaç kere söylendiğini unuttuğum Dylan Thomas’ın Do Not Go Gentle Into That Good Night şiirinin bu kadar çok okunması da zannediyorum ki bundan ötürü. Zira filmdeki tek derin, felsefi şey o şiir. Bir de “insanlık baştan kurulsa bile aynı sorunlar tekrar olur” mesajını veren Habil ve Kabil’e gönderme yapan Cooper ve Mann arasındaki kavga var.

interstellar sinematopya 1 (3)

Karakterlerin gerçeği “hadım” etmesi filmde bir problem haline gelmiş. Çok büyük olaylar gerçekleşiyor filmde. Uzaya gidiyorlar en basitinden. Hatta babalarının uzaya gideceğini (“bir gidip gelmeyecek” sonuçta, orada – zaten teknik olarak “oraya” gibi belli bir yere gitmiyor, hiçbir yere gidiyor- yıllar süren keşif görevine gidiyor) öğrenen çocukların tavırları inandırıcı olmaktan epey uzak. Bu da, elbette filmin aile ilişkilerini yansıtırken tökezlemesinin sebeplerinden biri. İnandırıcı sahne olarak Cooper’ın Endurance’dan çocuklarının büyümesini ekrandan izlediği sahne anılabilir. Bu, tabi daha ziyade Matthew McConaughey’nin başarısı.

Açıkçası ben Yıldızlararası’nın en çok son yarım saatlik kısmını değerli buldum. Fakat bu kısımların (Beşinci Boyut’a düşmesinden bahsediyorum) bir nevi “Aptallar için 2001” hissiyatından kurtulamadığı düşüncesindeyim. 2001’in Stargate sekansının açıklamalı olanı gibi neredeyse bu sahneler. Ama tam da 2001’in aslında obskürantist tavrı değil miydi onu bugün andığımız efsane olmaya taşıyan? Bu sahnelerin karşısındakine hiç düşünme şansı vermemesinin ötesinde iyi bir yanının bunların oldukça materyalist sahneler olduğu söylenebilir. Yani kaba materyalizm değil elbette, ancak çok çabuk “pseudo-bilim”e oradan da hurafeye dönüşebilecek bir konu ikna edici bir şekilde temellendirilmiş.

Hans Zimmer artık film müziği denildiğinde neredeyse akla ilk gelen isim. Çok fazla filmin müziğinde imzası var ve bunlara sürekli yenileri ekleniyor. Bundan dolayı belki Zimmer’ın son dönem işlerine bakıldığında hep birbirini andıran, pastiş notalar duyabilirsiniz. Böyle söylendiğinde çok klişe gibi gelebilir ama Interstellar, Zimmer’ın uzun zamandır yazdığı en yaratıcı müziklerden bazılarını barındırıyor. Bunun bazı olumsuz sonuçları da var ancak. Sözgelimi bir sahneyi izlerken arkadan Zimmer’ın epik müziği girince ister istemez etkileniyorsunuz veya sade piyanoyla çaldığı duru bir melodiyle filmden bağımsız olarak duygulanıyorsunuz. Müzik, çoğu zaman “seyirciye hakim olma” meselesinde görüntünün önüne geçiyor.

Özetle, Interstellar “o film” değil. Senaryosundaki bir türlü dolmayan boşluklar ve süresini orantısız kullanmasıyla çoğu zaman topallıyor. Memento’nun dahice kurgusunu arıyorsunuz tüm filmde. Bilim kurgu türüne de herhangi bir yenilik getirdiği söylenemez. Ne kuram açısından ne söyledikleri açısından Interstellar’da yeni bir şey yok. Belki de Nolan’ın Thomas’ın şiirini bir daha okuması lazım. Çünkü “ölmekte olan ışık” her filmle beraber yaratıcılığını biraz daha yitiren onun sinemasına ait.

Diğer yazıları Konuk Yazar

Le Redoutable – Godard ve Ben

“Ve Redoutable gemisinde hayat böyle geçip gidiyor.”  2011 yılında The Artist adlı...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir