Interstellar (Yıldızlararası): “Gerçek Orada Bir Yerde Değil…”

Yazar: Yağız Ay

Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Christopher Nolan’ın filminin başında dünyanın çürümekte olduğunu görüyoruz. Neden mi? Onun önemi yok. Dünyadan bir şekilde “kaçmalıyız” çünkü filmin vaadi bunun üzerine kurulu. Çıkıp galaksi değiştirmemiz, ışık hızında gitmemiz, cyro-sleep’e yatmamız lazım. Yıldızlararası’nda bu gerçekleşene kadar izlediğimiz her şey koca bir boşluk içeriyor. Belki en başında şunu söylemek lazım, dünyanın kurtulmasını sağlayacak kişi Cooper’ın kızı Murph, her yerde “çok zeki, çok parlak” diye geçiyor. Ama bize neden böyle olduğuna dair bir kanıt sunulmuyor. Büyüyene kadar hayaletlere inanan bir kız olarak kalıyor. Film kabaca “zeki işte uzatma” diyor, daha sonra da bu kızın bu zekiliğinin dünyayı kurtardığını söylüyor.  Bu gibi tutarsız senaryo hamleleri filmin her yerine yayılmış durumda.

Bir “parallelogram” adeta Yıldızlararası. Bir yanda Scott ağır basıyor, öbüründe Spielberg, başka birinde Steinbeck, ötekisindeyse Kubrick… Bu “git-geller” sayesinde şekilleniyor. Filmin başında Grapes of Wrath’den fırlamış gibi duran Amerika temsili bir anda yerini Alien’ın uzay gemisi tasarımına bırakabiliyor. Ya da Spielbergvari bir aile ilişkisi bir anda Kubrick’in nev-i şahsına münhasır gizem anlayışıyla bezenmiş birkaç detaya evirilebiliyor. Bu bazen oldukça belirgin hale geliyor; o kadar ki filmin ilk yarısında “Spielberg surat”larından (genellikle çocukların heyecan ve korku arasında kameraya bakmaları) bolca görebilirsiniz. Arabayla giderken bu arabanın ani bir kesmeyle uzay mekiğine dönüşmesinin 2001’in başındaki efsanevi geçişi andırması gibi hoş detaylar var.

Filmde öteki Nolan filmlerinde (The Dark Knight Rises belki dışarıda bırakılabilir) bulunan kabaca “hook” yok. Öncekilerde olduğu gibi başından beri merak ettiğiniz sorular içine çekmiyor sizi. (Lenny’nin karısını kim öldürdü? Düğümü kim attı? Hala rüyadalar mı yoksa gerçekteler mi? Vb.)  Bunun yerine ikili bir baba-kız ilişkisi karşımıza çıkıyor, bunlara odaklanılıyor. Kulağa çok Spielbergvari geldiğine şüphe yok… Fakat Nolan kısmen -Kara Şövalye Üçlemesindeki Alfred-Bruce arasındaki baba-oğul ilişkisinin dışında- ilk olarak bu denli bir aile içi ilişkiye odaklanıyor. Ancak Nolan bu ilişkileri iyi bir şekilde işlemeyi beceremiyor. Ne Cooper ve Murph arasındaki ilişkinin duygusal bir değeri var, ne de Hathaway ve Caine arasındakinin. Bu karakterlerle duygusal anlamda hiçbir ortamda buluşmuyoruz üç saat boyunca. Benzer bir durum Cuaron’un Gravity’sinde de geçerliydi. Orada Sandra Bullock ve kızı arasında kurulmaya duygusal bağ nasıl çalışmadıysa, Interstellar da aynı sorundan muzdarip. Belki neden bu iki önemli yönetmenin elinden çıkma bilim kurgu filmlerinde aile ilişkilerinin yürümediğine dair bir tahmin yürütebiliriz: Kimsenin umurunda değil.  Uzaya çıkmak bir nevi bilinmeze dalmak, onu araştırmak için bir fırsattır. Dolayısıyla “uzaya çıkan” bir filmin “aileye inmemesi” gerekir. Uzaya çıkıldığında, tamamıyla dünyanın ve buradaki simgesel hayatın yasaları terk edildiğinden orada hakikati bulabileceğimiz yanılsamasına kapılırız çoğunlukla – çünkü Kant’ın Kopernik Devrimi dediği şeyin ötesine tam olarak geçememişizdir genelde. Hakikati hala dışarıda bir nesnede aramaya devam ederiz. Çok uzaklarda bir galakside insan varoluşunun anlamını açıklayan antik tabletler bulunabilir bir filmde, bu da inanılmaz bir merak uyandırır ve sürerliliği sağlar. Prometheus’daki Engineer’lar örneğin. Bu “yaratıkların” bize hayatın sırrını vereceklerine inanıp izleriz filmi, vermeseler bile verebilme olasılıkları vardır. Interstellar, bununla ilgilenmiyor bile. Elbette ben bu filmden “hayatın sırrını” vermesini beklemiyorum. Yalnızca bunu bana vaat etmesini ve üç saatlik seyirliğini keyifli kılmasını bekliyorum. Uzaya çıkacak kadar hırslı bir filmin, derdi basit bir aile çatışması üzerine kurulu olmamalı. Yoksa elinizdeki 2001’e, Solaris’e değil Armageddon’a  dönüşür. Ne kadar filme bir derinlik katmaya çalışsanız da bu işlemez. Kaç kere söylendiğini unuttuğum Dylan Thomas’ın Do Not Go Gentle Into That Good Night şiirinin bu kadar çok okunması da zannediyorum ki bundan ötürü. Zira filmdeki tek derin, felsefi şey o şiir. Bir de “insanlık baştan kurulsa bile aynı sorunlar tekrar olur” mesajını veren Habil ve Kabil’e gönderme yapan Cooper ve Mann arasındaki kavga var.

interstellar sinematopya 1 (3)

Karakterlerin gerçeği “hadım” etmesi filmde bir problem haline gelmiş. Çok büyük olaylar gerçekleşiyor filmde. Uzaya gidiyorlar en basitinden. Hatta babalarının uzaya gideceğini (“bir gidip gelmeyecek” sonuçta, orada – zaten teknik olarak “oraya” gibi belli bir yere gitmiyor, hiçbir yere gidiyor- yıllar süren keşif görevine gidiyor) öğrenen çocukların tavırları inandırıcı olmaktan epey uzak. Bu da, elbette filmin aile ilişkilerini yansıtırken tökezlemesinin sebeplerinden biri. İnandırıcı sahne olarak Cooper’ın Endurance’dan çocuklarının büyümesini ekrandan izlediği sahne anılabilir. Bu, tabi daha ziyade Matthew McConaughey’nin başarısı.

Açıkçası ben Yıldızlararası’nın en çok son yarım saatlik kısmını değerli buldum. Fakat bu kısımların (Beşinci Boyut’a düşmesinden bahsediyorum) bir nevi “Aptallar için 2001” hissiyatından kurtulamadığı düşüncesindeyim. 2001’in Stargate sekansının açıklamalı olanı gibi neredeyse bu sahneler. Ama tam da 2001’in aslında obskürantist tavrı değil miydi onu bugün andığımız efsane olmaya taşıyan? Bu sahnelerin karşısındakine hiç düşünme şansı vermemesinin ötesinde iyi bir yanının bunların oldukça materyalist sahneler olduğu söylenebilir. Yani kaba materyalizm değil elbette, ancak çok çabuk “pseudo-bilim”e oradan da hurafeye dönüşebilecek bir konu ikna edici bir şekilde temellendirilmiş.

Hans Zimmer artık film müziği denildiğinde neredeyse akla ilk gelen isim. Çok fazla filmin müziğinde imzası var ve bunlara sürekli yenileri ekleniyor. Bundan dolayı belki Zimmer’ın son dönem işlerine bakıldığında hep birbirini andıran, pastiş notalar duyabilirsiniz. Böyle söylendiğinde çok klişe gibi gelebilir ama Interstellar, Zimmer’ın uzun zamandır yazdığı en yaratıcı müziklerden bazılarını barındırıyor. Bunun bazı olumsuz sonuçları da var ancak. Sözgelimi bir sahneyi izlerken arkadan Zimmer’ın epik müziği girince ister istemez etkileniyorsunuz veya sade piyanoyla çaldığı duru bir melodiyle filmden bağımsız olarak duygulanıyorsunuz. Müzik, çoğu zaman “seyirciye hakim olma” meselesinde görüntünün önüne geçiyor.

Özetle, Interstellar “o film” değil. Senaryosundaki bir türlü dolmayan boşluklar ve süresini orantısız kullanmasıyla çoğu zaman topallıyor. Memento’nun dahice kurgusunu arıyorsunuz tüm filmde. Bilim kurgu türüne de herhangi bir yenilik getirdiği söylenemez. Ne kuram açısından ne söyledikleri açısından Interstellar’da yeni bir şey yok. Belki de Nolan’ın Thomas’ın şiirini bir daha okuması lazım. Çünkü “ölmekte olan ışık” her filmle beraber yaratıcılığını biraz daha yitiren onun sinemasına ait.

Diğer yazıları Konuk Yazar

Mülkiyet Üçlemesi Bölüm 2: Susuz Yaz

“O sıralarda cari kanun vardı. Türkiye’de göller karasuları ve akarsular kamunun, yalnız...
Devamı

24 Comments

    • buraya sanki şahsi twitter hesabıymış gibi hoyratça yorumlar yazanların yorumlarını kaldırmanızı ve hiç cevap bile vermemenizi istirham ederim. efendi gibi fikrini beyan edenlerin yorumları kalıcı olup diğerleri elenirse seviye de yükselmiş olur. nacizane bir öneri sadece. bunun haricinde Interstellar hakkındaki yazı sanki biraz aceleye gelmiş gibi. ayrıca bu filmi teknik, estetik ve entellektüel açılardan sürekli 2001: A Space Odyssey ile karşılaştırmak bana göre kolaycı bir yaklaşım. Ama hemen herkes bu yoldan geçiyor şu sıralar. Böyle yapmak her portre formundaki resmi Mona Lisa ile mukayese etmeye benziyor. Birçok başyapıt var ama sadece bir tane Mona Lisa ve bir tane 2001 var. Son 40 yılda yayınlanan uzay temalı filmlerin hiçbiri 2001’in seviyesine yaklaşabilmiş bile değil. Ama buna rağmen bütün bu filmlere de haksızlık edemeyiz. 2001 adeta Kubrick’e gelen bir vahiy gibiydi. Interstellar ise modern sinemanın en iyi örneklerinden bir tanesi olabilir sadece.

  • Ben filmi epey beğendim. Son yıllarda az sinema izliyorum (çok dizi izliyorum) ama son 10 yılda en beğendiğim film diyebilirim. Tabi bu, konunun modern fizikle ilgili olmasıyla ilgili büyük oranda ve aksiyon, cinsellik gibi öğelerle prim yapmaya çalışmıyor olmasıyla ilgili.
    Gelelim burdaki eleştiri yazısına. İlk yarıdaki dünyanın çürümesi kavramı, bence kendi başına güzel bir senaryo, ve konunun ele alınışı, insanların mücadelesi güzel. Tek babanın ailesiyle ve kendi babasıyla ve otoritelerle ilişkisi filan. Bütün film bunlarla ilgili olsaydı bence güzel bir film olurdu. Tüm bunlara eleştiri yazısı ‘boşluk’ demiş. Katılmıyorum. Dünyayı kurtaran kızın başarısı, zekiliğinden ziyade bence inançlı olması. Babasının geri döneceğine ve onların da işin teorisini çözmek zorunda olduklarına olan inancı. Zaten yaşlı fizikçi epey bir miras bırakıyor. Bir de bunlara babasının öbür evrenden / boyuttan vs (artık nasıl yorumluyorsanız) gönderdiği bilgiler ekleniyor. Burda tutarsız bir senaryo hamlesi ben göremedim. Hatta şöyle bir yorum bile mübah: ruhlar aleminden babası kıza çalışmalarında rüyalarda görünerek yardımcı oluyor. (Örnek olarak veriyorum, kendi yorumum değil.)
    Açıkçası ben yazının ikinci paragrafını değerli buldum. Filmde farklı sinema kültlerinin etkisini görmek mümkün. Benim açımdan tam da bunları tek film potasında eritebilmiş olması etkileyici. Adamlar uzaya çıkıyor insanlığı kurtarcak ama yine de aşk, çocuk, ego kavgası, sonuçta insan bunlar, robot değil. Baba ile kızı arasındaki ilişki bence gerçekçi, iyi oynanmış. Yani küçük kızın oyunculuğu tartışılabilir yani. Ama küçük kız ile biraz daha büyük oğlanın tavır farkları bile başlı başına bir film konusu olabilirdi. Ben filmin bu kısımlarını hafife almak bi yana, önemsiyorum. İnsan uzaya da çıksa, varoluşun sırrını da çözse, insan piskolojisi ve sosyal bağları önemli bence, aile seviyesine de iner.
    Filmin son yarım saati, bence biraz metafiziksel. Evet, film insanlar anlasın diye bak o budur, şunlar şudur biraz açıklamalara giriyor. Bi açıdan iyi de yapıyor, az sayıda fizik eğitimli insan anlasın diğerleri dağılsın tavrındansa böyle olması belki daha iyi. Kaldı ki bu açıklamalara teslim olmak zorunda da değiliz. Kendi açıklamalarımızı getirebiliriz. Misal 5.boyutta yardımcı olanlar belki de Tanrı filan, böyle teolojik açıklamalar bile mümkün (yine örnek olarak diyorum).
    Kubrick 2001 etkisi ötesinde doğrudan bir saygı duruşu var bence filmde. İstasyona kenetlenme ve bangır bangır müzik. Bu arada ben burdaki müzik seviyesini fazla buldum, bir de gerdi beni gereksizce. Gerçi Kubrick’in sahnesi ve müzik uyumu da aşırı hoşuma gitmemişti. Sinema için müzik olmazsa olmaz. Filmlerden müziği çıkartın, aynı film olmaktan çıkar. Sinemanın kuvveti biraz da müzikten gelir. Bu film bunu kullanabilmişse hanesine artı yazılır bence. Bir Piano filmini hatırlayın, Yeni Zelanda’da 19.yüzyılda geçen. O etkileyici müzik olmasaydı nice olurdu o filmin hali?
    Dediğim gibi son yarım saati filmin, bende metafizik tadı bıraktı. Yine de çok fazla dağıtmadan toparladı diyebiliriz film. Tabi Kubrick, 2001’i bundan 40 yıl önce mi çekti. Bu filmin tamamen özgün yepyeni bir fikir katabilmesi zor. Onun yerine modern fiziğin son bulgularından yola çıkmış ve bu eksiği kapatabilmiş. Pekçok bilimkurgu kavramı tekrar-kullanıyor haliyle, esprili robotlar, yıllarca uyuyan pilotlar vs. Başyapıttır değildir, bilemem ama çok güzel bir film. Bu arada insanlara izletin 2001’i, çoğu sıkıntıdan patlar, ben zar zor dayandım. Onu da belirteyim dedim.

  • Sert bir yazı olacaktır : İmdi gelelim Türkiyedeki kafası dumanlı sinema eleştirmenlerine, Madde madde sıralayacağım. 1) Türkiyedeki eleştirmenlerin %95’i yabancı eleştirmenlerin eleştirilerine göre eleştiri yaparlar. 2) Eleştirmenlerimiz sol tandaslı olduğunu zanneden aslında kemalist insanlardır. 3) Bir çoğu inançsız veya zayıf inançlıdır ki o yüzden Allahcc varlığını veya kul olmayı anlatan filmleri kötü ve kaka film olarak gösterirler. 4) Acayip batı özentisi olan Türkiyeyi’de batıda zanneden tiplerdir.
    Şimdi sıra, filmi eleştiren yazar arkadaşı eleştirmeye geldi : Filmi eleştirmek yerine eski filmlerin sahnelerini saymakla yazınız geçmiş. Diyeceksiniz ki “bu filmlerde onları gördüm” bence sizin kafanız saydığınız filmlerle öyle dolu ki yeni şeyleri kabul edemez. Elbette bilim kurgu filmleri birbirlerine benzeyecek sonuçta uzay mekiği, bilim adamı, astronot yani bu filmde olması gerekenler olacak. Bence bu filmin değerini gelecekte anlayacaksınız. Birde her uzay filminde sürekli 2001 kıyaslamanız saçma yani 2001 de sizi etkileyenin ne olduğu sorsam cevap veremeyeceğinizi düşünüyorum. Kubrick ve onun dünyaya maddesel bakışı, filmlerindeki pornografi, duygusallıktan uzak tavrı vs. Övmekle bitiremiyorsunuz çünkü Kubricki size adb yi yönetenler pazarlıyor. Ben iddia ediyorum. Abd’li eleştirmenler Roland Emmerich ve filmlerini övseler, imdb listesinde üst sıralara koysalar, süper yönetmen diye sizlere pazarlasalar. Sizler tutupta onun yaptığı filmleri eleştiremezsiniz, bakın eleştiremezsiniz diyorsam o filmlerdeki eksikleri görerek özentiden eleştiremezsiniz demiyorum. O kadar şartlanırsınız ki filmlerdeki eksikleri dahi göremezsiniz diyorum. İşte Kubrick filmleride bundan ibaret.

    • 2001’de beni etkileyenin ne olduğunu sorsanız, elbette cevap veremem. Çünkü soruyu o kadar Sokratik bir şekilde soruyorsunuz ki tartışma en başından sizin lehinize işliyor. Verebileceğim olası cevapların hepsine de “şu sahneyi neden sevdiğini açıkla, şurada olan burada da vardı ona kötü demişsin vb.” şekillerde karşılık vermeniz mümkün. Böyle olasılıkların olduğu bir diyalog da en başından sakattır, kurulamaz.

      Kubrick’i ABD’yi yönetenlerin pazarlamasına ve filmlerini o yüzden sevdiğimize dair argümanınız ise kibarca “doğru değil”, daha doğrusu kendi kendini çürütüyor. Eğer ABD’yi yönetenlerin pazarladığı filmleri sevecek olsaydım, en iyi ihtimalle şu an bu diyalog yaşanmıyor olurdu. Çünkü Interstellar tam da bu kategoriye cuk diye oturur. Her şeyden önce filmde bir NASA desteği vardır, filmin ideolojisi “balta vurduğun her yer senindir” tarzındaki kolonyalist açgözlülüktür, filmdeki “insanlık” esasında Amerikalılıktır vb. “Batılı eleştirmenler” ile ne kastettiğinizi tam olarak anlayamadım, ancak benim takip ettiğim kadarıyla Interstellar’ın “Batı’da”da en az buradaki kadar seveni ve sevmeyeni var. Rotten Tomatoes, Metacritic gibi sitelere bakarsınız puan olarak 100 verenin de 30 verenin de olduğunu görürsünüz. Yani, “ABD’li eleştirmenler bu filmi kötülüyor biz de kötüleyelim” gibi bir durum söz konusu değil, hiçbir filmde olmadığı gibi.IMDB’nin (ki ben film eleştirisi mevzusunda hiç dikkate alınmaması gereken bir site olduğunu düşünüyorum) üst sıralarında da genelde Nolan’ın filmleri yer alıyor. Demek istediğim, dediğiniz gibi “film eleştiri kıstaslarım” olsa en başında Interstellar’ın çok büyük bir hayranı olurdum, filmi yere göğe sığdıramazdım, siz de benim filmi eleştirimi beğenmeyip yorum atmazdınız ve bütün bunlar hiç yaşanmazdı. Ayrıca Kubrick’in “pazarlandığına” dair hisse nereden kapıldığınızı da anlamadım. Bugün, muhafazakar bir Amerikalıya Full Metal Jacket, Paths of Glory izletseniz muhtemelen yönetmenine küfür edecektir. Tabi, kendimizi filmlerindeki hataları görmemeye şartlamamız da bir ihtimal. Fakat, bu “klasik, kült” mertebesinde her şey için geçerlidir. 50 yıl sonra Inception vs. kült kabul edilmeye başlandığında, o zaman çıkacak yeni yönetmenler “bu film sayesinde sinemaya başladım” filan demeye başladıklarında film adeta “vaftiz edilecek”. Sorun 50 yıl sonra değil, günümüzde nerede durduğunda. Yoksa “seyirci anlaşılmadı aslında zamanının çok ötesindeydi” diyerek Galaxy Quest’i de başyapıt ilan edebilirim, Interstellar’ı da.

      2001’le kıyasa gelince… Başkaları da bundan bahsettiği için açıklanılması gereken bir konu bu sanırım. Bir söz vardır, “Bütün felsefe tarihi Platon’a yazılmış bir dipnottur” diye. Ben 2001’le de aşağı yukarı aynı düşünüyorum. Ondan sonra çekilen bütün bilimkurgu filmleri ona yazılan bir dipnottur. O yokmuş gibi yapmak da buna girer. Çünkü o zamanda film yine 2001 tarafından belirlenmiş olur, onun zıddı olarak. Elbette bahsettiğim büyük skalalı “space epic”ler. Yoksa cep telefonu kamerasıyla da BK filmi çekilebilir, bu da 2001’den çok bağımsız olabilir. Tıpkı felsefeyle ilgisi olmayan birinin ara sıra felsefe yapmaya çalışması ve yaptıklarının Platon’la ilgisi olmayacağı gibi. Kısaca, 2001’le kıyasın sebebi “uzay mekiği, astronot, konuşan robotlar” değil, filmin sinemada bırakmış olduğu dev ayak izi. Ki bu hemen hemen her yerde bulunabilir: Bir aşk epiği Kayıp Zamanın İzinde ile, sahnede sadece iki kişinin olduğu olayın olmadığı oyunlar Godot’yu Beklerken’le, “sex, drugs, rock n roll” kafasında şarkı yapan çağdaş rock grupları Guns N’ Roses ile yüzleşmeye, karşılaşmaya mecburdur. 2001 de istisna değildir. Ki, buna ek olarak Nolan’ın Kubrick’e olan hayranlığı da bilinmektedir, daha geçenlerde bir röportajında ilk sinema deneyiminin 2001 olduğunu söylüyordu. Dolayısıyla, bunu şöyle ifade edebiliriz zannediyorum: 2001’den sona çekilen her BK filmi “babayı öldürmeyi”, onun bir şekilde üzerinden geçmeyi amaçlar, çünkü çekilen filmin kodları halihazırda 2001 tarafından belirlenmiştir ve bu durumdan kurtulmak için onunla yüzleşmek şarttır. Bir BK filmi 2001’le karşılaşmadan kendi olamaz. O “dev ayak izi” yokmuş gibi davranmak açıkça korkaklıktır. Zaten Nolan da bunu yapmıyor, o daveti kabul ediyor ve anneyle (seyirciyle) bir olabilmek adına babasını (Kubrick’i) öldürmeye girişiyor. Başarıyor mu? Bence hayır. Ama bu “bence”. Çünkü bana göre bu filmin 2001’le kıyasının ötesinde kendi içinde de çok fazla sorunu var, ancak başkaları için bu sorunlar yok ve onlar bu “cinayeti” başarılı sayabiliyorlar.

      Eleştirinizin ilk kısmında ise, lütfen cehaletime verin, ne ima, iddia ettiğinizi tam olarak anlamadım. Eğer 95% gibi büyük oranlarla konuşuyorsanız, herhalde hakkında tartışılması gereken büyük bir iddia var diye tahmin edebiliyorum. O yüzden o kısmı açmanızı rica etmek durumundayım. Vakit ayırıp yazıyı okuduğunuz (bu, elbette, yorum yapan herkes için geçerli) ve yorumunuz için teşekkürler.

      • Senaryosunu bir Türk yazsaydı, kahramanlar Türk , NASA yerine TÜBİTAK olsaydı aynı lafları eder miydiniz çok merak ettim Yağız bey.

    • fix altına imzamı atabilirim, bu düzen üstüne kurulu bir sektörde sinemaya gönül vermek istemiyorum

  • Sayın Yağız Ay, bu filmin ve bütün uzay temalı bilimkurgu filmlerinin 2001 ile olan ilişkisini
    Oedipus Kompleksi ile ilişkili olarak değerlendirmeniz son derece ufuk açıcı olmuş.

    fakat ben Interstellar filminin ”kul olmak” ile ilişkili olduğunu bilmiyordum. Onu da yeni öğrendim.
    Demek ki Nolan, 2001 filmi kadar Event Horizon filminden de ilham almış bu konuda.
    Başka yorumcuların yorumlarına müdahil olmayı ve onlara cevap mahiyetinde yorumda bulunmayı hiç sevmem ama bu sefer mesele umumi bir içerik taşıdığından birkaç söz söyleme ihtiyacı hissettim.

    herhangi bir filmi ama özellikle de böylesi bir bilimkurgu filmini değerlendirirken, eleştirirken veya hakkında yazılanları okurken, konuyu getirip de böylesine sığ ve bulanık sulara sokan insanlar görmek düşündürücü. Dahası o filmi beğenmeyenlerin ”sol tandanslı”, kemalist veya ”Allahcc”ye karşı zayıf inançlı olduğunu düşünen insanların olduğunu ve maalesef giderek de arttığını görmek hayret ve endişe verici. Hele bir de filmleri ”kul olmayı” kutsayıp kutsamadığına göre değerlendirmek konusu var ki ona söyleyecek sözüm yok. Kendilerini inançlı ve ehl-i iman görüp, kendisi gibi düşünmeyenleri ise inançsız ve batı özentisi şeklinde yargılayanlar skolastik düşüncenin ‘olay ufku’nu geçip 5. boyutun sırrına vakıf mı olmuştur ki bu hakkı kendinde görmektedir. Bunu ülkemizin insan popülasyonunun, birilerinin egemenliğini sürdürmesi uğruna -yani kul olmak adına- son yıllarda aşırı politize edilmesine bağlıyorum. Fakat sizin herşeye rağmen böylesi sorulara dahi bu kadar disiplinli, samimi ve açık şekilde cevap vermeniz bana bu ülke adına az da olsa ümit veriyor ve sitenizi takip etmekte ne kadar haklı olduğumu gösteriyor. Samimiyetle tebrik ve teşekkür ederim.

  • Sn Yağız AY, iki tip batı tarzı pazarlama stratejisi vardır. Bir bileğinin hakkı ile, iki bazı grup ve tarikatlara bağlanarak. Nolan bu gibi tarikat veya cemaatlere bağlandımı bilmiyorum. Lakin kubrick (kendisininde itirazı olmamıştır) masonik uzantılı tarikatlara köle derecesinde hizmet etmiştir. Birde bana göre avrupa veya abd sineması olarak ayırmakta saçma ikiside kapitalist (kapitalist sistem eleştirilerine ayrıca değineceğim ) sistemde yönetilen ülkelerin sineması sonuçta. Birde yıldızlararasın’dayı batıdaki eleştirmenlerin bazıları 100 bazılarıda 30 veriyor diyorsunuz. İşte benim demek istediğimde bu, eğer batıdaki eleştirmenlerin büyük çoğunluğu 100 verseydi sizde eleştiremeyecektiniz.

    Ama ben bu konuların yanından geçerek size asıl cevap vermek istediğim konuya gelmek istiyorum. Yani “sinema eleştirmenlerinin %95” ile ilgili konuyu açmak istiyorum. Evet sinema eleştirmenlerinin ve ülkemizdeki sinemacıların büüyüük çoğunluğu bu toprakların öz benliğinden, inanç sistemlerinden, dini ibadet şeklinden, olayları algılayış biçiminden kısacası yaşantılarından çok ama çok uzak ve ilgisiz. Böyle olunca eleştirmenlerin eleştirileri, sinemacıların eserleri, batılıların tekrarı ve onların ucuz bir taklidi olmaktan öteye gidemiyor. sinemacı ve eleştirmen iki kardeş olduğundan ayrı ayrı değerlendirmeyeceğimi belirtmek istiyorum. Hepimizin bildiği üzere sinema hayatı anlatan bir sanat dalıdır. Peki bu hayatın içinde tesettürlü insanlarımızda yok mu? Neden sinemamıza yansımalarını göremedik. Hayatımızda tecavüzcüler, hırsızlar, esnaflar,papazlar, mini etekli bayanlar, hayat kadınları, lgbt bireyler ve aklınıza gelebilecek herkesimden insan karekterini sinemamızda görürken tesettürlü insanlara neden boykot uygulandı. Yeşil çam köylümüzün çilelerini beyaz perdeye aktarırken bu çilelere rağmen köylülerimizi ayakta tutan inanç sistemi ile hiç ilgilenmedi. Bu bakış açısının oluşma nedeni ise sinemacı ve eleştirmenlerimizin beyninin batı ile o kadar alakalı ve özbenliği satılmış olduğundan, bunları gericilik ve yobazlık olarak görüp sadece sırtlarını dönmeleridir. Kendi toprağına sırtını dönen sinema ve sinemacıda ancak bu kadar ileri gidebilirdi, neticede sinemamız ve eleştirmenlerimizde yerlerinde saymaktan öteye gidemediler.

    Şunuda belirtmek isterim sinemacılarımız ve eleştirmenlerimiz batı tarzı yaşamı benimsemiş olabilirler onları eleştirmem yaşantılarından ötürü değil. Yaşadıkları coğrafyayı tanıyamadıklarından yada tanımak istemediklerinden ötürüdür. Çünkü bir sinemacı ve eleştirmen nasıl yaşarsa yaşasın bulunduğu toplumu tanıyabilmeli, aynı zamanda yaşadığı corafyanın her türlü inanç sistemini gözlemlemeli ve sinemasına aktarmalıdır. Bunun en güzel kanıtı iran sinemasıdır. Bir eleştirmen Platodan, aristotalesten, niceden, hegelden, descartesden vb. bahsediyorsa, farabiden, ,ibni haldünden, imam gazaliden, maturiden, zemahşeriden, biruniden, ibn arabiden vb. bu felsefeci ve düşünürlerindende bahsetmeli, eserlerini okumalı ve bilgi sahibi olmalıdır. Bu gün takip ettiğiniz batı, bu saydığım düşünürlerden bir çok şeyi öğrenmiştir. Size bir anımı anlatmak istiyorum 6 veya 7 yıl önce bennu yıldırımlara bir mail atmıştım. Mail’de tesettürlü bayanların neden dizilerimizde göremediğimizi illa başrol olarak değil, yan rol, veya otobüsteki yolcu olarak dahi neden göremediğimizi sorduğumda bana Ülkemizde işsizlik gibi daha büyük sorunlar olduğu cevap olarak dönmüştü. Bu algı seviyesinden sonra daha mail atmadım kendisine. Halbuki ben bir sorun olarak değil, toplumun yansıması olarak neden yok, diye sormuştum. Anladım, o kadar körler ki ve o kadar toplumdan uzaklardı ki…

    Televizyona çıkan eleştirmenleri dinlediğimde veya internette okuduğumda, filmlerin kapitalist sistemi eleştirip, eleştirmediğine göre değerlendiriyorlar. Sözde kendileri sosyalist ve kapitalizmin karşısındalar. Ama farkedemedikleri sinema zatıali ile kapitalist sistemin en büyük destekleyicisi olduğudur. Avrupa sinemasınıda bundan ayrı tutamayız. Küçük bir örnekle anlatayım. Bir filmde erotizm varsa, film istediği kadar bağımsız olsun, yinede kapitalist sistemin bir ergümanı olan erotizmi barındırdığı için sisteme hizmet etmiş olur. Yani sinemadan kapitalist sistemi ayıramazsınız. Zaten sadece ülkemizdeki eleştirmenlerde bu görüş ve kompleks vucüt bulmuştur.

    Eleştirmenlerimiz ve sinemacılarımız kafalarındaki ideolojilerden kurtulup, toplumun hangi sınıfından olurlarsa olsunlar her sınıfı anlamaya çalışsalar. Bu filmleri kendi inançlarına göre değilde ortak akılla değerlendirseler. Sinemamız, istedikleri ama bir türlü ulaşamadıkları muhasır medeniyetler seviyesine ulaşacaktır.

    Konuyu biraz yaymış olabilirim. Anlatacaklarım daha çok aslında, lakin uzun yazı olunca insan sıkılıyor. Son olarak “Kaspar hauser’ın bana
    ithamlarına “sığ” bir cevap yazmak istiyorum. Nolan, Kara şövalye yükseliyor filminde polisleri öne çıkaran bir son sahne yaptığı için Türkiye’mizdeki eleştirmenlerden bi hayli hakaret yemişti. Çünkü o zaman ülkemizde polislerin iktidarın elinde olduğu inancı vardı. Bu inançla dünyanın öbür ucunda çekilen filmi bile kendi ideolojilerine savaş açılmış ilan ederek akıl dışı eleştiri yapmışlardı.

    • Öncelikle “Türkiye’de tesettürlü insanların sinema ve dizilerde temsili” gibi bir konunun ve onun beraberinde getirdiklerinin Interstellar hakkındaki bir yazının altında tartışmanın çok yersiz olduğunu düşünüyorum. Eğer “açıkça” benim Garp mukallidi bir züppe olduğumu söyleyip filmi bu yüzden beğenmediğimi ve bu 95%’i başarıyla temsil ettiğimi, benim zihniyetimin de bu temsillere karıştığını iddia edersiniz seve seve tartışırım. Ancak, şu durumda bunu yapabilmem mümkün değil.

      Sunduğunuz argümanların çoğu “petitio principii” üzerine kurulu. Yani, kanıtlanmaya ihtiyacı olan başka argümanları alıp kendinizinkiler için delil olarak kullanıyorsunuz. Kubrick’in mason olması sözgelimi, hatta sizin deyiminizle “köle derecesinde hizmet etmesi”. Bunu kanıtlamanın ötesinde, filmlerinin bu yüzden “pazarlandığına” dair sunabileceğiniz en ufak bir kanıt dahi yoktur. Muhtemelen karşı argüman olarak filmlerindeki “masonik sembolleri”, gizemli ölümünü sunacaksınız. Çünkü bunun birkaç filminde gözüken tek gözdür, piramittir vb. dışında başka bir yolla iddia edilmesi pek olası değildir, benim de bir aralar merakla okuduğum tartışmalar hep filmler üzerinden yürümüştür. Ancak, o zaman da size (bana bilmem gerektiğini söylediğiniz) İbni Arabi’nin metin okunuşuna dair düşünceleriyle geri dönüş yapmak zorunda kalırım: Bir filmin dışında bir şey yoktur. Sadece imgeler vardır. O imgeler, gizli bir tarikatı da imleyebilirler, çikolatalı pastayı da. Sonsuz ihtimal vardır, bu yüzden de hiçbir gerçekliği yoktur. Zira, filmlerin arkasında bir “gerçek” yoktur.

      Masonların ve benzeri örgütlerin film pazarladığına dair iddianız, bana bazı insanların siyaset bilimcilere, ekonomistlere gidip “dünyayı yöneten 7 aile var” demelerini andırıyor. İkisinin de bence ortak noktası kapitalizmin ne olduğu hakkında en ufak bir fikirlerinin bile olması. İkisinde de başındaki 3-5 kişiye hizmet eden koca, pis bir makine gibi tasvir ediliyor. Elbette yanıldıkları yer kapitalistin üç beş para babası değil, sokaktan geçen ve elindeki bir doları nasıl harcayacağı hakkında kafa yoran sıradan adam olduğudur. Başka türlü alım-satım olamazdı yoksa. Dolayısıyla kapitalizmin “pazarlayacağı” bir şey Rothschild’dı, Rockefeller’dı bunlar tarafından belirlenmez, teker teker her bireyin, individual’in süzülmüş ideolojidir pazarlanan. Bu da Interstellar’da -Kubrick filmlerinin aksine- daha önce de değindiğim noktalarla kendini çok güzel gösterir. En basiti filmin tamamen “kaşif ruhunu” yeniden keşfetmek üzerine kurulu olması ve aynı ruhun tam da Amerika’nın kurulmasının sebebi olmasıdır. Kubrick filmlerinde görebileceğiniz tek gözden, üçgenden filan çok daha inandırıcı ve etkili bir pazarlama yöntemi bence.

      Kapitalizmin nasıl işlediğine ilişkin başka sorunlarda var yorumunuzda, örneğin çabucak bitirmişsiniz Avrupa ve Amerika sineması arasındaki ayrımını “ikisi de kapitalist” diyerek. Fakat sormak durumundayım, Amerika ve Avrupa’daki kapitalizm arasında (yani serbest pazarın işleyişi, sermayenin dolaşım biçimleri vb.) hiç mi fark yok da ikisini aynı kefeye koyuyorsunuz? Elbette, ekonomiye az ilgi duyan herkesin de size söyleyebileceği gibi ikisinin arasında benzerlik olduğu kadar fark da vardır. (Biri feodalizmden türemiştir, öbürü “kendinde” kapitalist olarak doğmuştur, birinde koca bir refah devleti vardır, öbüründe buna zar zor geçilmiştir, biri sağlık ve eğitim hizmetlerini hak olarak görür, öbürü ayrıcalık vb.) Bu farklar da doğal olarak sinemalarının karakterlerine işlemiştir. Erotizmin kapitalizmle ilişkisine dair argümanınız ise safsatadan ibaret, bağımsız filmlere dair verdiğiniz örnek de oldukça sıkıntılı. Çünkü bağımsız film asıl kapitalist filmdir. Tamamen kendini finanse eden ve pazarlayandır, sermayesini nasıl kullanacağını bilendir. Dolayısıyla erotik olmasına gerek yoktur, sinema zaten kapitalizmin bize tanıdığı özgürlüklerden ve zevklerden biridir. Bunun tadının çıkarılması kanısındayım. Kapitalizmi kapkara görmek ve bulaştığı her şeye karşı tavır almak yaşamayı reddetmektir.

      Sadece ülkemize özgü de değildir ikisini ayırma çabası yabancı, kendini sol-liberal olarak tanımlayan mecmualarda da (Cahiers du Cinema, The Guardian, Le Monde ilk aklıma gelenler) rahatlıkla görülebilir. Bu yüzyıldır insanların uğraştığı bir problemdir. Anti-kapitalist düşünürler kitaplarını büyük yayınevlerinden yayımlarlar, sistem karşıtı müzik grupları albümlerini devasa müzik şirketlerinden çıkarırlar vb. Sistemin dağıtım imkanlarını kullanarak daha fazla kişinin “kafasına girebilirler” böylece. Eleştirmenler (en azından kendi adıma konuşuyorum) kapitalizmle sinemanın ilişkisinin gayet farkındadır bundan dolayı. Zaten günümüzde bir ideoloji, solcu veya sağcı veya Jedi veya her neyse olmak bu şekilde işlemektedir: Ne yaptığımı gayet iyi bilirim ama gene de onu yapmaya devam ederim. Bahsettiğiniz “kapitalistle işim olmaz, ben her şeyiyle ondan arınacağım” tavrı 200 öncesinde filan kalmıştır,Türkiye’ye de 50 yıl önce gelmiş fakat zamanın ilerlemesi sonucunda ortadan kalkmıştır. Bu yüzden çağdaş filozofların çoğu günümüzün hakim ideolojisinin siniklik olduğunu söylerler. Tabi, erotizm ve kapitalizm arasındaki ile ne kadar ilişkilidir bu, onu bilemeyeceğim.

      Eleştirmen kafasındaki ideolojiden kurtulamaz. Çünkü insan kafasındaki ideolojiden kurtulamaz. Ondan kaçmaya, kurtulmaya çalıştığı anda fark edeceği şey dibine kadar ideolojiye batmış olduğudur. Eleştirmen tarafsız olamaz, der Walter Benjamin, tarafsız kişi susmalıdır: “Uğruna mücadele verilen nesne yeterince değerliyse, “nesnellik” taraf olma ruhuna daima kurban edilmelidir.”

      Son olarak The Dark Knight Rises filminde polis övgüsü sadece Türkiye’de dünyanın çeşitli yerlerindeki eleştirmenler tarafından da eleştirilmiştir. Hemen söyleyeyim ben de eleştiririm filmin bu noktasını. Fakat polislerin o zaman iktidarın elinde olduğu inancı yoktu (Temmuz 2012’den Haziran 2013’e bir hayli zaman var), ancak eleştirenler polis kavramından devletin bir aygıtı olarak halihazırda rahatsız olduklarından ve diyelim ki prensip olarak devlet karşıtı kişiler olduklarından da eleştirmiş olabilirler. Nitekim, farklı ülkelerden eleştirmenlerle bu noktada kesişirler. Çünkü devlet her yerde devlettir. Şahsen ben de bu polis övgüsünü tutarsız bulurum. Zira film açıkça Occupy’a karşı serbest piyasanın yanındadır. Piyasanın yanında olmak da özünde devlet karşıtı bir tutum gerektirir. Hal böyleyken devletin bir aygıtı öne çıkarılınca tutarsızlık oluşur ve film eleştirilir. Bunun “akıl dışı” olduğunu da düşünmüyorum dolayısıyla.

  • Bazı filmleri sadece anlamak değil hissetmek de gerekir. Tüm bilgisini kusmak isterken detaylara boğulup ana konuyu kaçıran aşırı heyecanlı Sinema 2. sınıf öğrencisi gibi yazmışsınız. üzülüyorum çünkü insan Fatih Özgüven’den daha iyi eleştirmenlere özlem duyuyor. ama yok işte yok.
    obskürantist dediniz beni bitirdiniz:)

  • öncelikle interstellar’ın kötü bir film olduğunu düşünüyorum. bunun yanında eleştirinize birkaç yorum yapmak da isterim:

    şöyle birşey yazmışsınız:

    “…Bu sahnelerin karşısındakine hiç düşünme şansı vermemesinin ötesinde iyi bir yanının bunların oldukça materyalist sahneler olduğu söylenebilir.”

    bence bu sahnelerin sorunu izleyiciye fazla düşünme şansı verip vermemesi değil. bu şansı verip vermemesi tamamen yönetmenin tercihidir. ama seçiminden sonra bunu nasıl icra ettiği de önemli. bence nolan’dan 2001’deki kubrick yaklaşımını beklemek de yanlış olur (bu ara kubrick sevmem), hikayenin öne çıktığı, twistli, merak uyandıran filmler çekmeyi seven birinden 2001 obskurantizmi beklemek tamamen gereksiz. nolan tipi sinemada bazı şeylerin kesinlikle açıklanması lazım. obskurantizm çok yanlış bir seçim olurdu nolan için.

    nolan’ın sorunu başka.

    nolan, filminin herhangi bir sahnesinde havada kalacak noktaları bazen yine o sahnede (veya hemen öncesinde) karakterin ağızından çıkacak iki-üç cümleyle açıklar. 5. boyutta olan budur. içinde bulundukları durumun tars tarafından hemen anlaşılması ve coop’a (ve dolayısıyla izleyiciye) anlatılması kötü bir açıklama yöntemi. mesela buna benzer bir olay batman the dark knight’ta vardı. batman joker’in rehineleri tuttuğu binaya baskın yapacaktır. daha öncesinde bir sahnede wayne alfred’e telekomünikasyon ihalesine girdiklerini söyler. bu kısım birkaç saniye sürer ve bu sahnenin amacı batman’in baskında kullanacağı 3d harita teknolojisini nasıl kullanabileceğini açıklamaktır. ve filmde pek bir eğreti durmuştur, SANKİ filmde plothole olmasın diye nolan bu sahneyi sonradan çekmiştir.

    tabi bütün şehirdeki cep telefonlarının bu teknolojinin kullanılmasına ne kadar uygun olduğunu açıklama gereği duymaz nolan, onu da tahmin etsin artık seyirci der. tahmin deriz ama tatmin olur muyuz? nolan filmlerine kullandığı fantastik-yarı bilimsel öğeleri hep dallandırıp budaklandırır ve seyirciden her şeyi filmde bahsedilen bu fantastik-yarı bilimsel öğeleri eğip bükerek açıklamasını ister ama bu açıklamalar ne kadar bilimsel olur. onu geçtim FİLMİN MANTIK ÇERÇEVESİ içerisinde bile ne kadar mantıklı olur??

    buradan hemen 5. boyut sahnesine dönelim. tars burada coop’a içinde bulundukları boyutta zaman mekan kavramının olmadığı ile ilgili bir şeyler söyler (şu an kelimesi kelimesine hatırlamam mümkün değil). çoğu kişi bu sahneyi burada söylenenlerle açıklamaya çalışıyor ama sorun şu: bu sahnede (sizin de eleştirdiğiniz) doğrudan ve çabucak verilmiş açıklama içinde bulunulan durumu ne kadar açıklar. başka bir deyişle:

    (((((SPOILER)))))

    5. boyutta zaman kavramının olmaması, coop’un küpvari mekanlardan oluşan ve her küp içinde kızının odasında 20 küsür sene öncesinde yaşanmış olayları görüp bu anlarla saçma sapan bir biçimde iletişime geçmesini NASIL açıklar????

    nolan NERD’lerine göre açıklıyor.

    (((((SPOILER)))))

    yani yazınızdan alıntı yaptığım kısımdaki açıklama (hani seyirciye düşünme imkanı vermeyen açıklama) aslında bir açıklama bile değil, ama filmdeki tüm saçmalıkların bununla açıklanabileceğini söylüyor nolan fanları ve daha kötüsü nolan sineması artık malesef bunun üzerine kurulu.

    • Filmde konu işleniş vs. diğer türlü şeylerin dışında bilimsel yönünün eleştirilmesi doğru değil bence. Bu bir belgesel değil ve bilim kısmı açıklanabilecek en kolay ve basit şekilde açıklanmış gibi.Sonuç olarak kütleçekim, kara delikler bugün hala teoriden öteye gidemiyor ve haklarında pek birşey bilinmiyor.Günümüzde bu konuda uzman olan kişi de filmin danışmanı ve yapımcısı olan Kip Thorne. Nolan’ ın da onun danışmanlığında bu konuları en basit ve olabilidğince doğru şekilde filme aktardığını görüyoruz. En azından fizikçilerin ve astrofizikçilerin çoğunun görüşü bu şekilde.

  • Öncelikle bu filmin genel itibariyle güzel bir film olduğunu ve bilhassa 13-20 yaş arasındaki kişilerin
    ciddi anlamda ufkunu açacağını söyleyebilirim. en azından birçoğu interneti açıp filmde gördüklerinin
    ne anlama geldiğini araştıracaktır. Fakat filmi yeni izlemiş bir kişi olarak hakkında söylemek istediğim,
    daha doğrusu sormak istediğim bazı şeyler var. bunları maddeler halinde yazmaya çalışacağım.
    bu sorulara cevap verenlere de şimdiden teşekkür ederim.

    – Filmin en başlarında sovyetlerin çöküşü ile Apollo projesi arsındaki ilişkiye değinen sahneler ne amaçla yapılmıştır ? bana bunlar biraz tuhaf geldi açıkçası. Aya iniş projesinin sahtekarlık olduğuyla ilgili komplo teorisinin bu filmle ne alakası vardır? Sonradan rusya bu işlerden çekildi ve dünyanın kurtuluşu yine bize mi kaldı denilmektedir ? Hadi Rusya çekildi diyelim; avrupa, çin, japonya ve hatta filmde de teknolojisine göndermede bulunulan hindistan gibi ülkelerin bu durumda ne yaptığına neden hiç değinilmemiştir? Doğrusu bu tek yanlılık ve dünyayı sadece abd den ibaret görmeleri filmin ciddiyetine ters gibime geliyor.

    – Saturn yakınlarındaki solucan deliği-whormhole sadece amerikan uzay araştırmacıları ve nasa çalışanları tarafından mı tespit edilmiştir ? bu konuda -Contact filminde olduğu gibi- en azından çin, rusya ve japonyanın da içinde olduğu bir bilimsel konsorsiyum tarafından ortaklaşa çalışmak yerine neden sadece abd bu işi kendi başına yapmaktadır? Yoksa söz konusu gelecekte abd dışında bu işi yürütebilecek hiç kimse olmayacak, diğer ülkelerin hali duman şeklinde bir abd propagandası mı yapılmaktadır?

    – kara delik içindeyken Cooper dünyadaki kızına nasıl mesaj iletebildi ? benim açıklamam şu ama emin değilim: tüm uzay zaman yani gravity meselesi, uzaylı varlıklar (filmde sık sık ‘they’ diye söylenen) tarafından tek bir mekanda toplanarak (singularity-tekillik hali) Cooper için teseract içerisinde yani 5. boyutta modellendi. Bu model sayesinde Cooper kızının odası ve kitaplığı ile ilgili sınırsız sayıda zaman aralığına tanık olma ve bir şekilde müdahale etme imkanı buldu. Fakat burada bir zaman paradoksu yok mu? yani terminator filmindeki gibi? Cooper daha uzay yolculuğuna çıkmadan, kızı babasından gelen ‘Stay’ mesajını nasıl aldı?

    – Cooper dünyadaki en ileri -yani Prof. Brand gibi- fizikçilerin çözemediği uzay-zaman-gravity denklemini kara deliğin içinde geçirdiği süre boyunca nasıl çözüp, bunları kızına verdiği saat aracılığıyla kodlara dönüştürdü? Bu filmin sözümona bilimsel mantığına göre, büyü ve falcılıkla uğraşanlar yakında bu filmi delil göstererek köşeyi dönmezler mi :)

    – yeni keşfedilen yıldız sistemindeki gezegenlerden birinde bekleyişte olan (Matt Damon tarafından
    canlandırılan) Dr. Mann karakteri kurtulamayacağını bile bile neden hem kendisini hem de tüm kurtuluş misyonunu sabote edecek kadar aptalca davranmaktadır? Böylesine ciddi bir durumu sadece yaşam içgüdüsüne bağlayıp geçmişler sanki.

    – Cooper hem kendisini hem de TARS isimli robotu kara deliğin içine gönderdikten sonra geride kalan tek mürettebat olan Amelia Brad (yani Anne Hathaway) nasıl geri dönüp her ikisini de oradan çıkarmıştır? Yoksa o kara deliğin olay ufkuna azıcık ucundan girip, 5.boyuta geçerek, kızına dünyayı kurtaracak mesajlar gönderebilmesine yetecek kadar mı orada kalmıştır? O karadelikten geçince girdiği 5. boyutta kimlerden nasıl bir bilgi aldı ki, 40 yılda çözülemeyen denklemleri kızı çözüp bilimde sıçrama yaptılar? Üstelik dünyanın dışında üzerinde beyzbol bile oynanabilen bir uzay üssü kurulup, bir de içine müze olarak çiftlik evi yapıldı? Bütün bunlar yine amerikan kırsal yaşamına ve abd kültürüne açıktan göz kırpma ve hatta bir tür propaganda. Hal böyle iken bu filmi 2001 ile kıyaslamak isteyen Nolan hayranları var.

    – Kısacası bu filmde karadelik dediğimiz olay sadece, bir babanın artık çok uzakta hatta geçmişte kalan kızına 5. boyuta ulaşarak, kozmik yoldan mesaj göndermesi için bir alet işlevi görmektedir. yani karadeliklerin aslında böyle bir nitelik taşıdığı şu anda hiç bilinmese bile tam bir sır kapısı fantezisine indirgenmiş ve bilimkurgu konseptiyle bize sunulmuştur. karadelik değil kozmik telefon sanki mübarek :)

    – Hepsi bir tarafa son olarak dikkatimi çeken diğer bir konu da, Cooper kurtulduğunu öğrendikten sonra kızının yanına gidip onunla vedalaşırken neden bir kez olsun oğlunu sormamıştır? Oğlu da öz evladı değil midir, yoksa Cooper nasıl olsa o da bir şekilde ölmüştür diye mi düşünmüştür?

  • Ben filmden anladığım kadarıyla sorularına cevap vermeye çalışayım.

    1.Aya çıkışın sahtekarlık olarak gösterilmesinin nedeni, hükümetin uzaya değil kendi yaşadığımız yere bakmalıyız mesajı. Konuşmada da geçtiği üzere, 20. yy da uzay için çok ve gereksiz para harcandı ama aslında biz Dünyaya bakmalıydık ve burayı iyileştirmeye çalışmalıydık bilinci olduğu için uzay ile ilgili gelişmeler yalanlanmış ve üstü örtülmeye çalışılmış.

    2.Filmde belirtildiği üzere devletler mekanik bilimler ve özellikle uzay ile ilgili araştırmaları sonlandırıyorlar ve bütçe ayırmıyorlar. NASA ise bu araştırmaları kendi bütçesiyle ve ABD den gizli bir şekilde yapıyor. Belki başka ülkelerde de böyle gizli yürütülen organizasyonlar vardır ama başarıya ulaşmamış demeye istenmiş biraz.

    3.Cooper karadelikte 5. boyutta gösteriliyor. Biz şu an 3 boyutu algılayabiliyoruz yani bulunduğumuz yerden ileri-geri, aşağı-yukarı gidebiliriz konum olarak. Bu 3 boyuttur. 5. boyutta ulaşılırsa ise 4 boyutta dilenildiği gibi hareket edilebileceği söylenir. Yani biz konum olarak ileri-geri, aşağı-yukarı hareket edebiliyorken 4. boyut zamanda da ileri geri gidebileceğimiz düşünülür. Filmde bilim dışı olan şey ise sevgiyi de bir fiziksel kuvvet olarak göstermişler ve karadelikte bu bağı onun sayesinde kuruyor Cooper. Bu da bilimin kurgu tarafı.

    4.Denklemi Cooper çözmüyor. TARS dan aldığı bilgileri kızına yolluyor sadece. Filmde hem Murph’ un hem de Romilly’ nin bahsettiği bir şey var. Denklem çözülebilir ama karadeliğin içini, olay ufkunu görebilmek lazım. TARS’ın rangerla karadeliğin içine bırakılmasının nedeni de o. Karadelikten alacağı bilgileri dışarı iletebilme ihtimalinin olması v bu bilgilerle denklemin çözülebilecek olması.

    5. Bu karakterin psikolojisiyle ilgili bir şey. Benim hissetiklerimi hissetmedin, insan yüzü görmemek çok zor gibi açıklama yapılmaya çalışılmış. İnsan böyle büyük bir görevi yanlış yola sürükleyebilecek kadar bencil midir bilemiyorum. Belkide öyledir.

    6.Cooper’ la TARS’ı çıkaran kişi Brand değil. Görelilik kuramına göre onların orada birkaç saat geçirmesi Dünyada yıllara denk geliyor. Bu sürede önceden belirttiğim gibi denklem çözülüyor insanlık bilim konusunda ilerliyor uzaya açılıyor koloni kuruluyor ve bu kadar zamanda Cooper için bir iki saat geçiyor. Tam saat yıl farkını söylüyordu filmde ama net olarak hatırlamıyorum şu an.

    Kendimce, anladığım kadarıyla anlatmaya çalıştım. Umarım tatmin edici cevaplar verebilmişimdir…

  • ValTi’ye verdiği cevaplar için teşekkür ederim. Özellikle 1, 4 ve 6. maddede verdiğin cevapları film hakkında sonradan detaylı bir okuma yapınca daha iyi anladım. ilk bakışta bazı detaylar gözden kaçabiliyor. Fakat yine de böylesine riskli ve önemli bir işin yalnızca abd destekli yapıldığının gösterilmesi ve neredeyse her hollywood yapımı bilimkurgu filminde kullanılan bir klişe olan mürettebatta bir tane de afro-amerikan olması ile durumun geçiştirilmesi, bu filmin ciddiyetine biraz gölge düşürmüş bence. neyse bunu geçelim.

    Elbette 5. boyutun görselleştirildiği ve teserract içinde geçen sahnelerde bilimsellik sınırları aşırı derecede zorlanarak biraz fantezi alemine de girilmiş. Biraz daha düşününce bu da makul görebileceğimiz bir şey. Fakat benim yine de içime sinmeyen bir nokta var. Carl Sagan’ın Cosmos belgeselinde şöyle bir 4. boyut anlatımı vardı:

    http://www.youtube.com/watch?v=s1bE22kCm18

    Buna göre ilk bakışta Cooper’ın 5. boyut ile tıpkı Carl Sagan’ın bahsettiği gibi bir ilişki içine girdiği düşünülebilir. Fakat esas kritik nokta şu; 5. boyuttan bir şey sizinle temasa girdiği anda o sizin için 4. boyut oluverir. Size iner yani. Fakat siz 4. boyutu yaşayıp ona müdahale edecek kadar temasa geçerseniz (kitapları yerinden oynatmak, yelkovan ile mesaj vermek) sizin de hal değiştirip o boyutla hemhal olmanız gerekir. Bundan sonra yeniden kendi boyutunuza dönüp hayatınıza aynen devam etmeniz imkansız. Fakat bu durumun da en azından teorik olarak bir izahı olduğunu iddia edenler var. İşin bu kısmı oldukça karmaşık ya da belki ben tam anlayamadım. Yakın bir zamanda kolay kolay pratik bir karşılığını da göremeyeceğiz. Ama bu konuda Doç. Dr. Kerem Cankoçak’ın görüşlerine dayanan çok detaylı bir açıklama şu adreste görülebilir:

    http://delikasap.com/yazi/muzik-otesi/yildizlararasi-filminin-bilimsel-arkaplani/3046

    Sonuçta Cooper ve TARS’ın tek parça halinde karadelikten kurtulmasının teorik olarak mümkün olduğu söyleniyor. Bununla ilgili çeşitli singularity yani tekillik kuramları var. Fakat sonuç olarak filmde Cooper’ı karadelikten tek parça halinde ve sağlıklı bir şekilde nasıl çıkardıkları gösterilmiyor, sadece çıktıktan sonra dünya zamanı ile 124 yaşına geldiği söyleniyor. Olsun bu da bilim-kurgunun bir cilvesi diyenler olabilir. Ama Kip Thorne’un dediğine göre buzdan bulutlar hariç filmdeki her şey bilime uygunmuş. Fizik hocası da okey vermiş yani bu kurtuluş işine.

    Sevgi duygusunun adeta bir fiziksel kuvvet gibi gösterilip, bunun da filmin bilimkurgu yönünün içini oyduğu yorumu ilk bakışta haklı görünse de, bana göre burada söylenmek istenen şey biraz daha farklı: sadece verilerle desteklenen salt bir mantığın da insan tarafından manipüle edilip kararlarımızı etkileyerek, seçimlerimizi rasyonelleştirmek yerine aslında daha da kısıtladığı ve en doğru kararı vermemizi engelleyebildiği savunuluyor. Yani Descartesçı mantıkla söylenegelen ”algılarımız yanılabilir ama aklımız yanılmaz” düşüncesini, verileri insan gönderiyor ve yorumluyorsa (Dr. Mann gibi) aklımız da yanılabilir şeklinde güncelliyor bu film. Elbette bunu çok dahiyane olmayan bir şekilde, klişe bir sevgi edebiyatı ile biraz hafifleterek söylüyor. Sanki Nolan, filminin hitap ettiği yaş sınırını olabildiğince aşağı çekmeye çalışıyor. Bu da filmi Nolan filmine değil Spielberg filmine çeviriyor.

    Bence Nolan, sevginin verdiği motivasyon ve aile bağları yan öyküsüyle (ki bunu daha önceki filmlerinde de yapmıştı aslında), bu aşırı derecede ciddi ve bir o kadar da karanlık olan hikayeyi biraz olsun izlenebilir ve anlaşılabilir kılmak istemiş. ‘İnsancıl’ bir evren kurarak filmini evcilleştirmiş, bilimsel ve görsel ukalalıktan kurtarmaya çalışmış. Yani 2001 filminin yaptığı gibi derin bir sembolizm ve soğuk bir obskürantizm yapmak yerine, filmin teorik ve karanlık olay örgüsünü, bilindik bir duygusal zemine taşımayı seçmiş. Eleştiriler gösteriyor ki, bu da bir takım tutarsızlık ve paradokslara neden olmuş.
    Velhasıl yönetmen daha önceki filmlerinde de görüldüğü üzere (neredeyse her zaman bir erkek olan!) esas kahramanının ölmesine izin vermiyor. Filmlerinde başarısızlık, hayal kırıklığı ve trajedi barındırmak ve insanlara karamsarlık pompalamak istemiyor. Bu yüzden de tipik amerikan rüyasını çağrıştıran stereotype karakterlerle karşımıza çıkıyor. Onun tümüyle bilimsel gerçeklere dayanan, hiç ideolojik veya muhafazakar bir çağrışıma izin vermeyen bir film çekmesini beklemek hayalcilik olur. Özellikle de bu günden sonra. Nolan’da sevgi dolu yürekler sonunda başarılı olur, kahramanlar kurtulur, mutlu sonlar içimizi yumuşatır :) Frank Capra’dan Spielberg’e ve Nolan’a dek abd eksenli sinema maalesef budur.

    Belki de Nolan yaptığı filmin 2001 gibi bugün anlaşılmayıp yarın efsane olmasını değil, Spielbergci bir tercih yaparak, filminin daha bugünden muhataplarına ulaşmasını istemiş. Böyle olunca da ortaya fena halde eklektik bir film çıkmış. Aslında Robert Zemeckis bu ortalamayı yıllar önce Contact filmi ile gayet güzel tutturmuştu. Bu sefer onun çok daha ötesinde bir eser bekleyenler biraz sükut-u hayale uğradılar.
    Ama tüm eksik ve fazlalıklarına rağmen bu film, hepimize yaşattığı (Kip Thorne destekli) son derece yenilikçi uzay ve zaman yolculuğu deneyimiyle, boyutlar arası iletişimi görselleştirilmesiyle ve (her ne kadar amerikan ideolojisinden etkilense de) keşif ruhunu teşvik etmesiyle sinema tarihinde güzel bir örnek olarak kalacak. Yapımcısının ve senaristinin hedefi neydi bilemem ama, eğer sinemadan çıktığımızda ”banker Nolan bu sefer iyice sıçıp sıvamış” demek yerine, bundan daha iyi bir film nasıl olabilirdi diye düşünerek, gördüklerimizin gerçekliğine dair kafa yorup, araştırma yapıp, birşeyler hayal ediyorsak bence doğru bir yoldayız demektir. Yani yolculuğa çıkan ve bize mesaj veren sadece bu filmi çekenler (‘they’) değil, bizzat biziz.

    Yağız Ay’ın geçenlerde bir yazısının başında yaptığı Yusuf Atılgan alıntısıyla bitirmek istiyorum:

    “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar”

    İşte bu filmi izleyen biz ‘sinemadan çıkmış insanlar’ da aslında ‘Yıldızlarası’nda kendi iç yolculuğumuzu yapıyor ve kendi geleceğimizin geçmişine konuşuyoruz. Kim bilir böyle 5.boyuttan filmler izleye izleye belki biz de ileride büyük işler yapabiliriz, hatta belki şirinleri bile görebiliriz :)

  • gerçekçi olması için dünya kadar para harcanan, bilimsel olması için Kip Thorne gibi bir teorik fizikçiyle birlikte hakkında yıllarca kafa patlatılan, duygusal olması için hikayenin her yerine ve neredeyse her sahne arasına sürekli bir baba-kız etkileşimi yerleştirilen ve sürekli olarak sanki tüm zamanların en bilimsel bilim-kurgu filmiymiş gibi yere göğe sığdırılamayan Interstellar filmi, ne entellektüel, ne estetik, ne de duygusal anlamda bir WALL-E kadar nitelikli değil maalesef. (Şunu da belirteyim, WALL-E filmi animasyon olsa da Interstellar’dan daha pahalıya mal olmuştur ama sonuç mükemmeldir). Bunu en sevdiği tür bilim-kurgu olan ve bu tür içinde de en çok uzay temalı filmleri seven biri olarak tüm samimiyetimle söylüyorum. Ben de bu filmi büyük bir merak ve heyecanla IMAX formatında seyrettim. Fakat bir filmin falanca formatta seyredilmesi onun derinliğini ve kalitesini anlamamızı etkiler düşüncesi son derece aptalca bir düşüncedir. Kubrick’in 2001 filmini yıllar önce ilk defa 17” ekranda ve vcd formatında izleyip o filme aşık olmuş birisi olarak söylüyorum bunu. Dolayısıyla Interstellar filminin IMAX gibi bir formatta pazarlanıp bunun da bu filmi sanki yukarı taşıyacakmış gibi sunulması sinemaseverleri enayi yerine koymaktan başka bir şey değildir. Eğer hem anglosakson hem de angloamerikan sermayenin arkasında olduğu Christophar Nolan değil de asyalı veya avrupalı herhangi bir sinemacı aynı filmi çekseydi IMDb puanı bile daha düşük olurdu. Sonuç olarak Interstellar, bundan uzun yıllar sonra çocuklarımıza büyük bir gururla ‘ben bunu ilk çıktığında seyretme şansı yakalamış efsane nesildenim’ diyebileceğimiz nitelikte bir film olamamıştır maalesef. Sebeplerini buraya tek tek yazmaya lüzum yok, her yerde tonlarca yazı var bu konuda. Bu filmin bilim-kurguya katkısı ise Kip Thorne’un birlikte çalıştığı özel efekt takımının tasarladığı solucan deliği ve Gargantua adlı karadelik görsellerinden ibarettir. Önümüzdeki yıllarda da yine böyle bilimsel öngörülerde bulunacak onlarca film izleyeceğiz. Fakat bu filmin sinema tarihindeki yeri Close Encounters veya Contact filmlerinin ilerisinde olmayacak.

  • sevgiler saygılar…

    öncelikle filmi izlemiş bulunduğum için eleştiri değil de yorum yapma ihtiyacı duydum. şunu belirtmek isterim ki; sayısız film izlemek çok iyi bir izleyici olduğumuz anlamına gelmiyor. evet film müzik kitap vs bunlar her ne kadar görsel duygusal maddi manevi zevk meselesi olsa da illaki insana bişeyler katması taraftarıyım. yalnız eleştiri dediğimiz zaman ülkemizde benim kanımca yanlış anlaşılan bişey var ki o da ”olumsuz” yönde yapılması gerektiği. bi bakıyoruz adamlar öyle eleştiri yapmışlar ki hiç izlemeyen birisi filmi ömrü boyunca bir daha da izlemek istemiyor. izlenilmesi gereken bir film olsa bile onu daha önce izlediği filmlerin gölgesinde etkisinde kalarak eleştiriyor ve filmi yerin dibine sokuyor. sen öncelikle kıyaslama, özgün bir şekilde filmi her anlamda eleştir sonra başka yerlerle kıyaslarsın.bu daha iyi şunun şurası bundan çok daha mantıklı. eğer insan iki üç beş gün bir filmin etkisinde kalmışsa kalabilmişse ve bu insanların sayısı öyle üç beş kişi değilse senin yaptığın eleştiri çamur atmak gibi gözüküyor her ne kadar mantıklı yapmış olsan da. demem o ki yapmadan önce daha çok eleştiri okumak lazım. bir de filmi izlemeden yapanlar onlara bişey demiyorum. sevgi ve saygı ile…

  • Baştan aşağı klişelerle dolu, fazlasıyla amerikancı bir yandan da barış ve sevgiden dem vurma paradoksuna düşen, sıradan bir hollywood bilim-kurgu filmi. İlk yarısı idare ederdi, fakat ikinci yarısında uyumamak ve filme odaklanabilmek için ekstra çaba sarfetmek zorunda kaldım. 5 dakkada bir ağlak bir müzik eşliğinde ya biri zırlıyor, ya da sevginin gücü konulu vıcık nutuklar dinliyoruz. Hatta filmin 7 8 dakikalık bir bölümünde hakikaten kendimi gerçek kesit izliyor gibi hissettim. Bu filmin adını 2001 space odyssey gibi kült bir başyapıtla aynı cümle içinde anmak ise akıl sır erdiremediğim bir durum. Aynı şekilde space odyssey İZLEYEBİLMİŞ ve BEĞENEBİLMİŞ bir dimağın bu filmi beğenmesine ise hiç aklım ermiyor.Kubric’in kemiklerini sezlatmayalım lütfen.

  • Acıkcası filmi izlerken daha kısa bi film izleme açlığı çektim, evet belki de saatler alıcak bi konu var ortada ama filmin yarıdan fazlasını aralıksız uzay boşluğunda izlemek mağarada çekilen bir korku filmi izlediğimi hissettirdi bana, öte yandan babayla kızı arasındaki aile ilişkileri bence kötü değildi, alışmadıgımız karakterlerdi belki de, o yüzden yadırgandı. Nolan bi tık hayal kırıklığı olusturdu ama sadece bi tık, o da nazar boncuğun olsun dahi adam. Vee bir de beşinci boyuttakiler bizi kurtardı gibi bir bi cümle duydum 5.boyut olayını biraz komik buldum ama şöyle bişey var, yakalayamadığımız boyut 5. boyut. O boyut daha ziyade metafiizkse Nolan napsın, dimi ama ? :) Biraz arastırarak birazda daha fazla düşünerek eleştirmeye davet ediyorum sizi

  • izlediğim en iyi filmlerden biriydi diyebilirim. eleştirilerin hiçbirine katılmıyorum. bence bir başyapıt. filmden başından sonuna kadar diyaloglar herşey harikaydı. biraz fazla uzun olmuş ama bazı yerleri sıkıcıydı. daha kısa olabilirdi. yine de kesinlikle izlenmesi gereken bir film. müzikler müthişti. insanlığın içine düştüğü çaresizliği müthiş bi şekilde anlatıyor

  • izlediğim en iyi filmlerden biriydi diyebilirim. eleştirilerin hiçbirine katılmıyorum. bence bir başyapıt. filmden başından sonuna kadar diyaloglar herşey harikaydı. biraz fazla uzun olmuş ama bazı yerleri sıkıcıydı. daha kısa olabilirdi. yine de kesinlikle izlenmesi gereken bir film. müzikler müthişti. insanlığın içine düştüğü çaresizliği müthiş bi şekilde anlatıyor. bi babanın kızını ve tüm insanlığı kurtarabilmesi çin ne gibi fedakarlıklar yapabileceğini gösteriyor. ve sonunda insanlığı kurtarıyor da. maccouneghy oyunculuğu müthişti. zaten işin içinde c. nolan varsa başka söze gerek yok izleyin derim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir