Kadın ve Yasak Meyve: Sib (Elma)

İşsiz bir baba ve kör bir anne, 11 yaşındaki ikiz çocukları Zehra ve Masume’yi evde kapalı tutuyorlar. Bu çocuklar hayatları boyunca dışarıya hiç çıkmamış, insan yüzü görmemiş, sokakta oynamamışlar. Ailenin komşuları ise bir yerden sonra bu duruma el atmak gerektiğini düşünüp Sosyal Güvenlik’i çağırıyorlar ve böylece ailenin durumu duyuluyor, haberlere konu oluyor. Bu bahsettiğim, Sib’in olay örgüsü değil yalnızca; gerçeğin ta kendisi. Samira Makhmalbaf, “hem belgesel hem kurgu” diye nitelendirdiği bu filmini, haberi görmesinden dört gün sonra hikâyenin gerçek karakterleri ile çekmeye başlıyor.

Filmin açılışında neredeyse çürümekte olan ama bir yandan da hayata tutunmaya çalışan bir çiçek görüyoruz. Evde hapis olan kız çocuklarından biri bu çiçeği sulamaya çalışıyor; ama önündeki parmaklıklardan ötürü bu işlemi doğru düzgün yapamıyor. Bu sahnedeki çiçek ile çocuklar arasında benzerlik kurmak mümkün. Çiçek, aradaki parmaklıklar yüzünden kendine gereken suyu, besini tam olarak alamadığından solmaya yüz tutmuş; çocuklar da hapis oldukları için kendilerine gereken insani besini (örneğin diğer insanlarla etkileşim) almamışlar ve bu yüzden de tam gelişememişler. Çocukların gelişimlerini tamamlamadıklarını anlamak ise hiç güç değil çünkü ne yürüyebiliyor ne de konuşabiliyorlar.

makhmalbaftheapple1998-sinematopya

Baba da çocuklarını birer çiçeğe benzetiyor filmin ilerleyen dakikalarında. “Babalara Öğütler”den bir pasaj alıntılayan baba; kız çocuklarının birer çiçeğe, erkek çocuklarının ise güneşe benzediğini, fazla güneş gören çiçeklerin çürüdüğünü bu yüzden çocuklarını erkeklerden korumak için eve kilitlediğini söylüyor. Filmde aslında bu düşünceye oldukça paralel olan bir sahne de var. Parmaklıkların ardında gösterilen Zehra ve Masume’den sonra kamera güneşe kayıyor; ama onun da tellerin ardında kaldığını yani onun da bir çeşit mahkûm olduğunu görüyoruz. Bu toplumda mahkûm olan bireyler sadece Zehra ve Masume (ya da onların aracılığıyla bütün kadınlar) değil çünkü sistem, erkeklerin hareketlerini de sınırlandırıyor ve özellikle kadınlarla olan ilişkilerini bir kalıba sokuyor. Babanın verdiği örnek üzerinden düşünürsek erkek çocukları neyin günah olup olmadığını düşünerek hareket etmeli, kadınlara uzun uzun bakmamalı, kız çocuklarıyla oyun oynamamalıdır. Babayı da bir erkek olarak düşünüp onunla güneş arasında bağlantı kurarsak onun da var olan ideolojilerce şekillendirildiğini ve sistemin kurbanı olduğunu görüyoruz. Çocuklarını hapseden bir babadan bahseden bu filmde babanın bir “canavar” olarak resmedilmesini bekleyebilirsiniz; ama filmi izlerken babanın hâline üzülüyorsunuz çünkü o da bir piyondan başka bir şey değil bu toplumda. Doğru düzgün eğitim almayan ve alsa bile normlar dışına çıkması mümkün olmayan bu baba, çocuklarının ve ailesinin durumu yüzünden kahroluyor ama yapabileceği pek bir şey de yok aslında.

Güneş, eril bir simge olmasının yanı sıra verdiği ışık sebebiyle “aydınlanma”yı da çağırıştırıyor; bu sebeple güneşle bilim, bilgi ve bilinç arasında ilgi kurabiliyoruz. Filmdeki bilgi ve bilinci “kendini bilme ve tanıma” olarak alabiliriz. Zira bu konuda bir simge daha kullanılıyor filmde: ayna. Sosyal Güvenlik görevlileri tarafından Zehra ve Masume’ye verilen aynalar, onların kendilerini görmeleri ve tanımaları yolunda bir adım. Dış dünya ile pek bir bağlantısı olmayan bu bireyler en azından aynaya bakarak kendilerinin farkına varacak ve böylelikle de bir şeyler merak etmeye ve öğrenmeye başlayan varlıklarını duyumsayacaklardır. Önce belirttiğim gibi bu güneşin tellerin arkasında yani bir çeşit hapisteymişçesine gösterilmesinden ötürü bu çocuklar ve onların simgelediği kadınlar ve hatta genel olarak bu toplumdaki bütün bireyler açısından baktığımızda onlara dayatılan ideoloji sebebiyle bu bireylerin hiçbirinin öz bilinci olmadığını görüyoruz.  Bu insanların hiçbiri bilgiye tam olarak ulaşamıyor ve dinî kısıtlamaların dışına çıkıp mantıklı bir hareket sergileyemiyor.

sib-1998-samira-makhmalbaf-sinematopya

Bilgiden bahsetmişken filmdeki elma simgesine değinmemek olmaz. Filme ismini veren elma, yaratılış hikâyesine bariz bir gönderme. Dinî metinlerde yalnızca “meyve” olarak geçse de elma, “iyiyi kötüyü bilme ağacı”nın meyvesidir dolayısıyla bilgiyi ve bilgeliği simgeler. Tanrı bu meyvenin yenmesini yasaklamış olsa da Adem ile Havva, Şeytan’ın yönlendirmesi ile bu meyveyi yer, “gözleri açılır” ve bilgiye kavuşurlar. Bu filmde Zehra ve Masume’nin canı hep elma çekiyor ve film sırasında pek çok sahnede onları bir elmanın peşinden koştururken görüyoruz. Filmin sonunda da çocukların annesini (onların evde tutulmasının asli sebebi olarak gösterilen ve bilgiden en uzak olan karakter) bir elmayı yakalarken görüyoruz. Buradan bakıldığında film oldukça optimist bir bakış açısı ve son sergiliyor. Bilgiden, kendini bilmekten böyle uzak olan bir topluma ve bu toplumda sürekli ezilen, kısıtlanan, herhangi bir konuda bilgi edinmek şöyle dursun kendi varlıklarının bile farkına varamayan kadınlara birer lokmalık bilgelik sunarak onları özgürleştirmek mümkün kılınmış filmde; oysa biliyoruz ki filmin sonunda çocuklar dışarıda koştursa da ve babaları onları bir daha eve kilitlemeyecek olsa bile bu çocukların özgür olduğunu veya olabileceğini düşünmek ütopyadan başka bir şey değil. Sosyal Güvenlik görevlisi “Çocuklarını buraya hapsetmişsin, onlar hiçbir şey öğrenemiyorlar bu yüzden iyi birer eş olamayacaklar, nasıl evlenecek bu çocuklar,” diye soruyor örneğin babaya ve çocuklara kendilerini keşfetmeleri için birer ayna sunarken bir de tarak veriyor onlara. Babayı çocuklarını hapsetmekle suçlayan bu devlet ve otorite temsilcisi de çocuklara birer hapisten başka bir şey sunmuyor aslında. “Kadınsın, süslenip güzel olmalı ve evlenmelisin, işte o kadar,” diye düşünmek de kilit altında tutulmaya neredeyse eş değer olan bir kısıtlama ve mahkûmiyet.

Son olarak çocukların elma kovaladığı ve annenin elma yakaladığı sahneyi tartışmak istiyorum. Bu sahnelerde beş ila on yaşlarında bir erkek çocuğu, elindeki bir sopaya ip ile bağladığı elmayı sallayıp duruyor. Çocuğun anne ile olan sahnesine baktığımızda çocuk; elindeki sopasıyla yukarıda, evinin penceresinde oturuyor ve elmayı aşağıdaki anneye sarkıtıyor. Elindeki bir olta sanki ve anneyle oynuyor. Çocuğun yukarıda oturması ve erkek olması sebebiyle kendisini hemen “göklerdeki babamız” ile özdeşleştirebiliyoruz. Zira tanrı bu “iyiyi kötüyü bilme ağacı”nın meyvesini ve bilgiyi kendisi yaratmış ve yenmesini yasak etse de onu insanın önüne sunmuştur. Öte yandan bu çocuğu Şeytan olarak da düşünebiliriz çünkü Havva’yı meyveyi yemesi ve bilgiyi elde etmesi için -elinde bir sopayla olmasa da- yönlendiren odur. Dinî alt metni bir kenara bıraktığımızda ise burada kadına ve kadınlığa dair yıkıcı bir görüntü çıkıyor ortaya. Sopa, şekli dolayısıyla o çocuğun erkekliğini simgeliyor ve bu sopa da bilgiyi simgeleyen elmayı tuttuğu için bu toplumda bilginin kimin elinde bulunduğu anlaşılıyor. Buradaki kadınlar da (özellikle anne) bilgiyi tam olarak alamıyor bu yüzden, önlerine sarkıtılan bir ip aracılığı ile ona dokunabiliyorlar sadece. Kadın ve erkeğin bu toplumdaki yerini de yansıtmış oluyor film bu sahne ile. Beş yaşında olsa bile bir erkeğin yeri yukarıdadır, kendisi kadından üstündür ve aşağıdaki yaşlı başlı, kör bir kadını bile elindeki oyuncağıyla oynatabilir.

Melis Baysal

Diğer yazıları Konuk Yazar

Mülkiyet Üçlemesi Bölüm 2: Susuz Yaz

“O sıralarda cari kanun vardı. Türkiye’de göller karasuları ve akarsular kamunun, yalnız...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir