Roy Andersson ile “Evrensel ve Zamansız Filmler” Üzerine

İsveçli yönetmen Roy Andersson ilk filmi A Swedish Love Story ile hem uluslar arası bir şöhret hem de 1970’te Berlin Uluslararası Film Festivali’nde dört ödül kazanmıştı. 1981’de Stockholm’de Studio 24’ü kurarak filmlerini bağımsız bir şekilde finanse edebilmek için reklam filmleri çekti. The Living Üçlemesi için eşiz bir sinema stili yarattı –ki bu üçleme Cannes’da Özel Jüri Ödülü kazandıran Songs from the Second Floor, You, the Living  ve Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kazanan A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence filmlerini içeriyor.

Roy Anderssonla ilham kaynakları ve son filmi A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence’a nasıl kaynak sağladığı hakkında, Cineuropa tarafından gerçekleştirilen bu röportajı sizler için çevirdik.

pigeon-sinematopya

Filmlerinizde yaşı, absürtlüğü ve ölümü birleştirmeyi seviyorsunuz. Sizce filmleriniz farklı kültürler tarafından aynı şekilde mi algılanıyor?

Bizler, insanoğlu olarak her nerede yaşıyor olursak olalım şaşırtıcı bir şekilde birbirimize benziyoruz. Saygı, korku, mutluluk ve üzüntü gibi, aynı temel hislere sahibiz. Bazen farklı olabileceğini düşünsek de ruhumuzun en derin noktalarında, birbirimize çok yakınız. Küçük bir Afrika köyündeki insanların bile düşündükleri şeyler aynı – hayatta kalmak, mutlu olmak, yemek, içmek ve çocuk sahibi olmak.

Bu filmin altında yatan anlam nedir?

Sıradan ve ciddi olanın arasında bulunan gerilim; hayatın ve varoluşun geniş yelpazesi. Benim için en önemli olan üç tane tema var. Biri empati eksikliği, ki bu –özellikle günümüzde– saygısızlık artışına neden olan çok kötü bir şey. Ayrıca savunmasızlık da benim temalarımdan biri. Savunmasız insanların aşağılandığını gördüğümde çok üzülüyorum. Ve aşağılama da beni düşündüren bir tema.

İlham kaynaklarınız nelerdir?

Aslında bu tamamen hayatla ilgili. Böyle durumları kendim gördüm ve tecrübe ettim. Bazen yaşam çok geneldir, sıradandır ve pek ilginç değildir. Bazen de fazlaca ilgi çekici, büyüleyici ve aynı zamanda da korkutucudur. Bu karışımı gerçekten seviyorum ve zaten zamanı karıştırmayı da seviyorum. Bu filmde de geçmişi bizim zamanımızla harmanlayan pek çok anakronizm(tarih yanılgısı) var. Bunu yapmaya cesaret edebildiğim için mutluyum; çünkü önceleri daha gerçekçiydim. Fakat 15 yıldan sonra artık çok yorulmuştum ve kendimi gerçekçiliği bırakıp soyutlamaya geçecek kadar cesur hissettim.

Yaklaşımınızı değiştirmenize ne sebep oldu?

Birinci Dünya Savaşı’nda çok acımasız tecrübeler yaşayan bir Alman’dan esinlendim: Otto Dix -ki kendisi yeni nesnellikte bir numaradır. Bütün o tablolar derin bir odağa sahip. Ben, kariyerimin ilk zamanlarında bu kadar derin bir odağa sahip değildim ve daha çok suratlara odaklanırdım; bu yüzden arka plan sisli kalırdı. Şimdi, derin bir odak noktası olmayan bir sahne yapmak benim için imkânsız, fakat bu daha fazla vakit ve daha fazla para gerektiriyor. Bu aynı zamanda stüdyoda olmak istememin de nedeni. Ben de Matisse gibi, görüntü için gerekli olmayan her şeyi at gitsin diyorum. Şimdilerde görüntülerim arındırılmış halde. Onların evrensel ve zamansız olmalarını istiyorum. Bu evrensel kaliteye ulaşmak için, oyuncuların aynı cilt rengine sahip olmalarını ve kostümlerin çok fazlaca renklendirilmemiş olmasını tercih ediyorum. Realizme asla geri dönmeyeceğim.

Film okulunda Ingmar Bergmanla ne gibi tecrübeleriniz oldu?

Kendisi, uzun yıllar önce mezun olduğum İsveç’teki film okulunda yöneticiydi. Yılda iki kere odasına giderdik ve o da bize ne yapıyor olmamız gerektiğini söylerdi. Ben o zamanlar Vietnam Savaşı’na karşı olan gösterilerle oldukça meşguldüm. Okulumuz, iki yıllığına bir kamera ödünç alabileceğimiz cömert bir okuldu, aynı zamanda çekim için gerekli olan malzemeleri ve laboratuar masraflarını da karşılıyordu. Ingmar Bergman, bu kaynakları gösterileri çekmek için kullandığımızı fark ettiğinde çok sinirlendi. Beni; “ Eğer faydalanmak için ayrıcalığın olan bu kaynakları böyle kullanmaya devam edersen, bir film yapmak için asla şans bulamayacaksın” diye uyardı.

Siz ne yaptınız?

Bu uyarıya kulak asmadım. Uzun vadede onun yanılacağını biliyordum.

TIFF14-PigeonReflectingOnExistence2

Geçmişte, filmlerinize gereken parayı reklam filmleri çekerek sağlıyordunuz. Bu filme nasıl bir yatırım yaptınız?

Stüdyomu reklam filmleri çekerek kurdum. Fakat artık film çekme sürecini reklam çekip nakit sağlamak adına bölmeme gerek kalmadığı için mutluyum. Umarım, bir sonraki filmime kaynak sağlamak için daha fazla reklam çekmek zorunda kalmam, çünkü reklam filmlerinin kalitesi düştü. Aslında, bu sektöre dahil olduğum için birazcık utanıyorum. Fakat kariyerime başladığım zamanlarda, etrafta gerçekten iyi reklam filmleri de vardı.

A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existencea nasıl kaynak sağladınız?

Bazı ön satışlarla birlikte, Almanya’da Film-und Medienstiftung NRW’den, Fransa’da CNC’den, Eurimages, Arte ve de İsveç ile Norveç Film Enstitüleri’nden sermaye desteği aldım. Toplamda 40 milyon İsveç kronu değerinde bir bütçemiz oldu ki bu da yaklaşık 4 milyon Euro ediyor.

Filmleriniz üzerinde bu kadar uzun süre çalışıp aktörlerin hazır kalmasını sağlamayı nasıl başarıyorsunuz?

Çözümler bulmak gerekiyor tabii. Sanırım biz çok ucuz bir şekilde çalışıyoruz. Hem kendi stüdyomda hem de kendi şahsi zamanımda çalışmakla bu mümkün oluyor. Kendime birçok yatırım yapıyorum ve gelecekte bir şeyler elde etmeyi umuyorum. Bu üç film için de bankadan kredi almak zorunda kaldım. Filmi kontrol etmeyi cidden istiyorum ve kontrolü başka bir şirkete vermek istemiyorum.

Bir sonraki filminiz ne hakkında olacak?

Goya’nın “Los Caprichos” tablosundan çokça ilham almış bir film olacak. Onu da dijital çekeceğim.

Çeviri: Hazal Uzundemir

Diğer yazıları Konuk Yazar

Deux jours, une nuit: “İnsanız affet”

“İnsanız affet” Başlıkta kullandığım bu cümle Nikos Kazancakis’in Zorba adlı kitabında geçiyor....
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir