Sokurov’un Dehası: Russian Ark

Sokurov büyük bir sinemacı. Bu çağda bu önermeyi tartışmaya açmak dahi yedinci sanatın saygınlığına bir hakaret. Sovyet dönemi sonrası Rus sinemasının belki de en büyük ismi olan Sokurov’u efsanevi kılan eserlerinden biri de Russian Ark hiç şüphesiz. Russian Ark, yalnızca yönetmenini efsaneleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda sinemaya da daha önce tadına bakılmamış bir yenilik getiriyordu. Ermitaj Müzesi kapatılmak zorunda olduğu için tamamı tek bir günde ve o güne kadar çekilmiş on binlerce filmin yönetmeninin cesaret edemediği şekilde tümüyle tek bir planda kotarılan Russian Ark’ı teknik anlamda özel kılan bu gibi pek çok element sayılabilir. Fakat filmin esas estetiği herkesin (daha doğrusu dünya sinemasına gönül vermiş sinemaseverlerin) diline pelesenk olmuş bu tek plan meselesi değil, seyirciyi 300 yıllık Rus tarihinin içine adeta gömüyor oluşu. Üstelik bunu yaparken tarihin ve filmin geçtiği mekanın önemli kişiliklerine yer veriyor, belli bir zaman çizgisi çizmekten kaçınıyor. Filmin başından sonuna kadar müzenin hayaleti diyebileceğimiz bir anlatıcı bize eşlik ediyor, olup biten her şeyi de o anlatıcının bakış açısından seyrediyoruz. Kısa zaman sonra da bu anlatıcının yanına, onun da tanımadığı bir “yabancı” ekleniyor. Anlatıcı ve yabancı ile birlikte çıktığımız bu yolculukta Çarlık Rusyası tarihinin belli anlarını ziyaret ediyoruz fakat bu ziyaretlerin yalnızca bir bölümü için dönemsel demek doğru olacaktır. Zira geride kalanlar için müzenin barındırdığı tarihi eserler üzerinden estetik bir öğreti denemesi tanımını kullanmak hem biçimsel olarak hem de Sokurov’un sanatsal kaygısını doğru kalıplara oturtmak açısından uygun. Yönetmen, kaygısını açıkça belli ettiği bu stilini Madame Bovary’den tutun Elegiya iz Rossii gibi ilk dönem eserlerinde de, son filmi Faust gibi bir başyapıtta da kullanmıştır. Russian Ark’ta olayları gözünden seyrettiğimiz anlatıcının karşısına bir yabancının çıkarılmasının sebebi de burada yatıyor. Anlatıcı, her ne kadar isminin hakkını pek veremese de soru sorma görevini üstleniyor; yabancı ise soruları cevaplama görevini. İkilinin amacı yalnızca görkemli Rus tarihi hakkında gerekli gereksiz bilgileri bir tartışma içinde ortaya dökmek değil, bir yandan da yaşam ve ölüm, varoluş meseleleri üzerine kafa yoruyorlar. Bunları yaparken Sokurov’un atlamadığı bir şey var -ki o da baştan sona görkemli Rus tarihini adeta bir “muhteşem güzellik” şeklinde nitelendirip seyirciyi kıskandırırcasına gözler önüne sererken bu tarihe, bu kültüre, bu güzelliğe, filmin kendisine yabancı olan “yabancının” geçirdiği biraz sosyal, biraz da politik dönüşüm. Sokurov için “yabancı” karakteri yalnızca anlatıcının karşısına birden bire çıkmış, nereden geldiği belli olmayan bir gezgin değil; o, filme adını da veren Rus hazine sandığına; yani Rusların görkemli mimarisine, sanatına ve kültürüne yabancı olan biri. Sokurov, bu “yabancıyı” Rusya’ya çok yakın fakat bir o kadar da uzak olan Avrupa’dan seçmiş. Çok iyi biliyoruz ki yüz yıllardır komşu olmalarına rağmen Ruslar ile Avrupa milletleri birbirlerinden izole edilmiş biçimde varlıklarını sürdürüyor. Ruslar Avrupayı tanımak için çaba sarf etmezken Avrupalıların da bir çaba içerisinde olduğunu söylemek pek mümkün değil. “Yabancının” Avrupalı olmasının sebebi de bu. Filmin başlarında Avrupa milliyetçiliği yapıp Ermitaj Müzesi’nde hayalet misali dolaşırken takındığı dalgacı tavır, en sonda “orada” kalmak istediğini belirtmesiyle tepetaklak oluyor. Bu bağlamda Russian Ark için Sokurov’un bir Rus kültürü güzellemesi demek de hatalı olmaz haliyle. Bir yabancıyı kendi kültürüne hayran bıraktırdığı gibi filmi seyreden milyonlarca yabancıyı da Ruslara ve geride bıraktıklarına hayran bıraktırıyor. Bunu yaparken yabancıyı sunuş biçiminden farklı olarak anlatıcıyı “göz” olarak kullanıyor ve kamerasının yerin üstünde süzülmesine izin veriyor. Evet, hepimizin bir rüya gördüğü hissini yaratmakta zorluk çekmiyor Sokurov. Bunu arzuluyor ve amacına ulaşıyor çünkü muhteşem güzellik dediği Rus kültürü, biz yabancılar için ancak rüya olabilecek kadar görkemli ve gösterişli. Biz yabancılar, ona ancak rüyalarımızda ulaşabilecek kadar aciziz… Bu tartışmanın sonunun Sokurov’un iyi bir yönetmen ve tüyler ürpertici bir zekaya sahip bir sinema dehası olduğu kadar egoist bir milliyetçi olma ihtimaline doğru gittiğini tahmin etmeniz zor olmaz. Evet, Sokurov, Russian Ark’ta Rusları ve Ruslara dair her şeyi bir kenara, geri kalan herkesi ve her şeyi diğer kenara koyarak bir kıyaslama yoluna gidiyor fakat bunun altında yatan milliyetçi fikirlerin ürpertici bir yönünün olmadığını da az çok fark edebiliyoruz. Hele de ortaya sinemanın en güzel ve en hayret verici, en hayranlık uyandırıcı işlerinden biri çıkıyorsa yönetmenin olası dehşetengiz fikirleri üzerinde bir kez daha düşünmekte fayda var. En nihayetinde bu film 2000 oyuncu ve 3 canlı orkestra eşliğinde üç başarısız deneme ertesinde dördüncü seferde tek planda çekilmiş bir sanat eseri. Anlayacağınız Sokurov, Russian Ark’ta Rus kültürünün muhteşem güzelliğini anlatmakla kalmıyor; o güzelliğe en büyük katkılardan birini yapıyor.

russian ark sinematopya

Diğer yazıları Burak Hazine

Phoenix Film Eleştirmenleri Ödülleri

The Artist’in 11, Hugo’nun ise 10 dalda aday olduğunu iki hafta önce...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir