Alman Ekspresyonist Sineması’na Giriş: En Önemli 10 Film

İtalyan Yeni Gerçekçiliği gibi Alman Ekspresyonist Sineması da o dönemin politikasıyla direkt olarak ilişki içindeydi. Yeni gerçekçilik, faşizm İtalya’yı etkisi altına aldığı zaman ortaya çıkmıştı. Buna karşılık olarak sol görüşlü sinemacılar faşizmin yarattığı toplumsal gerçekliklerle uğraşan bir sinema yaratmak istemişlerdi. Alman Ekspresyonist akımı da iki dünya savaşı arasında, Weimar Cumhuriyeti olarak varlığını sürdüren ve iyi bir gelecek vaat eden, gelişen bir Alman coğrafyasında doğmuştu. Alman imparatoru yerinden edilmiş ve demokrasiye geçilmişti. Buna rağmen bu yeni cumhuriyetin de kendince problemleri vardı. Ekonomik kriz kapıdaydı ve antisemitizm de yükselişteydi. Tüm bunların ortasında bu yeni cumhuriyet özgürlüğün güvencesiydi aslında. Müzik ve edebiyat Almanya’da yükselişe geçmişti.

Birinci Dünya Savaşı’ndaki müttefik devletleri eleştiren filmlerin yapılmasının 1920’de yasaklanmasının ardından Almanlar toplumsal eleştiriyi sanatsal mükemmellikleriyle birleştirebilen yeni bir tasarının arayışına girdi. Bu tasarı aslında Das Cabinet des Dr.Caligari – The Cabinet of Dr. Caligari idi. Alman dışavurumcu akımını tanımlayan bu film Avrupa’da ve dünyanın diğer bölgelerinde göklere çıkarıldı. Film yapımı üzerine önemli bir etki yarattı ve Alman yönetmenlerin uluslararası projelerde (özellikle Hollywood’da) çalışabilmesi için fırsat sağladı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kültür teorisyeni Siegfried Kracauer, dışavurumcu sinemanın nasıl olup da Nazi rejiminin yaratacaklarını önceden gösterdiğini detaylıca anlatan önemli bir kitap kaleme aldı. Elbette Alman Ekspresyonist Sineması, Nazizm’in getireceklerini anlatan bir akımdan daha fazlasıydı. Bu akımın temelinde bir şehir vardı: Keskin açıları, devasa yükseklikleri, kalabalık mekanları olan bir şehirdi bu ve oldukça huzursuz, rahatsızlık verici ve stres yaratan bir yerdi. Weimar Cumhuriyeti’ndeki yaşamı resmetmek için yönetmenler gerçek dışı, çizgi filmlerdeki gibi mekanlar yarattılar; bu mekanlarda koyu renkler hakimdi ve Edvard Munch’un (ünlü “The Scream” tablosunun çizeri olan Norveçli dışavurumcu ressam) tablolarını andıran çizimler vardı. Üçüncü Reich’ın yükselişinin ardından Alman ekspresyonist yönetmenlerin ABD’ye göç etmekten başka bir seçenekleri kalmadı. Sinema sanatının gidişatına da bakılacak olursa, bu yönetmenler yeteneklerini yanlarında götürüp 1940’ların film noir akımını dolaylı olarak yaratmış bulundu.

Alman Ekspresyonist Sineması esasen oldukça kısa ömürlü bir akımdı fakat sinemasal stili sayesinde ışıklandırma, set dekorları, alt metinler, metaforik anlatım gibi olgular sinema tarihinde yeni bir dönemi başlattı. Aşağıda ise bu muhteşem dönemi kolaylıkla anlayabilmeniz adına sıralanmış 10 muhteşem sanat eseri bulunuyor. Ufkunuzu genişletmesi dileğiyle.

10. Schatten – Eine nächtliche Halluzination – Warning Shadows (1923)

Yönetmen: Arthur Robison

Warning-Shadows-1923-Sinematopya

Warning Shadows bir baron, onun karısı ve karısının sevgilisi olan dört erkeğin hikayesini anlatıyor. 19’uncu yüzyıl Almanya’sında geçen filmi bir gölge oyuncusunun eşliğinde, kadının dört sevgilisinin her birinin hikayesinin içine dalarak seyrediyoruz. Her bir hikaye aslında birer kehanet; her birinde baron, bu adamların karısının peşinde olduğunu düşünüyor, kadını kıskanıyor ve adamlara dehşetengiz şeyler yapıyor. Bu hikayelerin he birinde adamları uyarmak için gölgeler kullanılıyor.

Alman Ekspresyonist Sinema deyince Warning Shadows’un ışık kullanımı sebebiyle karakteristik ve eşi benzeri zor bulunur, güçlü bir film olduğunun altını çizmek gerekir. Yönetmen Arthur Robison gölgelerin gücünün farkında bir isim ve bu gölge oyunlarını oyuncularıyla da taklit etmeyi başarıyor. Klostrofobik bir şatoda geçen filmde kamera karanlık ve dar koridorlar arasında mekik dokuyor ve kapının ötesindeki karakterleri mum ışığında gösteriyor. Kafa karıştırıcı finaline rağmen Warning Shadows Alman Ekspresyonizmi için çok önemli bir örnek.

9. Der Student von Prag – The Student of Prague (1913)

Yönetmenler: Paul Wegener & Stellan Rye & Hanns Heinz Ewers

the-student-of-prague-1913-Sinematopya

Üç yönetmenin birlikte kotardığı bu film Goethe’yle tanıştığımız klasik “şeytanla anlaşma” temalı (gerçi ondan iki yüz yıl kadar önce İngiltere diyarlarında Christopher Marlowe bu temayı çoktan kullanmıştı), yani Faustian bir hikayeyi anlatıyor. Filmin adından da anlaşılacağı gibi Prag’daki bir öğrenci, aristokrat bir kadını kurtarır ve ona takıntı beslemeye başlar. Ona zenginlik ve şöhret vaat eden gizemli bir büyücü ile anlaşmaya varır ve olaylar gelişir.

Aynı zamanda ilk uzun metraj korku filmi olarak da bilinen The Student of Prague, Oscar Wilde imzalı The Portrait of Dorian Gray ve Robert Louis Stevenson imzası taşıyan Dr. Jekyll and Mr. Hyde’dan etkilenmişe benziyor. Alman Ekspresyonist Sineması için önemli bir dönüm noktası kabul edilen filmin 1926’da Henrik Galeen (Golem’in yönetmeni olur kendileri) tarafından yapılan yeniden uyarlaması da ilgiyi ve beğeniyi hak ediyor.

Diğer yazıları Burak Hazine

The Dark Knight Rises (2012) Kara Şövalye Yükseliyor

Tim Burton’ın fantastik yorumu ve Joel Schumacher’in bir nevi çırpınışlarının ardından Batman...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir