Çocuğun Dünyası: Beyaz Balon (Badkonake Sefid)

Senaryosunu Abbas Kiyarüstami’nin yazdığı ve Cafer Penahi’nin ilk uzun metraj filmi olan Beyaz Balon, küçük ve önemsizmiş gibi görünen olaylardan (buradaki: küçük bir kız evden balık almak için çıkar ama parasını kaybeder) ne büyük hikâyeler çıkabileceğini ve bu hikâyelerde sembollerle örülmüş bir dolu anlam bulunabileceğini gösteriyor bize.

Filmin açılışında bir pazar yeri görüyoruz. İnsanlar bir yerlere koşturuyor, Hacı Firuz tef çalıyor, vakit Nevruz arifesi. Tüm bu hengâmenin arasında ise yüzündeki endişeden çocuğunu kaybettiğini anladığımız bir anne beliriyor. Neyse ki çok geçmeden çocuğunu buluyor ve birlikte eve yollanıyorlar. Evde ise aile tanıtılıyor yavaş yavaş. Anne; pazardan aldıkları gibi evin yükünü de omuzlayan, sağa sola koşturup duran, babanın boyunduruğu altında, babanın ona savurduğu emirlerden vakit bulduğunda çocuklarına emir veren ve onları “Babanız kızar bak sonra,” diyerek yönlendiren biri. Baba ise bodrum katında bir banyoda ve onu hiç görmüyoruz.  Baba, eşine ve çocuklarına sürekli emirler yağdırıyor, onların yaptıklarından memnun olmuyor ve sesi hep sinirli geliyor. Hiç görmediğimiz ama ensemizde soluğunu hep hissettiğimiz, yanımızdaki varlığıyla olmasa bile sırf var olmasıyla bile bizi etkileyebilen ve yönlendirebilen bir erk imgesi bu. Bu yüce, bu emir veren, bu ismi ve cismi bulunmaması (en azından görünmüyor) sebebiyle tanrı ile bile bağdaştırılabilecek olan baba figürünün yeri -tüm sinirine ve kudretine rağmen- bodrum katında. Hep yüksekler ile anılan (ya da kendini yükseklerde gören) bu güç, aşağıda bir yerlerde sıkışmış ve bu güzel bir karşıtlık ve ironi katıyor filme.

Yetişkinleri bir kenara bırakıp -ki film de böyle yapıyor- çocuklara dönelim. Ailenin küçük kızı Raziye, evde havuzda bulunan sürüyle balığa karşın annesinden ona pazardan bir balık almasını istiyor. Evdekilerin de aynı balıktan olduğunu söyleyen annesi, Raziye’nin “İsterim de isterim,” demeye varan ağlamalarını bir türlü anlayamıyor. Raziye’ye göre evdeki balıklar zayıf, incecik; dışarıdakiler ise tombul ve o tombullarından istiyor. Burada yetişkinin anlamaz göründüğü şey, dışarıdakinin evdekinden hep daha güzelmiş gibi gelmesi. Yetişkin dünyasında da böyledir aslında; komşunun, arkadaşın, filancanın eşyası daha güzeldir, dışarıda pişen yemek evdekinden daha güzel gelir çünkü elinde olmayanın ulaşılmazlığına bir güzellik atfeder insan. Raziye’nin çocukluk şımarıklığı gibi görünen bu davranışı insani bir yaklaşım aslında. Öte yandan, kırmızı ve beyazlı “bayramlık cicileri” ile dolaşan tombul yanaklı Raziye’nin dışarıda gördüğü kırmızılı beyazlı tombul balıktan istemesi onda kendini görmesinden dolayı olabilir. Üstü başı bakımlı, sağlıklı beslendiği yüzünden belli olan bu çocuk “zayıf” balıklardan istemez tabii.

Raziye’nin istediği bu balığın Nevruz kutlamalarında önemli bir yeri var ve hayat simgesini taşıyor üzerinde. İster hayat suda başlamıştır sözünü ister amniyon sıvısının içindeki bebeği düşünelim, bu balıkları bireyler olarak alabiliriz. Tombul balık; olması istenen veya özenilen, toplumda görülmesi yaygın olan ya da toplumca hoş görülen bireyleri, güzel-iyi vs. gibi sözde olumlu özellikleri yansıtıyorsa zayıf balık da istenmeyen, kenarda kalan, dışlanan, ötekileştirilen bireylerle özdeşleştirilebilir kolayca. Filmin adında geçen ve son birkaç dakikaya kadar ne olduğunu anlayamadığımız beyaz balonu da aynı şekilde ele alabiliriz. Diğer balonlar satılıp gitmişken o balon tek başına, kenarda, dışlanmış bir şekilde kalmıştır. Balonları satan ve “Afgan çocuk” diye seslenilen o çocuk gibi. Bu çocuğun üzerinde Raziye’ninki gibi “cicileri” yoktur, kendisi çocuk başına Nevruz zamanı çalışmaktadır ve görünüşü oradaki çocuklardan farklı diye hor görülmektedir. Raziye’nin ağabeyi Ali, bu “Afgan çocuğun” elindekileri hiçbir açıklama yapmaksızın kapıp alabilmekte, ona ismini sormaya tenezzül etmeksizin “Afgan çocuk” diye hitap edebilmekte, çocuktan ona sıcak bir gülümsemeyle gelen yardımı kabul etse de ona bir teşekkür etmeyi bile akıl edememekte ve yanından kolayca çekip gidebilmektedir. Raziye de yanında duran bu “Afgan çocuk” ile konuşmaz ve konuşmadığını özellikle vurgular. Bir çocuk bile olsa, onlara içtenlikle yardım bile etse o, “onlardan biri” değildir çünkü. Bir yabancı, bir ötekidir.

badkonake-sefid-beyaz-balon-sinematopya-2

Burada Raziye’nin ona yardım etmeye çalışan asker ile girdiği diyalogu düşünmemiz gerekiyor. Ailesi tarafından yabancılarla konuşmaması için sıkı sıkıya tembihlenmiş olan Raziye, bir asker yanına yaklaşınca dehşete düşüyor. Önce burun kıvırdığı ve sorularına cevap vermediği askeri dinleyen Raziye, askerin onun yaşlarında kardeşi olduğunu öğrendikten sonra meraklanıp onunla konuşmaya başlıyor yavaş yavaş. Askerin aslında oralı olmadığını, herkesin birbirini tanıdığı küçük bir köyden geldiğini öğreniyoruz. Bu kısacık konuşmada modern hayatın eleştirisi var aslında. Asker, kendi kardeşinin yaşlarında olduğunu tahmin ettiği Raziye’ye yardım etmek istiyor sadece ama çocuğun -ve yetişkinlerin de- gözü “yabancı” olandan korktuğu için aralarındaki duvarı aşamıyor. Şehir hayatı, hep bir yerlere yetişme telaşında olduklarından birbirinin yüzüne dahi bakmayan insanlar, birileriyle ancak onlara işi düşünce konuşan insanlar, birbirlerini dinlemeyen insanlar, çocukları dinlemeyen insanlar, insanlar… Sorun burada bu. İnsanlar birbirlerini yabancılaştırmışlar, bu budur şu şudur diyerek insanları nitelemişler ve kendilerinden uzaklaştırmışlar; oysa insanlar birbiriyle hep tanıdıktır askere göre. İnsandırlar çünkü. Ağlayan çocukların yanından geçip gitmek, en ufak şeyden bile kavga çıkarmak, bir şey onlara on kere söylendiğinde bile duymazlıktan gelmek yerine birbirleriyle konuşabilmeli, anlaşabilmelilerdir.

Bu yabancılığı vurgulamak için özellikle etnik kökenleri farklı olan insanlar gösterilmiş filmde ve Raziye’nin “kendi insanı” saydıkları yanından yürüyüp geçerken hep bu “farklı” görülen insanlar (mavi gözlü yaşlı kadın, asker, “Afgan çocuk” gibi) gelip onunla konuşuyor ve ona yardım ediyor. Buna rağmen Raziye onlara teşekkür bile etmiyor, onları kullanıyor sadece. “Afgan çocuk” da sık sık kullanılıyor, insanlar onunla sadece “sende kibrit var mı,” “sende sakız var mı,” vs. demek için konuşuyor ve bu çocuğun Nevruz’da niçin çalıştığını, neden dışarıda olduğunu kimse sorgulamıyor. Filmin sonunda yetişkinin biri “Hadi evine git,” diyor ona ama onun evinin olup olmadığı bile meçhul ve yabancılaşma öyle bir boyutta ki bu durum kimsenin umurunda değil gibi. Yine aynı şekilde cebinde para bulunan, karnı tok, elleri hediye paketi dolu olan insanların, ailesinin yanına gitmek için kullanacağı otobüse bile yetecek parası olmayan askeri umursamadığı gibi.

Gerçekliğin iç acıtıcılığını çocukların yüzünden, oyunculuktan uzak mimiklerinden bile okumanın mümkün olduğu bu film; çocuğun dünyasını, o her ufak şeyin aslında ne kadar büyük olabildiğini, evden çıkıp pazara gitmenin bile ne büyük bir macera sayıldığını, yetişkin dünyasının, erkek dünyasının (“yılanlar” ve erkeklik) küçük bir kız için ne kadar korkutucu olabileceğini, çocukluğun o hep sadece masumiyetle anılan ama aslında içinde yetişkinlerden kopyalanmış haşinliği de barındıran (Raziye ve Ali’nin “Afgan çocuğa” kötü davranması gibi) yüzünü, yabancılaşmayı ve hatta genel olarak insanlığı yansıttığı için çok etkileyiciydi benim için.

Melis Baysal

Diğer yazıları Konuk Yazar

Glass Harmonica (1968) Cam Armonika’nın Uğursuz Sesi

Rus sanatçı Andrey Khrzhanovskiy’nin 1968 yapımı animasyonu Cam Armonika’yı aslında hepimiz biliyoruz....
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir