Animasyon

Published on Aralık 5th, 2014 | by Konuk Yazar

3

Yuri Norstein: Masallar ve Çocukluk Üzerine

Sayfa: 1 2

Share Button

Bir yönetmen düşünün ki bugüne kadar yapmış olduğu filmler dünya çapında pek çok eleştirmen tarafından gelmiş geçmiş en iyi animasyonlar olarak değerlendirilsin. İlk filmini yaptığı günden beri Annecy, Karlovy Vary, Zagreb ve daha pek çok uluslararası animasyon festivalinden bol ödüller ile ayrılsın. Saplantılı mükemmeliyetçiliğinin neden olduğu yavaşlığı nedeniyle kendisine Altın Salyangoz denilsin. Bütün bunları durduk yere hayal etmek zor ancak Rus yönetmen Yuri Norstein bu titre gerçekten de sahip.

Yönetmenimiz 1941 yılında Rusya’da doğdu. Çocukluğunu Moskova yakınlarında bir köyde geçirdi. Ailesi Yahudi asıllı olduğu için erken çocukluk döneminde yaşanan tahliyeleri, ve savaş atmosferini tattı o dönemlerde. Kendisi yaşananları (doğal olarak) hatırlayamadığını söylese de o dönemin yaratmış olduğu hissiyatı, karın soğuğunu, ormanın kokusunu hatırladığını söylüyor vermiş olduğu bir röportajda. Bu dönem onun hayatında o kadar önemli bir yer tutmaktadır ki yıllar sonra çocukluğundan kesitler taşıyan ve başyapıtı olarak görülen Tale of Tales -orijinal adıyla Skazka Skazok (1979)- isimli animasyonu yapmıştır. Aslında sanat yaşantısı çocukken gitmiş olduğu bir sanat okulunda başlamış olmasına rağmen ilk başta bir mobilya fabrikasında çalışarak hayata atıldı. Bu işten kurtulmak için Souzmultfilm adlı stüdyoda bir nevi stajyerliğe başladı ve bu sayede gerçek anlamda animasyon işine de adım atmış oldu. Sanatçının kariyerinde bu stüdyonun önemi büyüktür zira tam zamanlı olarak işe başladığı 1961 yılından çok yavaş çalıştığı gerekçesiyle çıkarıldığı 1989 yılına kadar tüm önemli filmlerini burada yapmıştır.

Yuri Norstein sinematopyaNorstein 1968-1981 yılları arasında her biri 8 ile 10 dakika arasında süren 7 animasyon film yaptı. (Bunların dışında pek çok yönetmen ile birlikte animatör sıfatı ile çalıştığı filmler de vardır.) İlk filmi 25th November, The First Day Sovyet Rusya’nın kurulusunun 40. yılını kutlayan bir propoganda filmi olma niteliğini taşıyor. Aslında görsel açıdan başarılı bir animasyon olmasına rağmen yönetmenimizin alameti farikası olan cut-out tekniği (ilerleyen paragraflarda bahsedeceğim) bu filmde hayal meyal seçiliyor. Belki bu yüzden belki de içeriğinden dolayı bu film Norstein’in en az bilinen filmlerinden biri olma özelliğini taşır. İkinci filmi Battle of Kerzhenets (1971) teknik açıdan çok daha etkileyici bir hal almıştır. Rimsky Korsakov’un 1907’de bestelediği bir operadan ilham alınarak senaryolaştırılan hikayede Moğolların istilası karşısında görünmez olan efsanevi şehir Kitezh anlatılır. Bu filmde ilginç olan şey yönetmenin 14-16. yüzyıllar arası Rus Ortodoks kiliselerindeki freskleri inceleyerek animasyonu yaratmış olmasıdır. Film bende sanki bir kiliseyi gezerken uyuyakalmışım da rüyamda freskleri canlanmış ve hareket halinde görüyormuşum hissi uyandırdı. Yönetmenin diğer filmlerinin aksine monokrom renkler ya da soluk pastel tonlar yerine bu filme kırmızı, bronz ve kahverengi gibi sıcak renkler hakim ve yine yönetmenin en hareketli filmi olma özelliğini taşıyor. Norstein’in pek çok filminde cut-out tekniğinin yan etkisi olarak aynı hissiyatı yakalayabilirsiniz ancak özellikle bu filmi izlerken miniatür sanatına olan benzerliğini fark etmemek zor.

Yukarıda bahsettiğim iki film Norstein’in tarzını yeni yeni oturtmaya başladığı ve konu bakımından daha tarihi olayları anlatmaları neticesiyle daha sonraki filmlerinden ayrılıyorlar; ancak belirtmekte fayda var ki yönetmene dünya çapında ün kazandıran, bugün bile pek çok üniversiteye atölye düzenlemesi için davet edilmesine sebep olacak animasyonlar bu ikinci kısımda yer alıyorlar. Bu animasyonlar: The Fox and The Hare (1973), The Heron and The Crane(1974), Hedgehog in the Fog (1975) ve Tale of Tales (1979)’dir. Bu animasyonların hikayeleri -Tale of Tales- hariç  eski Rus masallarına dayanıyorlar. Zaten Norstein’in işlerinde Rus kültürü; edebiyatından folklörüne tarihinden müziğine fazlasıyla yer tutmaktadır. Fox and Hare’de LaFontaine masallarını andıran bir hikaye vardır. Küçük ve tatlı bir tavşanın evi bir tilki tarafından ele geçirilir. Ormanın en büyük ve vahşi yaratıkları tavşanın evini tilkiden kurtaramazken, küçük olmasına rağmen inatçı olan Horoz defalarca denemesi ve yılmaması sayesinde tilkiyi tavşanın yuvasından atabilir. Ya da bir diğer animasyonda kendi kibirleri yüzünden bir türlü bir araya gelemeyen iki aşık olan Leylek ve Yalıçapkınının hikayesini izleriz. Bir başkasında ise günlük rutininden kopup farklı şeyler denemekten korkmayan küçük bir Kirpinin hikayesi vardır. Dünyanın en iyi animasyonları olarak değerlendirilen animasyonların bu kadar basit ve çocuksu olması sizce de ilginç değil mi? Ancak izlediğinizde fark edeceksiniz ki yönetmenin mükemmel tekniği ile birleştiğinde bu hikayeler basit bile olsa izleyen herkesi etkiliyor. Sonuçta hangi ırktan ya da ülkeden gelirsek gelelim hepimizin saf ve bir olduğu tek dönem çocuk olduğumuz dönemdi ve büyüsek de bir yanımızda o çocuk var olmaya devam ediyor. Norstein da bu çocuk yanını korumayı başarabilmiş olan özel birisi. Tabii yönetmenin filmleri için aslında çok derin ve katmanlı olduğunu söyleyen de bir grup insan da var. Onlar bu çocuksu görünümün Sovyet radarlarına takılmamak için seçilmiş bir paravan olduğunu söylüyorlar. Ancak ben onlara katılmıyorum. Bizzat yönetmen de doğu kültürü ile batı kültürünü dolayısı ile de animasyon geleneklerini karşılaştırdığı bir konuşmasında Avupa’nın daha pragmatist olduğunu animasyonlarının da öyle olduğunu söylüyor. Ona göre bir animasyon kişiyi kendisine döndürmeli ama bunu da zorla yapmamalı. Avrupa animasyonunun bir şeyleri izleyiciye empoze etme ihtiyacı duyduğunu ancak o kendisini doğuya daha yakın hissettiğini söylüyor. Yaptığı bir başka röportajda da direkt olarak “İpuçları ve allegori kullanarak sansürü atlatmaya çalışmak bir sanatçı için değersiz bir hedeftir ayrıca içtenliği de azaltır.” demiştir. Tabii Norstein’ın çocuklara verdiği önem de kaçınılmaz. Japonya’da bir animasyon müzesi olan Ghibli Museum için vermiş olduğu röportajda ona müzenin en çok neresini beğendiği sorulduğunda çocukların en çok eğlendiği ve doğal olduğu, velileri tarafından müdahale edilmediği hatta anne babaların da onlarla birlikte koşuşturduğu yerleri gözlemlediğini ve oraları beğendiğini söylemiştir.

Yönetmenin filmlerini çekerken kullandığı teknik belki de onun en özellikli yanı. Anlattığı hikayeleri beğenmeseniz bile filmlerini en azından bir kere bu tekniğe tanık olmak adına izlemenizi tavsiye ederim. Aslında bahsi geçen cut-out tekniği Norstein’a has bir şey değil. Filmdeki karakterler, arka plan vb. materyallerin kağıt ve karton gibi malzemelerden kesilip stop-motion tekniği ile canlandırılmasına dayanıyor. Onu bu teknikte üstat konumuna getiren şey aslında iki boyutlu olması gereken bu karakterlere derinlik katmayı başarmış olması. Bunu ise Multiplan Kamera denilen bir tekniği kullanarak yapıyor. Bu teknikte görüntülenen karede arka planda olan her obje izleyiciye olan uzaklıklarına göre farklı camlara çiziliyorlar ve kameranın altında kalacak şekilde dikey düzlemde üst üste diziliyorlar. Örneğin gökyüzü en altta ayrı bir cama, uzaktaki dağlar ayrı bir cama ve en yakındaki bir ağaç ayrı bir cama çiziliyor. Bu camlar hem dikey hem de yatay planda hareket edebiliyorlar. Her çekimde bu planlardan biri karakter ile birlikte bir miktar hareket ettiriliyor. Buna ışık oyunları ve kameranın diyafram ve enstantane ayarları da eklenince resimler bir araya getirildiğinde şaşırtıcı bir derecede derinliğe sahip bir canlandırma karşımıza çıkıyor. Bunu ilk kullanan kişi Yuri olmamasına rağmen o yarattığı atmosferler, kullandığı renkler ve mükemmel ışık kullanımı ile tekniği en üst noktaya çıkarmıştır. (Şu linke tıklayarak Walt Disney’in kendi ağzından kameranın nasıl çalıştığını anlattığı kısa belgeseli izleyebilirsiniz.)

tale of tales sinematopya 2

Norstein’ın filmlerindeki karakterlerin ve arka planların çizimleri büyük oranda sanatçı eşi Francesca Yarbusova’ya ait. Magia Russica belgeselinin Norstein’a ayrılmış kısmını izleyene kadar ona ne kadar iş düştüğünü anlayamamıştım ancak Yarbusova bir karakterin her uzvunun olası her haraketi için ayrı bir çizim yapıyor. Örneğin bir çekmece dolusu göz mimiği bir çekmece dolusu alın, burun, parmak hayal edin ve her birinde farklı bir pozisyon olsun. Bunların bir saniyeyi oluşturmak adına en az 15-20 kere bir cımbız yardımı ile değiştirildiğini, her seferinde birden fazla uzuv ve mimik hareketi olabileceğini ve bu değişimlere arka plan planlarının da hareketini ekleyin. Norstein’ın takıntılı, mükemmeliyetçi ve detaycı kişiliği ile bu devasa iş yükü birleştiğinde sürecin ne kadar uzayabileceğini ve sanatçıya neden Altın Salyangoz dendiğini anlayabilirsiniz. Norstein’ı ünlü yapan bir diğer yanı ise 1981 yılından beri Gogol’un öyküsünden uyarlanan Palto adlı film üzerinden çalışıyor oluşu. Souzmultfilm’den ayrılmak durumunda kaldıktan sonra hem maddi açıdan yaşanan sıkıntılar hem de çalışan sayısının az oluşu (3-4 kişi) sebebiyle aradan 30 yıl geçmiş olmasına rağmen 65 dakika olarak planlanan eserin bugün henüz yarım saate yakın bir kısmı tamamlanmıştır. (Güzel yanı 2.5 dakikalık ham kısmını bu linkten izleyebilirsiniz.) Bütün bu dezavantajlara rağmen neden hala dijital platforma taşınmadığı sorulduğunda bir rivayete göre elini önce alnına koymuş ardından omzunu, kolunu ve parmaklarını göstermiştir. Yani aracıyı sevmiyor.

Hal böyle olunca, egemen yapı da vahşi kapitalizme dönüşünce yönetmenimiz doğal olarak zorlu dönemler atlatmıştır ancak çoğu animatör gibi arka arkaya reklam filmleri çekmemiş (sadece bir adet şeker reklamında çalışmışlığı var) veya genel kitleye hitap edecek popüler işlere bulaşmamış, hayatını daha kolay sürdürebileceği diğer Avrupa ülkelerine yerleşmemi; üniversitelerde verdiği dersler ve atolyeler ile hayatını kazanmış ve kazanmaktadır. Ona göre hayatta konforumuzu bozan her zorluktan kaçarsak sonuçta yaşamın bize sunduğu en önemli şeylerden mahrum kalabiliriz.

Yuri Norstein’ın sık sık eleştirdiği bir başka durum da modern insanın konforuna olan düşkünlüğü. Bir röportajında Rusya’da kurulmakta olan bizim de buralarda görmeye alışık olduğumuz konut sitelerinden bahsediyor. Bunların “ihtiyacınız olan her şey burada” mantığı ile pazarlanmasından oldukça rahatsız olduğunu, mümkün olsa banka hesaplarımızın büyüklüğü oranında soluduğumuz havanın bile parsellenebileceğini anlatıyor. “Ağaçları keserek, nehirleri kirleterek, izole toplumlar yaratarak rahatlığı satın alabileceklerini sanıyorlar… İnsanı yaratılıştan (creation) uzaklaştıran kompleksler bunlar. Şairler için ölü mekanlar..”

Kabaca bu sözlerden Yurinin yaşama, yaşanmışlıklara, doğaya ne kadar önem veren bir insan olduğunu anlayabilirsiniz. Benim Yuri ile ilgili en sevdiğim kısım da bu. Birkaç röportajını ya da atolyesini izlerseniz aynı filmleri gibi içten, sıcak kanlı ve şefkatli bir insan olduğunu fark edebilirsiniz. Kendi içinde tutarlılık arz eden bir evren var Yuri’nin içinde. Yaşama vermiş olduğu değerlerle ilgili olarak pek çok anekdotunu bulabilirsiniz anlatılarında. Homeros’un Odysseia’sını alıntılar örneğin: “İki kadın sokakta karşılaşırlar. Güneş gökyüzünde parlamaktadır. Kadınlardan biri diğerine: ‘Ne güzel bir hava var bugünlerde!’ der. Diğer kadın yanıtlar: ‘Evet, dün ölmüş olanlar için üzülüyorum.’ ” Ardından ekler Norstein: “Bence hayatın tüm felsefesi bu!”

Yukarıda yönetmenin filmografisinden bahsederken değinmediğim küçük bir kısa filmi daha var. 2003’te Japon yönetmen Kihachiro Kawamato, Japon ozan Basho’nun bir renkusunu baz alarak bir film yapma kararı alır. Renku birbiri ile bağlantılı olan ama farklı şairler tarafından stanzalar (dizeler) eklenerek oluşturulan bir şiirdir. Hoca konumundaki kişi şiiri başlatır ve her şair birkaç dize ekleyerek şiiri döndürür. Kawamato 36 kısımdan oluşan bu renkunun her bir stanzasını farklı bir animatöre vermiş ve açılışı yapma onurunu da Norstein’a bahşetmiştir. (Japonya, Norstein’in en çok değer verildiği ülkelerden biri olabilir.) 9 ay süren çalışma sonucunda iki buçuk dakikalık bir parça ile yönetmen Winter Days’i açar. Bu kısa animasyonda bilge Basho ile Japon kültürünün hayali delisi Chikusai’nin bir ormanda karşılaşmasını izleriz. Deli boynunda bir steteskop ile tek tek karşısına çıkan ağaçları dinler, dökülen son bahar yaprakları ile oynar ve gezinir. Bu, zaten kısa olan animasyonun  başlangıcı ve sadece küçük bir kısmıdır ancak yönetmenimiz sadece bu fikrin bile başlı başına bir film oluşturabileceğini söyler: “Yaşlı ağaçların nasıl nefes aldığına, nasıl çatırdadığına, nasıl astımlı bir edayla nefessiz kaldıklarına ve dallarının soğukta ve buzda nasıl titrediğine dair bir film…” Bu filmin kahramanı olan Basho ve onun gibi keşiş-ozanları da anıyor Yuri: “Basho yalın ayak dolaştı ve dizelerini söyledi. Elleri donuyor ayakları kanıyordu ama kimseden yardım istemedi. Kimse de onu yolundan geri çeviremedi. Sonuçta kendi hayatınızın yükünü sadece siz hissedebilirsiniz. Bugün modern insan sıklıkla sahip olduğu şeylere güveniyor, ama sonuçta bunlar kişiyi yaşamın özünden ayırıyor ve ele geçiriyor. En sonunda kişi yaşam hakkında bildiği en küçük bilgiyi ve diğer insanları hissetmeyi bile unutuyor.”

Yazının devamı 2. sayfada…

Sayfa: 1 2


Yazar Hakkında

Sinematopya’da değerlendirmeleri yayınlanan konuk yazarların hesabıdır.



3 Responses to Yuri Norstein: Masallar ve Çocukluk Üzerine

  1. Nuri says:

    güzel adammış. yazı da güzel. teşekkür.

  2. Meriç says:

    Biraz okuyunca Yuri’de kendimden parçalar gördüm.Harika bir yazı olmuş,çok teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑