Leviathan: Cesur Yeni Dünya

Yazar: Yağız Ay

  “Sürekli olarak bir şeyleri önleme ihtiyacı içindeyken  öyle güçsüz düşersin ki artık kendini koruyamaz hâle gelirsin.” Nietzsche, Ecce Homo
“Ha ha!” (Eyüp kitabı, 39:25)

Andrei Zyvaginstev, Leviathan’da ilk bakışta oldukça zor bir işe kalkışmış gibi görünüyor: Eski Ahit’ten bir hikayeyi (Eyüp) siyaset felsefesiyle (Hobbes) kesiştirerek günümüz Rusya’sının açmazlarını çözmeye çalışıyor. Hikayesi oldukça basit ve sonu tahmin edilebilir aslında: Devlet, bir adamın evini yıkmak ister, o da bunu engellemek için bir avukat arkadaşından yardım alır. Buradaki Hobbesçu kadir-i mutlak devleti de sezmek çok zor olmasa gerek. O halde basit bir birey–iktidar–erk üçlüsüne mi takılıyoruz Leviathan’da? Bu kadar basit olmayabilir…

Elena’da Suç ve Ceza’yı serbestçe günümüze uyarlamıştı Zyvaginstev; Leviathan’da ise bir nevi Karamazov Kardeşleri –özellikle Büyük Engizitör epizodunu- uyarladığını söyleyebiliriz. Ancak ben filmin distopik havasından dolayı Aldous Huxley’in Brave New World’üyle –ki o da Büyük Engizitör’ün bir uyarlamasıdır esasında-  ortak yönlerinin daha baskın olduğunu düşünüyorum. Leviathan, kuşkusuz tam anlamıyla bir “distopik” film değil; fakat özellikle Avrupa için acı bir gelecek tablosu çiziyor. “Peki, nedir bu acı gelecek?” sorusuna cevap vermek gerekirse, Zizek’in başarılı adlandırmasıyla “Asya Tipi Kapitalizm”dir.  Bunun elbette direkt olarak Asyalılarla ilgisi yok (Marx’ın “Asya Tipi Üretim Tarzı”na bir göndermedir zaten); bugüne kadar el ele ilerlemiş kapitalizm ve demokrasi arasındaki bağın kopuş noktasına işaret eder bu isimlendirme. Ve Leviathan tam da bunun tasavvurudur, zira bu durumun de facto karşılığı Rusya, Singapur, Çin gibi ülkelerdir – Çin sinemasında kamera genelde sokağa çıkarılmaktan ziyade zamanda geri gönderildiğinden orada çok yankılarını göremesek de özellikle Putin dönemi Rus sinemasında belirgin bir şekilde sezilebilir.  Bu noktada “Leviathan” konsepti açıkça beliriyor, o bütün ceberutluğuyla kapitalist devlet.  Fakat  Zyvaginstev, filminin Putin yönetimine direkt bir eleştiri olmadığını söylüyordu.  Brave New World ile ortak yönleri işte bu açıdan kuvvetli.  Zyvaginstev filminin salt bir Putin eleştirisi olmadığını söylerken aslında Avrupa’ya “Dikkatli olmazsanızişler buraya varıyor” uyarısı yapmaktadır; bu da oldukça distopik bir anlatım aygıtıdır. Film Cannes’da yarışan öbür politik-eleştirel filmlere kıyasla (Kış Uykusu, Deux jour une nuit, Maps to the Stars gibi) kendi ülkesini kendisi için eleştirmiyor; henüz otoriterleşmemiş, “asyatikleşmemiş” ülkelerde yaşayanlar için yapıyor bunu. Bundan dolayı filmin görüntüleri, çekimleri hep bir ‘çarpıcılık’la, ‘vuruculuk’la beraber anılıyor. Basit bir manzara planı olan o görüntüler karşısında Huxley’nin John’u gibi öylece kalıyoruz. Bizim gibi kalan bir kişi daha var, o da filmdeki dünyaya adapte olmaya çalışan çocuk karakter.

Ancak Zyvaginstev’in derdi bu kadar basit bir siyasi öncül üzerine kurulu değil yoksa her Hobbes okuyan, biraz da kendi ülkesindeki yönetim biçiminden rahatsız olan Leviathan’ı çekebilirdi. Onun derdi dışsal “leviathan”dan ziyade içsel olanıyla. Filmdeki “leviathan” tepemizdeki akşamları kapıya dayanan sarhoş heriflerde değil, bir kadının verebileceği şu demeçte ortaya çıkıyor: “Kocam bana tecavüz etti.” Zyvaginstev’in siyaset felsefesinden ve kapitalizm eleştirisinden öte bunu sorunsallaştırması çok önemli.  Bir tasavvuf düşünürüydü galiba, genelde Mevlana’ya atfedilir ama emin olamadım, her insan bir denizdir diyordu. İşte hakiki soru bu denizin derinliklerindeki “leviathan”la ne yapacağımızla ilgili. Örneğin evlenerek birine tecavüz etmeyi (veya dayak atmayı) meşrulaştırabiliriz.  Ya da karşı tarafla imzaladığımız anlaşmayı kendimizin bozmadığına dair teoriler üretebiliriz – “o istedi,” “ hayvan gibi üzerime geldi ben de bıçakladım” vb. (Jodie Foster’a ilk Oscar’ını getiren The Accused bu çıkmazı çok güzel gözler önüne serer) Evi yıkmak isteyen düşman dışarıda değildir bu yüzden; içeridedir, bizzat evi yapan kişidir o.

leviathan sinematopya

Bu sorunsallaştırma şuna yönelik olduğundan önemli: Tepemizdeki ‘canavar’ nasıl sürekli tepemizde kalıyor? Bu tahakkümü nasıl sürekli yeniden üretmeyi başarıyor? Brave New World de bununla uğraşır roman boyunca; Zyvaginstev’in cevabı da Huxley’le paraleldir.  Bu devlet denilen ‘canavar’a genelde Isaac Asimov’un “Frankenstein kompleksi” dediği konseptle yaklaşılır: Yarattığımız şey eninde sonunda gelip bizi yok edecektir. Nitekim bu örnekte de Nikolai oy vererek seçtiği Vadim tarafından filmin sonunda sembolik olarak yok edilir – evi yıkılır. Fakat Frankenstein’la beraber okuma da ortaya çıkan bir problem vardır, o da Mary Shelley’nin kitabın başında Milton’ın Kayıp Cennet’inden yaptığı alıntıda gizlidir: Ey yaratıcı, Ben mi istedim/ senin beni çamurdan yoğurmanı/ Ben mi zorladım seni/ Karanlıktan yükseltmen için beni? Huxley ve Zyvaginstev bu noktada o ‘baskıyla hükmeden ceberut devlet’ anlayışından başarıyla sıyrılırlar: Devlet, Orwell’in 1984’ünde veya sinemada en son The Interview’da gördüğümüz gibi, herkese sürekli açık şiddet uygulayarak, baskıyı her an her daim hissettirerek düzenini yeniden üretmez. Bunun sayesinde yeniden üretme işlemini güvence altına alır. Halbuki asıl yeniden üretim, başka bir deyişle tepemizdekinin sürekli tepemizde kalma durumu, baskı değil ideoloji aygıtları sayesinde yapılır: Din (Brave New World’de ‘soma’ vardır bunun yerine) ve okul gibi. Sonlara doğru yer alan Pazar ayini sahnesi devlet ve onun ideolojik aygıtları arasındaki ilişkiyi hem diyaloglarla hem de imgelerle bütün çıplaklığıyla özetler. Baskıyla değil rızayla biat söz konusudur. Yani, Leviathan’ın hamurunu oluşturan “Asya Tipi Kapitalizm” temelde özgürlük ve mutluluğun asla beraber yürümemesinde, hep bir “ters mıknatıslanma” yapmasındadır.  İçerideki “leviathan”  baş edilmediğinden onun hep daha büyük bir dışsal olanının himayesine sokulması, özgürlüğün feda edilmesi gerekir, aksi halde o yaratık içte kaldığı ve terbiye edilmediğinde içi yiyip bitirebilir.

Zyvaginstev’in Rusya’yı bir “mayın tarlasına” benzetmesini de bunun üzerinden düşünebiliriz. Filmin esasında çok Hollywood bezeli bir hikayeyi (“gururlu adam zorbalara karşı” teması Capra’nın Mr. Smith Goes to Washington’ından Gus Van Sant’ın Milk’ine her yerde bulunabilir ) bu kadar farklı dönüştürmesinin sebebi de bu. Filmdeki karakterler herhangi bir özgürlük illüzyonu altında yaşamıyorlar. Dolayısıyla mücadele ettikleri şey özgürlük değil, onun fikri. Onlara her hareketlerinin gözlendiğini söylemek için bir Snowden, Manning gerekmiyor. Yaşadıkları tahakkümün bütünüyle bilincindeler ve bu “bütünüyle bilinçli” olma durumunu yaşamayı imkansız hale getirdiğinden, onu yaşanabilir kılmak adına sürekli vodka içip sarhoş olmaları, ilk gördükleri insanlara aşık olmaları gerekiyor – Marx, Rusya’da alkolün oynadığı rolü zamanında dine biçmişti, ama bunu günümüzde “afyon kitlelerin afyonudur” gibi totolojik bir şekilde kursak yanlış olmaz herhalde). Leviathan’ın en başarılı noktası belki de “özgürlük mü mutluluk mu?” ikilemini Dostoyevski’nin ve Huxley’nin yaptığı gibi devasa diyaloglarla çözmek yerine bunu pür sinematik araçlarla aktarması.  Mutluluklarından vazgeçip özgür adımlar attıklarında ise filmdeki karakterler gülünçleşiyorlar ve filmin tekinsiz mizahı kendini gösteriyor. Tanrı’nın ve Şeytan’ın Eyüp kitabında Eyüp’ün anlamsız uğraşına bakıp dalga geçmeleri gibi Nikolai’ın mücadelesi de filmde mizahi bir yan olarak kendini gösterebiliyor.

leviathan sinematopya 2

Filmle ilgili en mühim nokta filmi izleyen herkesin özdeşleştirebileceği bir devlet taşlaması olarak görmemek; ancak bu şekilde filmi hakiki bir siyasi bağlama oturtabiliriz. Filmin resmettiği “cesur yeni dünya” tarih treninin “imdat frenini” çekmezsek ulaşacağı bir nokta ölçüde anlamlıdır. Devletlerinin bile birbirlerini katil ilan etmek için yarışa girdiği bir çağda bireylerin dile getirdiği “Katil devlet” gibi slogan ifadeler gittikçe anlamlarını ve kuvvetlerini yitiriyorlar. Bu tıkanıp kalan durumu sorgulatmak için uğraşıyor Zyvaginstev, eğer liberal demokrasi ve kapitalizm arasındaki ilişki böyle devam ederse otoriter bir şekle evirileceğini, portrelerdeki Putin bakışlarından kaçamayacağımızı vurguluyor.  (“Herkes bilir gemi batmak üzeridir, ve herkes bilir kaptan yalancının biridir” L.Cohen –Everybody Knows) Herhangi bir demokratik-olmayan rejim söz konusu olduğunda gözler hemen 1984’e döner; kıyaslar başlar “aynı bu, gözetim her yerde” diye. Daha fazla yanılamazdık. İlerlemekte olduğumuz cesur yeni dünya Leviathan’ın gösterdiği üzere her yerinden alevler fışkıran, kötücül bir liderin sonsuz otoritesi altında yanan ebedi bir cehennem değildir; (Adorno’nun Brave New World’e yaptığı yorumu tekrarlarsak) Bu dünya kendini cennet sanan bir toplama kampıdır.

Diğer yazıları Konuk Yazar

Yapay Zeka: Makinelerin Beyazperdede Yükselişi

Marty McFly’ın geleceğe gittiği tarihi bile geçmişte bıraktığımız şu günlerde, durup da...
Devamı

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir