Maps to the Stars: “Hollywood Semalarında Bir Hayalet…”

Yazar: Yağız Ay

Hollywood, kapitalizm, kültür endüstrisi, tüketim toplumu gibi artık ağza sakız olmuş, herkesin hakkında birkaç eleştirel düşünceye sahip olduğu kavramların popüler sinema, edebiyat vb. platformlarda eleştirisi yahut taşlaması yapılırken, sanatçıların çoğunlukla tosladıkları bir duvar vardır. Bu duvar Hollywood konusunda ikircikli tavrını saklamayan Argo için de geçerlidir, ölümün bir eğlence unsuruna dönüşmesi üzerinden eleştirisini yapan neredeyse militan bir film olan Barton Fink için de. Bunun sebebiyse bir alıntıyla açılanabilecek kadar basittir:  Gösteri toplumunda, kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür, sahteleşir. Tüm dünya aynı gösterinin sahnesidir artık; hepimiz aynı gösterinin oyuncusu ve seyircisi oluruz. Bir nevi “ön kapıdır” aslında bu. Çünkü bir şekilde (örneğin Godard’ın çok önceleri keşfettiği üzere aslen tiyatroya ait yabancılaştırıcı efektler, oyunlar sinemaya adapte edilerek) bu engel aşıldığı takdirde ortaya başka bir sorun daha çıkar: “Bu izlediklerimiz sadece filmlerde olur”. Film o tüketim kültürünün bir parçası olmadığının altını çizmek için kendini o denli klasik anlatıdan soyutlar ki elimizde yalnızca anlamsız olaylar silsilesi kalır ve bu olayların gerçek-dışılığı saykotik aktörlerin, “aç gözlü” yapımcıların, hayaller peşinde melekler şehrine gelen ‘temiz’ insanların filmlere özgü bir abartı olarak anlaşılmasına sebebiyet verir. Başka bir deyişle, başlangıçta verilmek istenen ‘solcu’, gösteri toplumundan kaçmanın yollarını arayan film aslında veriliş biçiminden dolayı verilmek istenen o mesajı bizden saklar, tam da onun zıddına bizi ikna etmeye uğraşır (Scary Movie’de, Scream’de olan budur).

İşte bu noktada modernist sanat teknikleri üzerinden eleştiri bir anlamda iflas eder. Daha radikal yöntemler ile bir söz söyleme, taşlama yapma ise doğal olarak postmodern diyebileceğimiz yöntemleri kullanır. Burada filmler kendilerinin ne derlerse desinler, ne mesaj verirlerse versinler endüstrinin kıskacından çıkamayacaklarının gayet bilincindedir, bu yüzden asıl hedefleri bizi de buna inandırmaktır. Bunun en belirgin semptomu da gerçek ve kurgunun hemhal olması, birinin diğerinden ayrılamaz duruma getirilmesidir. Filmler böylece saldırılarını herhangi bir para avcısı kapitalist tahayyülüne değil, kendilerine yöneltmiş olurlar (Fight Club’da patronun karşısında kendine dayak atan Edward Norton’ı hatırlayın). Inland Empire gibi bilinçdışının karanlıklarına bürünmüş bir film bile “film içinde film” numarasını kullanarak bu konudaki tavrını açıkça belirtir. Böyle filmlerin çıkışında Eisenstein’dan alabileceğiniz “Hadi kapitalistleri öldürüp özel mülkiyeti ortadan kaldıralım” gibi bir fikir yerine günümüzün ideoloji anlayışına uygun olarak “İzlediğimin kültür endüstrisinin bir başka numarası olduğunu, gösteri toplumundan kaçış olmadığını biliyorum ama gene de…” şeklinde özetleyebileceğimiz sinik bir düşünce ele geçirir bünyemizi. O meşhur “Converse giyen komünist” imgesine dönüşüveririz anında. Bundan kaçtığını iddia etmek de (“Ben para makinası olmuş Hollywood filmi izlemem, Starbucks’da kahve içmem, büyük sermayedarların restoranlarında yemek yemem” vb.) eski modernist, dogmatik takıntının bir uzantısıdır.

Maps-to-the-stars

Bu Hollywood taşlamalarının ne durumda olduğuna dair biraz uzun girişten sonra Cronenberg’in son filmi Maps to the Stars’a gelebiliriz. Kariyerinde bir yerden sonra (A History of Violence’ı bir çizgi olarak belirlemek pek yanlış olmaz sanırım) kendiyle özdeşleşmiş body-horror elementlerini bir kenara bırakıp daha ‘dertli’ bir sinema yapmaya girişen Cronenberg, Maps to the Stars’da da bu elementlere birkaç göz kırpma dışında yine son filmlerindeki çizgide ilerliyor. Hollywood’da yaşayan birkaç ünlüye ve onlarla alakalı bazı ünsüzün çakışan hikâyelerini alışıldık mozaik hikâye yapısıyla anlatıyor film. Karakterlerin hemen hemen hepsinin gerçek hayatta bir karşılıkları var. Ancak, tıpkı Borges’in var olmayan yazarlardan sanki gerçeklermiş gibi bahsetmesi, Pamuk’un hayali yazarları (Doktor Ferit Kemal, İbni Zerhani vs.) hakiki yazarlarla yan yana getirmesi gibi Cronenberg de kurgusal karakterlerini Gerçek’le çakıştırıyor. Ufak bir farkla: hayali Havana Segrand, gerçek Carrie Fisher’la karşılaşır, konuşur. Tıpkı hayali Tanzimat yazarı Doktor Ferit Kemal’in gerçek Dostoyevski ile aynı yerlere gidip aynı hikâyeyi yazması gibi; ancak Havana Segrand sinemanın imkânlarından dolayı ‘metnin dışında’ da vardır çünkü bir aktris tarafından canlandırılmaktadır. Carrie Fisher’la konuşan; saçlarını sarıya boyamış Julianne Moore mudur yoksa çocukluğuna ait bir travmayı atlatmaya çalışan unutulmaya yüz tutmuş Havana Segrand midir? Ya da kitabı başarısız olursa Oprah’a çıkıp Lance Armstrong numarası çekeceğini söyleyen John Cusack midir, yoksa oynadığı Alain de Botton’u aynalayan karakteri midir? Filmin çoğunda etkisini hissettiğiniz bu belirsizlik onu benzerlerinden iki anlamda ayırıyor. İlki yukarıda bahsettiğim siniklik hissini vermesi hususunda. Bu sahneler açıkça şunu söylüyor: “Evet, Hollywood’da iğrenç bir sürü insan var ama bu filmde yer alan insanlar da bunlardan”.  İkincisi bu belirsizlik filme o kadar yabancılaştırıyor ki izlediğinizin yapısını sorgulamaya başlıyorsunuz. Yine bize özgü bir örnek verelim, hani her Brad Pitt filminde izlediğine Tyler Durden, Aldo Reine vs. değil de salt Brad Pitt olarak bakan indirgemeci adam vardır ya, Maps to the Stars hepimizi o adama dönüştürmeye çalışıyor. Çünkü ancak o kadar sinemaya ve hikâyeye uzaklaşmış, gördüklerini kurgudan anında gerçeğe indirgeyen bir şekilde filmin anlatısını kavrayabiliriz.

Filmin anlatısını kavramak yolunda ise değinilmesi gereken noktalardan biri de elbette olay örgüsünde büyük yer kaplayan ‘hayalet’ meselesidir.  Fakat öncelikle “Hayalet nedir?” sorusuna verilen cevabı netleştirmek gerekir. Bu, teoride Gerçek ve gerçeklik arasındaki ayrımdan doğar. Gerçeklik, bizim Gerçek’in algılayabildiğimiz, simgesel düzenimize dahil edebildiğimiz porsiyonudur. Gerçek’in (büyük harfle) bir kısmı her zaman erişilemez ve bilinemez olmayı sürdürür. Bunun en açık örneği de ölümdür. Hepimiz öleceğimizin farkındayızdır. En uçlarda, dolu, başarılı bir hayat yaşasak bile sonunda masasın üzerinden bezle sildiğimiz toz parçalarından farkımız kalmayacaktır. Bu yüzden ölümsüzlüğün çeşitli yollarını kendimizce kurgularız: Ünlü olmak, kalıcı sanat eserleri bırakmak, sansasyon yaratmak vb. Bu sırada ölümün hayaleti; soğuk nefesini üzerimizde üflemeye, bizi ‘haunt’ etmeye devam eder. Hayaletler her zaman orada bir yerdedirler, var olmasalar bile. Onlarla –yani Gerçek’le- karşılaştığımızda ise kabaca ağır bir şok geçiririz. Şok geçirmezsek ona ‘Gerçek’ demek çok doğru olmaz zira. Hayaletler işte bu şokların iletenleridir, Gerçek’ten kaçmış parçacıklardır onlar: Fırtınalar, depremler, seller, terörist örgütler (James Bond’daki hayali örgütün isminin Spectre –hayalet, hortlak- olması çok ironik değil mi?), kasırgalar, öteki insanlar…

Hayaletlerle karşılaşan, edebiyata ait çok popüler bir figür var:  Ebenezer Scrooge (Charles Dickens’ın A Christmas Carol’ını okumadıysanız Matthew McConaughey’nin Ghosts of Girlfrineds Past filmini de düşünebilirsiniz). Pinti kapitalist Scrooge’ın, bu hayaletlerin ona ölümü göstermesi üzerine –yani, Gerçek parçacıklarının Gerçek’i tattırmasından sonra- hayatı müthiş bir değişime uğrar (Jacques Derrida bu hayaletle karşılaşmadan sonraki ani tavır değişimine ‘ghost tense’ der): sinir olduğu çocukları sever, onlara hediyeler alır, nefret ettiği yılbaşı ruhunu benimser vb. Maps to the Stars’ın hayaletlerini geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanın hayaletlerinden ayıran en önemli nokta ise onların yarattığı etki. Ya da şöyle de diyebiliriz, etkinin gündelik hayatlarımızdakine benzerliği. Kuşkusuz hiçbirimiz hayaletlerle karşılaşıp çocuk boğmuyoruz ama Gerçek her an hayatlarımızı işgal edip gündelik düzenlerimizde koca bir delik açabiliyor. Bu koca delikten ise pür ilkellik (afili ismiyle “id-kötülüğü”) fırlıyor: Tsunamilerden, depremlerden sonra tecavüzler, sağa sola ateş etmeler, yağmacılık… Düzenimizin yerle bir olmasının ertesinde kendimizi “insan insanın kurdudur” halinde buluyoruz adeta. Maps to the Stars da bunu benimsiyor ve eleştirisini bunun üzerinden yürütüyor. Dickens’ın hayaletleri cimri ihtiyarları hayırsever sermayedarlara dönüştürüyordu ve bu, mevcut olan kaotik durumun nihai çözümü ve düzgün işlemesi gereken bir ekonomik sistemin anahtarı olarak sunuluyordu. Cronenberg’in hayaletleri ise bunun tam tersini söyler: Bunalımın, histerik iflasların, duygusal çöküntülerin, felaketlerin bir umut ışığı olmadığının, tam tersine bunların hâlihazırda düzenin belirleyici karakteristikleri olduğunu iddia eder. Birtakım Los Angeles sakinine ne kadar kötü hayatları olduğunu gösterip onları ‘iyi’ye itelemeye uğraşmaz Maps to the Stars’daki hayaletler; amaçları onları kötüye sürüklemektir. İlginç bir şekilde bu sadece çocuklara işler (Julianne Moore da yetişkin bedenine yaşadığı travmadan dolayı sıkışmış bir çocuğu oynar zaten).  Bunun sebebiyet verdiği filmde izlediğimiz “sistem bu tarz çatlaklar sayesinde yıkılacak” şeklindeki klasik tezin aksine sistemin tam da bunlardan dolayı ayakta kalacağını söyler: İktidarların hastalıklı kişilere ihtiyacı vardır ki bunların hastalıklarını sağlıklı kişilere geçirebilsinler. Tam da bundan dolayı Cosmopolis’de Komünist Manifesto’nun ünlü girişine gönderme yapan söz oldukça yerindedir: “Avrupa semalarında bir hayalet dolaşıyor… Kapitalizmin hayaleti!”

Maps to the Stars

Maps to the Stars hakkında çok daha fazla şey söylenebilecek bir film. Bir şey söylerken unutulmaması gereken bir nokta var; o da filmin soyutlanmış bir Hollywood eleştirisi yaptığını düşünen konformist izleyiciye dönüşmek. İzlerken belki bir rahatlık içerisindeyiz çünkü filmde gönderme yapıldığı aşikar olan Lindsay Lohan, Justin Bieber değiliz. “Benim hayatım hiçbir zaman onlarınki kadar çürümüş, saçma değerler üzerine kurulu değil”. Sorun tam da burada,  sahip olduğumuz bu kaçınılmaz rahatlık hissinde yatıyor ve Maps to the Stars bütün vahşetiyle onu sarsmayı amaçlıyor. Kokain çeken ergen ünlüler değil hayaletlerle karşılaşıp hayatları cehenneme dönen ya da onları oynayanlar, onlar izleyicinin kendisi. Elbette hedef tahtasında Hollywood celeblerinin fotoğrafları var ama önemli olan kimin olduğu değil, önemli olan Hollywood ünlüleri gerçekte kim ki? On kişiden dokuzunun ele geçirmek istediği fantezi bedenleri yalnızca. Havana Segrand’in arkadaşlarının, değer verdiği insanların ölümü üzerine sevinmesi de, Bad Babysitter filminin başrolü çocuğun yardımcı oyuncusuna aşırı kıskançlığı da gündelik hayatlarımızda her zaman bir hayalet olan ‘öteki’yle cehennemvari ilişkilerimizin uç birer temsili sadece.

Diğer yazıları Konuk Yazar

Çürümüş Bir Objektiften Bakmak: Çocuk Pozu (Poziția copilului)

Çocuk Pozu (Pozitia Copilului) 2013 yapımı bir Romen filmi. Film, yönetmen Calin...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir