Türkiye ve Dünya Sinemasında Kadın Olgusu

Hayatın anlamı kadın elinin naif dokunuşuyla vücut bulurken, kadın doğasındaki estetik hal, elbette ki sanatın doğuşuna ve gelişmesine önemli etkiler sağlayacaktı. İlk çağlarda mağaralara çizilen sembolik kadın figürleri, erkeğin hayranlığı doğrultusunda içselleşirken, hayat bulmuş aşkın tasvirine sunulmuş kadın, tutkunun da kaynağı olmuştu. Anaerkil zaman diliminin temelini oluşturan kadın, toplumsal yaşamda dönemin lideri olmuş, doğayla iç içe yaşamda da karşı cinsin saygınlığını kazanmıştı. Kadın elinin değdiği toprak, yaşam filizleri sunarken doğada ‘ana’ kavramının ‘tabiat’ ile bütünleşmesi günümüz dünyasına çok uzak bir mutlu yaşam hissi uyandırmıştı. Anaerkil dönem, tüm insanlık çağlarının en savaşsız, en huzurlu dönemi olarak bilinir. Dönemi günümüz dünyasıyla karşılaştırdığımızda tüketimin hat safhada olup, emek gücünün karşılığı alınmazken insanın gitgide asıl doğadan koparılan ve yapay bir doğada yaşamak zorunda bırakılmasıyla oluşacak insan ile doğa arasındaki o müthiş uyumun hızla kaybolmasına neden olduğu görülmektedir.

Yaratılan erkek zihnindeki yaşam modeli gitgide erkekleşen kadını etkin hale getirdi. Bu tehlikeli gidişatın başına tekrar döndüğümüzde ise anaerkil dönemin sona erip erkeğin lider konuma geçmesi; iktidarı, savaşı, devleti, mülkiyeti ve hepsini kapsayan tanrıyı yaratmıştı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, kadının eli, yaşamın kaynağından kaçırılıp, sömürülecek bir meta haline gelecekti. Erkek hegemonyasının uzun yıllar boyunca yarattığı savaşlar insanlığa, kini, nefreti, intikam duygusunu öğretmiş olsa ki insanın en saf halini yansıtan sanatın dahi sisteme yenik düşmesi ve beraberinde sinema sanatının sermaye için vazgeçilmez bir unsur hale gelmesi elbette ki sinemada kameranın ‘erkek’ olduğunu ispatlamıştı. Dikkat edilirse, genelde falanca bir film anlatımında olup bitene erkeğin gözünden bakarız. Kadın, ya namusludur, fedakardır ya da baştan çıkaran ve yuva yıkandır. Hepsiyle birlikte ise erkeğe muhtaçtır, yalnız başına yaşayan kadın tehlikelidir imajı özellikle ülkemiz sinemasında Yeşilçam ile birlikte toplumun yansıması olarak gösterildi. Sinema, bu durumu tabi ki de toplumsal yaşamın öngörüsü eşliğinde uyarlamıştı. Vurun Kahpeye, Asılacak Kadın, Mahallenin Namusu, Fahriye Abla gibi film isimlerinden de anlaşılacağı üzere kadın, gerçek hayatta  nasıl tanımlanıyor, hakkında neler deniliyorsa anbean sinemaya da öyle uyarlanıyordu. Kadının bir filmde tam anlamıyla konu olmasıyla bilinen ilk Türk filmlerinden Muhsin Ertuğrul yönetmenliğinde 1923 yılında çekilmiş İstanbul’da Bir Facia-i Aşk (Şişli Güzeli Mediha Hanımın Facia-i Katli) filminin adından da anlaşıldığı ‘‘Şişli Güzeli” tasviri, kötü bir kadınnın (fahişe) öldürülmesine/katledilmesine uygun bir mizaç yaratmaktadır dönemin toplumu açısından. Çünkü adı duyulmuş, üstelik Şişli Güzeli diye bir lakap bile takılmış kadına. Diğer taraftan ise kadının toplumda saygın olması için kadın karakterinin erkekleşmiş halini de hatırlatmamız gerekiyor. Şoför Nebahat ve Fosforlu Cevriye filmlerinde kadının erkekleşmesi, yani toplumda yer bulması için erkek gibi davranan kadının elle tutulur özellikte olması, yine toplumun getirdiği bakış açısından şekillenmişti. Çoğunluğu erkek olan seyirci kitlesi, güzel kadın oyuncuların erkeksi tavırlarından hoşlanıyordu. Film yapımcıları da bu durumun farkında olup aynı tarz filmlerin çekilmesine ön ayak oldular.

gelin sinematopya

Nihayetinde Yeşilçam’da kadına, kadın sorunlarına yer veren, özellikle baş kahramanı kadın olarak gösteren Lütfi Akad’ın varlığından bahsetmemiz gerecek. Gelin, Diyet, Düğün üçlemesi ardından ortaya çıkan kadın figürü, olaylara biraz da olsa kadın gözünden bakabilme imkanı sağlamıştı izleyicilere. Ama kamera yine erkekti. Üçlemedeki özellikle Gelin filmi, kadını tiplemeden kurtarmış, ‘insan’ konumuna ulaştırmıştı. Hatta kadının sınıf bilincine vardığını bile anlatmaktaydı. Kadına bakışın, kadının değişmesinin emek/sınıf yansıması olarak Gelin filminin önemi büyüktür. İnsanın yabancılaşması, manevi değerlerden uzaklaşarak sistemin kölesi haline gelmesiyle yaratılan yeni dönemin alanı daha da genişleyen erkeğe karşı mücadele veren bir kadının gözünden aktarılmaya çalışılmıştı. Lütfi Akad’ın Türkiye sinemasında kadına/kadın sorunlarına yapıcı yönelişi Yeşilçam’ın gelişmesi için de milat sayılırdı.

Yılmaz Güney’in de son dönem sinemasında kadına verdiği önemin altını çizmek gerekmektedir. Keza, Atıf Yılmaz için de Yeşilçam’da bir erkeğin gözünden kadın hikayeleri başlığı altında; Mine, Adı Vasfiye, Ahh Belinda ve Asiye Nasıl Kurtulur? filmleri gözümüze çarpar. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen Yeşilçam’ın 1975-1980 arası erotik dönem furyasında kamera daha çok erkekleşmiş, kadının toplumsal yaşamda bir seks objesi olduğu yaratılmış, haliyle kültür seviyesi vasat olan Türkiye toplumu için olumsuz sonuçlara varacak kişilik problemlerini de beraberinde getirmiştir. Yeşilçam’da 1980 sonrasında özellikle Müjde Ar faktörünün gelişmesiyle sinemamızda yeni bir dönemin kapıları açılmıştı. Müjde Ar; çekici, şehvetli, kırılgan, duygusal karakterlerle karşımıza çıkmasıyla Türkiye Sineması’nda kadına bakışın özellikle 80’lerin ortasında gelişen ‘kadın duyarlılığı’ etkisinde öncü isimlerden biri olarak da sayılacaktı. Yine aynı dönemde kadının iş hayatına girmesiyle şekillenecek Hülya Koçyiğit’in kadın sorunlarını gerçek anlamda hissettiren işçi yahut gurbetçi karakterlerinde vücut bulmuş halleriyle de anlatılan filmler çekilmiş, kadın yaşamına daha belirgin pencerelerden bakılmıştı. Duygu Asena’nın romanından uyarlanan Kadının Adı Yok (1988) filmi yine Atıf Yılmaz kamerasından kadın sorununu ele almaya çalışan başarılı çalışmalardandı o dönem için. Türkiye’de 90’lara doğru yavaşça genişleyen feminist hareketin yansıması özellikle Müjde Ar filmlerinde boy göstermişti. Yeşilçam bir taraftan klasik zengin kız fakir oğlan filmleri çekerken, ötekileşmiş sinemasında ise entelektüel, kadınının iç dünyasını baza alan filmleri de barındırıyordu.

Avatar

Sinemada kadın rolünün alanını daha da genişleterek evrensel anlamda bakacaksak olursak, değişmeyen tek şeyin erkek taraflı kamera olduğunu görürüz. Yazının başında belirttiğim anaerkil dönemin yarattığı fayda, kadının önemi açısından beğenerek izlediğim James Cameron yönetmenliğindeki Avatar (2009) filminin Naviler’e ait bir çok sahnesinde anaerkil zamanın temelini oluşturan doğa, kadın ve toplum üçgeninin hayranlık uyandıran bağlılığı tıpkı anaerkil dönem gibi resmedilmişti. Filme, yinelenen erkek gözüyle bakılmış olsa da kadına yaklaşan yani kadın ile doğa arasındaki toplumsal yaşamın ahenginde kadının her şeyden önce doğayı ve halkını sahiplenişi, öz yaşamın onurunu hissettiriyordu. Dişi, avlanırken besin kaynağı olacağı canlıya karşı sonsuz saygı içinde ”seni görüyorum, seni hissediyorum” diyerek doğal seleksiyonun gerekliliğini dahi anlatıyordu. Naviler’in yaşadığı gezegeni işgal etme amacıyla gönderilmiş insanlardan bazıları baş karakterle birlikte Naviler’in dünyasına aşık olmuş ve gerçek yaşamın sorgulamasına düşerek sonunda kendi ırkına karşı savaşarak seyirciyi de Naviler’in dostu olarak göstermişti. Beyaz insanın önderliğini ve galibiyetini her defasında gözümüze sokan bir Hollywood yapımı için alışılmadık bir bakış açısı olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Evet, anlatılan hikaye anaerkil dönemi birebir gösteriyor ve dişi, halkının özgürlüğü için ölümü bile göze alacak kadar yaşamı seviyor. Avatar filmi her ne kadar büyük sermayenin, erkek gözünün görüntüye uyarlanmış hali olarak görünse de kadın kimliğinin ve toplumdaki yerinin önemini alt metin olarak işliyor esasında.

Bir başka filmde kadının rolü için de usta yönetmen Stanley Kubrick’in The Shining (1980) filminde bilerek kullandığı çirkin kadın mizacını ele almaya çalışalım. Meşhur balta ile banyo kapısını parçalama sahnesinde kadının çirkin (dişlek, pörtlek gözlü) olmasından kaynaklı seyircinin acıma duygusuna kapılmadığı hatta, Jack Nicholson’ın canlandırdığı karakterin yanında olduğunun da tespit edilmesi özenle işlenmiş bir Kubrick psikolojisidir. Yine Kubrick’in Otomatik Portakal filminde erkeği yücelten sistemin yansımasını açılış sahnesinde süt içen Alex’in ayaklarını uzattığı kadın manken figürlerinde görürüz. Filmde, sanat ile şiddet arasındaki tezatlığı ele alınarak, erkeği belirgin bir şekilde yüceleştirdiğine şahit olduğumuz bir başka sahnede, Alex sapkınlığına devam ederken, evini bastığı bir kadını penis heykeliyle öldürmesi yine kadının erkek tarafından aşağılanması ile açıklanmalı. Şiddetin yani erkeğin iktidarla bütünleşmiş halini, kadını aşağılayan bir betimleme ile göstermiş olmasında yine doruk noktasına ulaşan erkek gözü işlenmiş, kadına üstten bakış sergilenmişti. Gücü sembolize eden erkeğin doyumsuz sapkınlığı, filmin genelinde rahatsız edici sistem çatışmasıyla ele alınıyordu.

a clockwork orange sinematopya

Sinemada kadının rolüne devam ederken Hitchcock sinemasına uğramakta yarar var ki, Hitchcock filmlerinin geneline baktığımızda başroldeki kadınların sarışın ve donuk/soğuk yüzlü olduğunu görmekteyiz. Örneğin bir Marilyn Monroe mizacında tatlı/sıcak kadın yüzlerine pek rastlamayız. Bilindiği üzere sinemada gerilim denildiğinde akla gelen ilk yönetmendir Hitchcock. Özellikle; Psycho, The Birds, Vertigo, North by Northwest, Marnie filmlerinin başrol oyuncularına baktığımızda soğuk tenli kadınların filmde verilen gerilim dozuyla nasıl bir uyum sağladığını görmekteyiz.

Kadın psikolojisinin görüntüye aktarılmasıyla tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden biri olarak bilinen Ingmar Bergman’ın Persona filmi, sinemada kadının psikolojik olarak tanınmasına yol açmış bir başyapıttır. Filmin kadın oyuncularının üstün performansı, yönetmenin erkek olmasına karşın, olaylara kadın gözünden bakabilmemizi sağlamıştı. Film, kadınların psikolojik çöküntüsünü işlemeye çalışmış ve aralarında oluşan duygu yoğunluğunda sıkışmışlığı anlatıp var olma sancısını gözler önüne koymuştu. Bergman, kadını toplumsal hayattan uzaklaştırmış, yalnızlığın gölgesine koymuştu. Yalnız başlarına yaşayan iki kadının psikolojik durumunu birbirlerine olan iletişiminin nasıl olabileceğini kadının bilinciyle anlatmaya çalışmıştı. Hemşirenin hasta aktriste olan aşkı, aktristin duvarları, suskunluğu… Hemşirenin kıskançlığı, tutkusu… Evet, dediğimiz gibi var olma sancısıyla bunalımın iki kadın arasındaki gelgitlerini izleriz Persona filminde. Diğer taraftan Bergman sinemasında kadın yüzü oldukça önemlidir. Birçok filminde yakın plan yüz çekimleri yaptığına şahit olmuşuzdur. Erkek olan kamera gözü, Bergman sinemasında psikolojinin, bilinçaltının getirdiği çatışmalarla gerek erkeği gerekse kadını cinsiyet olarak değil, birey olarak ele almıştı. Bergman, kadın erkek eşitliğini filmlerinde psikolojik bunalımlarla göstermeye çalışmış özgün bir yönetmendi. En az Bergman kadar özgün olan Rus sinemacı Tarkovski’nin kadının toplumsal yaşamı üzerine yaptığı bir konuşmayı okuyalım; ”Ben yalnızca kadının bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasına ısrar etmemesini düşünüyorum. Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre, kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevî anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran Bakire Meryem’in bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde, onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar.” Bu söylemler elbette ki feministler tarafından hoş karşılanmamış fakat feministlerin kafasını karıştırmaya da yetmişti. Çünkü bu sözleri, sinema sanatında doruk noktasına ulaşmış, insan psikolojisini çözümlemiş yabana atılmayacak gerçek bir usta söylüyordu. Bilindiği üzere Tarkovski, birçok filminde İncil’den alıntılar yapmış, insanlara kendi inancı doğrultusunda kirlenmiş dünyayı yarattığı kahramanlarla temizlemeye çalışmış, insanın manevi duygularına ferahlık verecek sade bakışa, mükemmel olmayan dünyanın sanatla mükemmeliyete erişip tanrıya ulaşmanın mümkün olabileceğine inanmıştı. Bu durumda Tarkovski için de, ataerkil sistemin savunucu yönetmenlerinden biri deme hakkına sahibiz. Tarkovski için özgürlük, tanrıya ulaşmakla mümkün olabilecek bir kavram. Nihayetinde sinemasındaki kadın karakterler erkeğe muhtaçtır ve yönetmen, kadının bağımsız yaşamasının yaradılıştan ötürü mümkün olamayacağını her fırsatta belirtmiş yapıtlara imzasını atmıştı.

persona1

Dinin ataerkil düzenle tamamen erkek egemenliğinde şekillenen Ortadoğu yaşamında ise toplumsal yaşamın en hassas vesilesi olan kadın, Müslüman kültüründe özellikle İran sinemasında dramın ayağı yere basan sağlam hikayelerle uyarlanmasında ortaya çıkan filmleri doğurmuştu. Batılı toplumların iki dakika sonra unutacağı bir olayı ölüm-kalım meselesi haline getirmek yine Ortadoğu halklarının feodal ağırlığından oluşacaktır ki hikaye sinemacılığının, özellikle kadına bakışın toplumsal yansımasını olduğu gibi filmlerine sunmuş İran sinemasının oldukça gerçekçi bakışı gözlerden kaçmıyor. Samira Mahmalbaf gibi kadın yönetmenlerin de şekil verdiği İran sineması, rejimin yasaklarına/sansürlerine rağmen ayakta kalmayı başarıyor. Kadın fiziğinin sanatla iç içe örtüştüğü zaman zaman erotik bir bakışla da sunulmaya çalışılmış. Misal dünyada kadın estetiğini en çok işleyen İtalyan sinemasına baktığımızda, özellikle Antonioni, Fellini, Bertolucci‘nin başını çektiği, Pasolini‘nin de kendine özgü zaman zaman anadan doğma halinde görüntüye aldığı karakterlerde bastırılmış cinsel arzuların yahut yasak aşkların sıkıntısını da anlatmaya çalışmış olduğunu görürüz.

Tüm dünya genelinde kadının sinemadaki rolünün erkekler tarafından şekillenmesi, kadın yönetmenlerin çok az olduğunun göstergesi olarak kıyaslanabilir. Dünya düzeninin tıpkı baştaki anaerkil dönemin toplumsal faydacı yönünde ilerlemesi için, toplumsal yaşamın yansıması olarak ele aldığımız sinema sanatının kadın hak ve özgürlüğünde kamaranın başına geçecek her kadına anlamlı görevler düşüyor. Kadın yönetmenlerin daha çok yetişmesi demek, sinema gibi etkisinin devasa olduğu bir platformda kameranın kadın gözünden olaylara bakması demektir ki, böylece toplumsal yaşamda kadın-erkek eşitliğinin tam anlamıyla aktarılmasına sebep olsun.

Diğer yazıları Güney Birtek

Fatih Akın’dan: The Cut (Kesik)

Sinema dünyasına özellikle göçmen kültüründen, onların yabancılaşma ve kimlik sorunları üzerinden gelişen...
Devamı

2 Comments

  • Üzgünüm ama biraz fazla “name-dropping” ve de ortaya karışık bir yazı olmuş. Kadının konu alındığı filmler denilince akla gelen, gelebilecek hiçbir öğe yazıda yer bulmamış. Westernlerin erkek dilinden, George Cukor gibi komedi yönetmenleri ve Douglas Sirk gibi melodrama yönetmenlerinden, Süreyya Duru’dan Türkan Şoray’a uzanan türk kadın yönetmenlerden, Almodovar ve Fassbinder gibi eşcinsel yönetmenlerin kadın karakterlerinden bahsedilmemiş. Biraz aceleye gelmiş yani yaz.

  • Trol mesajı değildir; konuya cidden takıntım var: Naif toy, beceriksiz anlamına gelen bir kelimedir. Aklınızdaki imgeyi karşılayacak kelimeler zarif, narin, kibar gibi kelimeler olabilir. Lütfen TDK’nın ya da Dil Derneği’nin sözlüklerinden kontrol edin. İyi çalışmalar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir