Whiplash (2014)

Bu sene seyrettiğiniz tüm gerilim ve aksiyon filmlerini bir kenara koyun ve her biri üzerinde düşünmeye başlayın. İlk eleme büyük bir eleme olacaktır zira çöp diye nitelendirilebilecek film sayısı hiç az değil. İkinci elemeyi yaparken janrdan bağımsız; sinemanın genel geçer kurallarını oluşturan elementler üzerine düşünmeye başlayacaksınız. Üçüncü elemede -eğer iyi bir sinema seyircisi iseniz- objektifliğinizi bir kenara bırakıp zevklerinizi konuşturmaya başlayacaksınız (eğer bunu daha erken yapıyorsanız ara cümledeki topluluktan olmayabilirsiniz). Elde kalan üç-beş film arasında seçim yapmak elbette zor lakin Damien Chazelle size bu konuda yardımcı olacağa benziyor. 2013 yılında Sundance’e katılıp kısa film jüri ödülünü kazandığı Whiplash’i bir sene sonra uzun metraj haliyle seyirciye sunuyor. Beyazperdedeki ikinci uzun metraj yönetmenlik denemesi olan Whiplash ile janrlar arasında sıkı köprüler kurup seyircisini bir yandan koltuğa çivilerken öte yandan rahatsızlık verici derecede kan dolaşımını hızlandıran Chazelle, kağıt üzerinde oldukça sıradan durabilecek bir metne imgeleri ekleyerek senenin en iyi filmlerinden birini önümüze koyuyor.

Whiplash için belli bir janrın filmi demek hiçbir şekilde doğru olmaz. Yönetmen, eşine nadiren rastlanır bir armoni ile seyircinin kafasındaki tür klişesini yıkıcı darbeler atmaktan çekinmiyor. Whiplash bir gerilim filmi çünkü daha ilk dakikasında davulun sesini duymaya başladığınızda dahi birkaç saniye sonra neyin patlak vereceği konusunda endişe yaşıyorsunuz. Whiplash bir aksiyon filmi çünkü harikulade ses kurgusunun aktif ettiği adrenalin salgısına paralel şekilde karakterlerin karşılıklı mücadelesi ve ego savaşı eşlik ediyor. Whiplash bir yol filmi çünkü belli bir amaç doğrultusunda hareket edip gayesinden hiçbir şekilde vazgeçmeyen ve hırsıyla bir yerlere gelmeye çalışan birini seyrediyorsunuz. Whiplash bir aile draması çünkü karakterin bu hırsının altında sevgisizlik ve mahrumiyet yatıyor. Whiplash bir gizem filmi çünkü iskeletin yarısı olan Fletcher karakterini düşününce bugüne kadar hiçbir filmde bu kadar ön planda olup hakkında bu denli bir şey bilmediğimiz karakter pek az. Whiplash bir müzikal çünkü… Çünküsü yok zira uzun yıllardır hiçbir filmde müzik baş kahraman olamamıştı.

whiplash-sinematopya

Henüz genç yaşına rağmen şöhret basamaklarını hızlı adımlarla çıkan Miles Teller’ın hayat verdiği Andrew Neiman’ın bir efsane olma yolunda yaptığı fedakarlıklar ve gösterdiği azmi seyrettiğimiz filmin iskeletinin diğer parçası ise J.K. Simmons’ın performansı ile adeta ilahlaştığı orkestra şefi Fletcher. Bu ikili arasındaki ilişkiyi filmin herhangi bir noktasında kavramak bir hayli zor. Damien Chazelle hem hikayesini hem de filmin kendisini öyle bir kurgunun içine serpiştirmiş ki Andrew ve Fletcher’ın herhangi bir anda birbirlerine karşı hissettiklerini, birbirlerine karşı girişecekleri tavırları, alacakları gardları tahmin etmek ya da anlamlandırmaya çalışmak yorucu bir iş. Her ne kadar yönetmen Andrew’un babası ve hoşlandığı kızı hikayenin küçük bölmelerine dahil etmeye çalışsa da tüm film boyunca Andrew ile Fletcher yalnız başına; daha doğrusu karşı karşıya kalıyor. Biri sabi sübyan, diğeri ise herkesin korkulu rüyası. Fakat karşı karşıya geldiklerinde büründükleri durum efendi ve köle ilişkisi değil, egoların savaşı oluyor. Buradaki mücadelenin kaynağı yalnızca Andrew’un hırslı olması değil; Fletcher’ın gölgelerle kaplı geçmişinden kaçmaya çalışması. İkilinin savaşında bir kazanan ya da kaybedense yok. Bu yüzden her biri, bir diğerinin gözünün içine bakıyor esasında. Birbirlerine ihtiyaçları var. Chazelle’in film boyunca tarihten verdiği referansların bir benzerini yaşıyor Andrew ve Fletcher. Ürpertici şekilde akan kanlar da bunun göstergesi gibi. Andrew, kendini Fletcher’a kanıtlamak için ellerinden oluk oluk kanlar akacak kadar çalışırken hizmet ettiği şeyin kendi egosu mu yoksa Fletcher’ın egosu mu olduğunu anlamıyor. Seyircinin de bunu anlaması zor; daha doğrusu buna anlam yüklemeye çalışması manasız. Çatışma fenomeni üzerinden gösterilmeye çalışsa da Chazelle’in asıl yapmak istediği şey ikiz alevlerin bir araya gelince yaratacağı patlamanın ta kendisi.

Yönetmenin, en son muhtemelen Disney Channel’ın çocuklara ve gençlere öğüt amaçlı hazırlattığı böylesi bir hırs hikayesini yılın en görkemli yapımlarından birine çevirmiş olması gerçek anlamda hayranlık uyandırıcı. Özellikle şapka çıkartan kurgu ve kamera işi, müzik ve performanslarla birlikte seyircinin yoldaşı oluyor. Whiplash, Sundance menşeli diğer filmlere kıyasla teknik, sanatsal ve beşeri faktörlerin leziz bir kıvamda seyirciye sunulduğu, benzerine zor rastlanır bir başyapıt.

Diğer yazıları Burak Hazine

Rango (2011)

The Ring ve The Pirates of the Caribbean serisinden tanıdığımız yönetmen Gore Verbinski’nin...
Devamı

1 Comment

  • Hakkında çokça yazılan çizilen ve genellikle de olumlu eleştiriler alan bir fil var vizyonda. 29 yaşında bir yönetmen için bu film çok başarılı bulunuyor. Adı Whiplash. Acaba sinema eserini değerlendirirken yönetmenin tecrübesizliğini ve genç yaşını veri olarak almak doğru mudur? Bence değildir ve bunun en son dönemdeki önemli örneği de Whiplash. Tabii ki yıllar içinde bir yönetmenin filmografisini değerlendirirken ilk filminden son filmine kadar gelişim süreci takip edilebilir. Ancak bu sadece yönetmenin değişimini gösteren bir veri olabilir. Genç yaşta bir film yapması ona, ölümcül hatalar yapması özgürlüğünü doğurmaz. Bir filmin sonu çok önemlidir. Film boyunca akan zamanda, gelişen olaylarda izleyici hep sona odaklanır; “Acaba sonu nasıl olacak?”,”şöyle şöyle olur kesin” gibi tahminlerde bulunur. Filmin sonu tüm düğümlerin çözüldüğü bir aydınlanma olarak da sonuçlanabilir, ya da Whiplash de olduğu gibi “açık uçlu” da bırakılabilir. Önemli olan bu “açık uçlu” sonun izleyici üzerinde nasıl bir tesir bırakıcağıdır. Genellikle “açık uçlu” sonu tercih eden yönetmenlerin izleyici tepkisini fazla önemsemedikleri algısı vardır. Peki bu önemsememe “etik” açıdan nasıl sonuçlar doğurur? Whiplash deki caz hocası tipik bir “sadist faşist” karakterdir. Filmi izleyen kimi arkadaşlar şimdi “aynen benim de böyle hocam vardı” şeklinde kimi çıkışlar yapacaklardır. Hatta benim de izlenimim kimi güzel sanatlar hocalarının nedense çok asabi olmalarıdır. Ancak bunların hiçbirisi filmdeki caz hocasının “sadist faşist” yönetim tarzını değiştirmez. Olgu bellidir. Bu hoca film boyunca sürekli Charlie Parker’ın hikayesini anlatmaktadır. Filmdeki 19 yaşındaki kahramanımızı da onunla özdeşleştirmektedir. Bu özdeşleştirmeyi yapan aslında yönetmendir. Bu hikayenin gerçekte farklı yaşandığını ve senaryonun hemen hemen %90 ını “aşırma” haline getirdiğine değinmeyeceğim. Esas “dehşet verici” olan az önce de belirttiğim gibi filmin sonudur. Kahramanı, faşist bir otoriteye karşı kendini ispat etmeye çalışan biri olarak seçerseniz bu hikayenin sonu “etik” olarak iki şekilde olmalıdır. Ya kahramanımız faşisti alt edecek; ya da kendisine farklı veya kendince daha akıllıca bir yol seçecektir. Film bu ikisini de yapmamaktadır. Yönetmen filmin sonunu “açık uçlu” bırakmak istemektedir. Öğrencisinin orkestranın iplerini eline aldığını gören hoca, ilk başta bozulur, sinirlenir, seyirciye karşı utanır. Ancak bir süre sonra kahramanımız davulda döktürmeye başlayınca yüzü gülmeye başlar. İşte, kendi Charlie Parker’ını sonunda bulmuştur. Öğrencisi artık onun kölesi olmuştur. Öğrenci açısından bakıldığında ise hocasını alt etmiştir, kendisini ispatlamıştır, onu yenmiştir. Ancak tüm bunlar onun ilk andaki, orkestra önündeki hisleridir. Konser bitince ve gerçek hayata dönünce tekrar hocasının eline düştüğünü görecektir. Gerçek hayat böyledir. İzleyici de bunu böyle algılar. Yani aslında yönetmenin yapmak istediği “açık uçlu” son gerçekleşmemiştir. Sadist-faşist zaferini ilan etmiştir. Ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sinema yapan hiçbir yönetmen veya sanatçının bunu yapmaya “insanlık onuru” ve “etik” adına hakkı yoktur!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir