Grinin Elli Tonu: Senenin Merakla Beklenen Filmi

Senenin merakla beklenen filmlerinden ilki olan Fifty Shades Of Grey (Grinin Elli Tonu) için artık daha fazla meraklanmamıza gerek yok. Son zamanların en popüler yazarlarından olan E.L. James’in kaleminden çıkan, Saving Mr Banks filminin senaristi Kelly Marcel’in kurgusuyla şekillenen ve Sam Taylor – Johnson’ın pencerisinden beyazperdeye aktarılan, başrollerini ise Dakota Johnson ve Jamie Dornan’ın paylaştığı eser aşkın gücünü romantik -ve bir o kadar şehvetli- bir dille anlatıyor.

Anastasia Steele (Dakota Johnson) İngiliz Edebiyatı son sınıf öğrencisidir. Genç yaşına rağmen başarılı bir iş adamı olan Christian Grey (Jamie Dornan) ile röportaj yapmaya hasta arkadaşı yerine giden Ana, başarısız bir röportajın ardından evine gider. Arkadaşını hayalkırıklığına uğrattığını sanırken, Chris’in jestiyle bir şaşkınlığa uğrar. Bu jest, aslında bir yakınlaşmayı belirtmektedir. Chris, Ana’nın çalıştığı hırdavatçıda ona bir sürpriz yapar ve ikili birkaç gün içinde fazlasıyla yakınlaşır. Fakat Chris’in birçok insandan farklı zevklere sahip olması, aralarındaki ilişkiyi karmaşıklaştırır. Bir fetişist olan Christian, zevklerini Anastasia ile paylaşmayı istiyor olmasına rağmen ona uygun biri olmadığı gerekçesiyle bunu yapmaktan çekinir. Anastasia ise kalbinin sesini dinler ve aşık olduğu bu genç, zengin, karizmatik ve kibar adamı kaybetmek istemez. Aralarındaki ilişki her geçen gün daha da karmaşıklaşan ikili, birbirlerinin arzularına kulak vermekten kendilerini alamazlar.

grinin elli tonu film sinematopya 1

Anastasia, hem karakteri hem de okuduğu bölümün etkisiyle romantik biridir. Yaşadığı ilişkilerde de bu romantizmi arar, bu sebepten ötürü de hayatında daha önce hiçbir ilişki olmamıştır. Çevresindeki akranlarına kendini kapatmış olan Ana, yaptığı röportaj esnasında karşındaki olgun genç adamdan fazlasıyla etkilenir; fakat heyecanı, tecrübesizliği ve utangaçlığı onu engeller. Christian ise ne istediğini bilen, istediğini de elde eden başarılı bir iş adamıdır. Düzenli bir centilmen, engel tanımaz bir patrondur. Taş gibi bir kalbe sahip olan Chris’in zevkleri diğer birçok insandan farklıdır. Sevişmekten, birlikte uyumaktan, buluşmalardan hoşlanmaz. Böylesi romantik davranışlar ona göre değildir. O, dominantlıktan yanadır. 15 yaşında annesinin bir arkadaşıyla tanıştığı fetiş dünyasına bağımlıdır. Kırbaçlardan, kelepçelerden, iplerden hoşlanır; karşısındakini kölesi olarak ister. Ana’nın karakteri böylesi yenilikleri açık olmadığı halde, ona duyduğu bağlılığın da etkisiyle kendi zevklerinden tavizler verir. İlk defa bir kadınla uyur, fotoğraf çektirir, kız arkadaşı olarak ailesiyle tanıştırır, kendi yatağında sevişir. Bunun karşılığı olarak ise Ana’dan biraz daha anlayışlı olmasını ve kendi dünyasını tanıtması için fırsat vermesini ister. Delicesine aşık olduğu adam uğruna fedakarlıklarda bulunan Ana ise zor da olsa, bazı şartlar koyarak kendini zevk dolu bir dünyanın kapısında bulur. İçeri attığı her adım, onun için daha anlaşılmazdır. Kendi romantik dünyasının yanında böylesi zevklerin varlığını algılayamaz ancak aşkı uğruna denemekten de vazgeçemez. Kendi değişiminin, değiştirildiğinin farkında da olsa, Chris’teki değişimleri gözünden kaçırır. Onun yaşadıkları, verdiği tavizleri göremez. İlişkinin adını koymaya, kimin ne kadar taviz vereceğine ilişkin son adımları atmaya karar verdiklerinde ise kurallar ve cezalarına ilişkin konuda rahatsızlık duyar. Neden bir cezaya ihtiyaç olunduğu, bunun verdiği doyumu anlayamaz ve reddeder. Karşısındakinin, ona değer verdiğini hissettiren adamın kendini incitebilecek ve bundan haz duyabilecek kadar vahşi olmasını kabul edemez. Tüm duygularına, içinde kopan fırtınalara karşın kalbindeki romantiğin sözünü dinler ve itaat bekleyen aşkının kollarından özgürlüğe uçar. Chris bu durumu kendi de inanamayarak kabullenemese de, arzu ettiği kadın olan Ana’nın gidişine seyirci kalmaktan başka bir seçeneği yoktur.

Kitabı okumamış biri olarak aylardır anlatılanlara, abartılara dayanarak söyleyebileceğim tek şey filmin, sanıldığı kadar sapkın bir yapım olmadığı. Birçok çıplak sahneye, toplumun geneli için sapkınca sayılan kısımlara rağmen sansürlü sayılabilecek bir film. Grinin Elli Tonu’nun bir “film” olarak başarısı ise pek de olumlu yönde değil. Ana’nın hayatındaki ilk birleşmeyi yaşadığı sahne fazla abartılı, Chris’in Ana’ya uyguladığı yöntemlerden aldığı zevk ise mimiklerine bakıldığında tartışmalı. Dakota Johnson duygularını -bir romantik de olsa– fazlasıyla abartılı bir şekilde yansıtırken, donuk karakterine rağmen Jamie Dornan’ın ifadesizliği, filmi gerçeklikten uzaklaştırıyor.

grinin elli tonu film sinematopya 2

Filmin senaryosu ise gerçeklikten çok uzak bir görüntü çiziyor. Ana’nın ilişkiler hakkındaki tecrübesizliğine rağmen fazlasıyla baskın olmaya çalışması, karşındaki dominant karakterin altında ezilmemesi biraz zorlama. Olayların birkaç hafta içinde yaşanmasına karşın kendini içinde bulduğu duruma kolay adapte edebilmesi, karşılaştığı ürkücü manzarayı yadırgamaya daha sonra başlaması akıllara soru işaretleri getiriyor. Tüm yaşadığı o zevk dolu dakikaları acı dolu birkaç dakikayla unutması ise böylesi romantik bir karakter için pek uygun değil. Yaşadığı travmanın karşılaştığı oyun odasıyla başladığı senaryoda (bilmiyorum ama belki de kitapta) unutulmuş gibi görünüyor. Benzer bir şekilde soğuk hatta kalpsiz olarak nitelendirilen Christian Grey’in karakterinden hemen taviz vermesi, ilklerini çok çabuk yaşamaya başlaması anlaşılır değil. Yaşadığı duygusal karmaşanın farkına böylesi hızlı varabilmesi ise karakteristik özelliklerinin biraz dışına çıkıyor. Tüm bu etkenler dikkate alındığında ise Grinin Elli Tonu’nun (ve kitabın) romantizm akımından fazlasıyla etkilendiği belli oluyor. Tesadüfi bir tanışma, çabuk alevlenen bir yakınlık, aşkın değiştirici gücü gibi ögeler romantizmin etkisini gösteriyor. Tüm bu olaylardan yola çıkarak da üç kitaplık serideki gelişmelerin şekillenişi daha okumadan tahmin edebiliyorum ki, bu yazı için yaptığım araştırma sonucu haklı çıktığımı görmek beni şaşırtmadı.

Edebiyatla sinema arasındaki fark Grinin Elli Tonu ile yeniden gün yüzüne çıkıyor. Kelimelerin ve betimlemelerin, görsellerde nasıl zayıflayabileceğini ya da tam tersi bir durumun söz konusu olabileceğini gösteriyor. Milyonlarca satan, milyonlarca kişi tarafından okunan ve popülerleşen bir eserin her zaman uyarlanmaması gerektiğini tekrar hatırlatan yapım, başarılı olacağa pek de benzemiyor. Ama yine de popülerite etkisini gösterecek ve filmi gişede başarıya taşıyacak, o da ayrı bir konu.

Diğer yazıları Sinematopya

İstanbul’un Festivali Başladı

Bu yıl 7.’si düzenlenen Boğaziçi Film Festivali, dün akşam (18 Ekim, 2019)...
Devamı

3 Comments

  • kitabı okumayan birisi neden filmini yorumlar? bknz. …başladığı senaryoda (bilmiyorum ama belki de kitapta) / Kitabı okumamış biri olarak….

    • Film sadece kitabı okuyanlar için mi çekiliyor? Ya da şimdiden sorayım, nasılsa bu noktadan giriş yapacaksınız: Bir film hakkında değerlendirme yapmak için uyarlandığı eseri okumak/seyretmek mi gerekir?

    • Bir inceleme yazısı olsa evet, kitabı okumak incelemenin derinliği açısından bir artıdıe. Fakat bir “film” eleştirisinde kitabın/eserin okunması bir eksiklik veya gereklilik değildir, yalnızca bir paragraflık göz doluluğu sağlar. Ayrıca, izlediği her filmin kitabı, şiiri, çizgi romanı vb kaynaklarını okuyan biriysen seni yalnızca tebrik edebilirim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir