Plemya (2014) The Tribe

2014 senesinin sessiz ve derinden ilerleyen fakat önemli organizasyonlarda adından söz ettirmiş eserlerinden Plemya (The Tribe; ya da dilimize çevrilmiş haliyle Kabile). Miroslav Slaboshpitsky’nin ilk uzun metraj denemesi olan filmin bu manada oldukça cesur bir hamle gibi dursa da aslında yönetmenin geçmişine baktığımızda halihazırda kendini göstermiş, hatırı sayılır bir kitlenin gözüne girmiş olduğunu görüyoruz. Avrupalı sinemaseverin adını bir şekilde duyduğu Slaboshpitsky, bu sebepten ötürü hiçbir kelimenin duyulmadığı, yalnızca doğanın sesini dinlediğimiz bir film yaparken kendine bu kadar güveniyordu belki de. Doğuştan dilsiz (haliyle sağır) bir çocuğun, kendi gibi olanlarla özel eğitim alacağı yatılı bir okula ayak bastığı andan itibaren kamerasını zeminde kaydıran yönetmen, sinemanın şiirini görsel gücü ve her biri ilk kez kamera karşısında boy gösteren karakterlerin şapka çıkarılası performanslarının tek yansıması olan mimikleri ile yazıyor.

Filmin anlatmaya çalıştığı her şey isminde saklı aslında. Slaboshpitsky, son zamanlarda seyrettiğimiz en çarpıcı eserlerden biri olan Plemya’yı kurgularken ilkellikten ilham alıyor. Her ne kadar farklı yorumlamalara gebe olsa da, karakterlerin sağır ve dilsiz olmaları da aslında bu ilkellik meselesinin bir parçası. Onlar çevrelerini duymayan, işaret dilini kullanmalarına rağmen hiçbir zaman karşısındaki ile anlaşamayan bireyler. Ortamda her daim bir gerilim var çünkü isimlerini dahi bilmediğimiz (ki bu da ilkel yaşama bir gönderme) karakterler öğretmeninden öğrencisine, kızından erkeğine her zaman bir çatışma içinde. Bir şekilde biri, bir diğerinin yaptığından hoşnut olmuyor. Hoşnut olacağı varsa da bir süre sonra yaşananlar, söz konusu olası mutluluğun ve zevkin önüne engel koyuyor. Toplumun neredeyse unuttuğu bu kabile aynı zamanda kendi içlerinde çok ayrı bir yapılanmaya sahip. Onlar için bir çete demek ne kadar doğru, orası tartışılır fakat birlikte hareket ettikleri anların azımsanmayacak kadar nadir görüldüğünü de belirtmek gerekiyor.

The Tribe

Birbirlerini anlamayan ve daimi bir kargaşanın içine yerleşmiş bu gençler, aslında Freud’un id tanımlamasının merkezinde yer almalarından ötürü de ilkellik kavramına hizmet ediyor. Film boyunca hakim birer tema olan cinsellik, şiddet, açlık gibi ilkel ihtiyaçlar, yönetmenin çizmek istediği tablonun tamamlayıcı ögesi olmaktan da öte, onun esas unsurları haline geliyor. Grup içerisindeki cinsel gerilimin patlak vermesi uzun sürmediği gibi, iki genç kızın TIR şoförü ve okulla bağı olan diğer kişilere adeta pazarlanması; üstüne üstlük bundan en ufak bir şikayetlerinin olmaması insanoğlunun en ilkel duyularından birine (çoğu zaman) çarpıcı bir gönderme yapıyor. Şiddet unsuru filmin en temel ve genel temasını oluştururken para açlığı, yiyecek açlığı, barınma açlığı ve dahası, sanki binlerce yıl öncesinin av toplumunun ritüelleriymişçesine yönetmen tarafından resmediliyor.

Tüm bu ilkelliğin ortasında, başlarda peşinden gittiğimiz karakter, seyircinin sempatisini kazanabilecek tek element olabilecekken yönetmenin sebebi anlaşılmaz şekilde bu karakteri filmin odağından uzunca bir süreliğine almasıyla birlikte anlık bir boşluğa düşüyoruz. Uzak olduğumuz, ait olduğumuza inanmak istemediğimiz fakat hepimizin zihninin bir parçası olarak id‘in hakimiyet sürdüğü bu tabloda tutunacak bir dalımız kalmıyor aslında. Başlarda kendini gösteren hareketleri biraz şüphe uyandırıcı olsa da, yine Freud’un bu sefer de ego kavramının temsilcisi olan bu karakter kendini tekrar gösterdiğinde bu yozlaşmış (ya da özüne dönmüş) topluluğun bir parçası olduğunu görüyoruz. Ego‘nun id‘i yendiği mi yoksa ona yenik düştüğü mü ikilemiyle baş başa bırakarak ekranı karartıyor yönetmen Slaboshpitsky.

Plemya’nın mesajı ve bu mesajdaki alt metinler oldukça güçlü olmasına güçlü. Fakat yönetmenimiz, esas sınavını zihninden geçen tüm bu imgeleri perdeye yansıtırken veriyor. Gerçekte oyuncu olmayan figürlerden dil ısırtacak bir ekip kuruyor ve oyuncu yönetimini ustalıkla gerçekleştiriyor. Seyircisinin önünde adeta akan kamerayı, az sayıda plan sekansa hizmet edecek şekilde ayarlayan ve simetri/asimetri dengesini tutturan Slaboshpitsky’nin teknik anlamda da kusursuz bir işe imza attığını söylemek gerek. Baştan sona çarpıcı, seyircisini diken üstünde tutan ve her elementiyle ustaca kotarılmış bir eser Plemya. Cannes’da başlayan macerasını, uğradığı her yerde el üstünde tutularak devam ettirmesi de garipsenecek bir şey değil.

Diğer yazıları Burak Hazine

Oscar Rehberi 2013: Özgün Senaryo & Uyarlama Senaryo

Önceki yazı: En İyi Kurgu & En İyi Sinematografi Bir filmin yaratılması...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir