Her Şeyin Teorisi (The Theory of Everything)

Eğer anadili İngilizce olan birinin hayat hikayesini beyazperdede seyrediyorsanız ve o film ‘iyiyse’, muhtemelen Hollywood’dan ziyade İngilizlerin elinden çıkmıştır. Sinemanın biyografik denemelere ayrılan kısmı -malumunuz- eskiye dayanamıyor, dayananlar da kadim zamanların ünlü figürlerinden başkasını işlemiyor. 90’larla birlikte kendini bir hayli öne çıkaran biyografik filmlerin büyük oranda duygusal yoğunluğu fazla dramalardan oluşması da seyircinin filmi yorumlarken önyargıya düşmesine sebep oluyor. Paragrafın başında -belki biraz iddialı- bir şeyden bahsettim, İngilizlerin bu konudaki üstünlüğünden. Sebebi ise onların yaptığı biyografik denemelerin dokunduğu duyguların çok daha farklı oluşu; anlattıkları başarı hikayelerinin daha naif ve olağan duruşu. Hatta ve hatta her zaman ünlü simalar üzerinden biyografik denemelere girişmiyor oluşları bile İngilizlere bir artı kazandırıyor benim fikrimde. Oscar ödüllü yönetmen James Marsh’ın ünlü fizikçi Stephen Hawking’in yaşamına odaklanan son eseri Her Şeyin Teorisi de bu ve benzeri İngiliz biyografik sinema kalıplarına uyan, başarılı denebilecek bir uyarlama.

her şeyin teorisi posterHawking’in bir zamanlar hayat arkadaşı olan Jane Hawking tarafından kaleme alınan kitaptan senaryolaştırılan Her Şeyin Teorisi, oldukça hızlı ilerleyen bir film. Stephen’ın üniversitede kendini göstermeye başladığı ve ilk görüşte aşık olduğu Jane’le tanıştığı dönemi çabucak geçen yönetmen, beklenenin aksine bilim adamının mesleki yaşantısına pek fazla önem vermiyor. Detaylar her ne kadar hızlı bir şekilde ele alınmış olsa da daha çok Stephen ve Jane Hawking ikilisinin duygusal ve mantıksal birlikteliğine odaklanılıyor. Birbirleri için yaptıkları fedakarlıklar, başkalarının elinde duygu sömürüsü haline gelebilecekken profesyonel bir İngiliz sinemacının yönetiminde, ortaya, seyir zevki hiçbir zaman kaybolmayan bir yaşam öyküsü çıkıyor. İngiliz kültürü ile yoğrulmuş bir mücadele, yine İngiliz görkemiyle yeniden hayat buluyor adeta.

Hawking’in mesleki yönüne neredeyse hiç vakit ayırmayan Marsh için elde, filmini çok daha kıymetli kılacak bir aile dramı var ve yönetmenin bu dramın altından ustalıkla kalktığını söylemek de yanlış olmaz. Bu bağlamda filmi ünlü birine ait bir biyografik eser olarak yorumlamak yerine sıradan insanların sıradan yaşantılarını anlatan sıradan bir eser olarak kabul etmek hem Marsh’ın yaptığı gibi Her Şeyin Teorisi’ni mütevazı kılar hem de filmden alınan zevkin şemailini değiştirir. Öyle ki sıradan olaylarmış gibi geçiştirilen Hawking’in bilimsel yaşantısı, ikilinin yaşantısı üzerinde neredeyse hiçbir etkiye sahip değil. Çocuk sahibi oluyorlar, Stephen’ın yaşam stili değişiklikleri üzerinden hayatlarını şekillendiriyorlar; hatta ve hatta Jane’in kocasından kopup gitmesi, Stephen’ın hastalığından değil de gittikçe kalabalıklaşan ailenin verdiği yorgunluk oluyor. Jane Hawking’in kaleme aldığı ve eski kocasıyla yaşadıklarından bahsettiği kitabın pek bozulmadan sinemaya aktarıldığını da böylece anlıyoruz aslında.

Adını önceleri -hiç- duymadığımız Jóhann Jóhannsson’ın vuruşları eşliğinde akıp giden Her Şeyin Teorisi için esas olarak söylenmesi gereken şey ise James Marsh’ın filmi olmadığı. Bu film, baş karaktere hayat veren Eddie Redmayne’in filmi. (Üstünde pek durulmasa da) Stephen Hawking’in meşakkatli yolculuğunda geldiği yerlere ve acınası yaşantısına rağmen başarabildiklerine değil de Redmayne’in şapka çıkarılası performansına hayret ediyor ve saygı duyuyorsunuz. Jane’e hayat veren Felicity Jones dahil Her Şeyin Teorisi’ndeki tüm elementler bir tarafa, Eddie Redmayne’in sergilediği ‘sanat’ bir tarafa demek en doğrusu olacaktır. Genç oyuncunun kariyerini yeniden şekillendireceğini umduğum bu performansı, ancak bir sanatçının işiyle yaşayıp var olabileceği durumda gerçekleşebilecek bir mucize misali filmin her anında yıldız gibi parlıyor. Belgesel ve kurmaca filmlerde kendini kanıtlamış bir yönetmenin farklı sularda bu kadar rahat ve naif şekilde gezinebilmesi de ancak İngiliz kanının damarlarında akmasından olsa gerek. Filmin posterindeki ana görselin Hawking’in bakış açısından resmedilmesi ise sadeliğin mükemmelliği üzerine hoş bir detay.

Diğer yazıları Burak Hazine

The Paperboy (2012)

Bir Lee Daniels vardı, hatırlarsınız. Sapphire’ın çok satan Push isimli kitabını iki...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir