Big Eyes: Tim Burton’dan Yeni Bir Biyografi

Tim Burton Röportajını Okumak İçin Tıklayın!

Bugün bir kadının tek başına yaşaması pek kolay değil. Eğitimi yetersiz, iş hayatında da deneyimsizse, bir de dul ve çocukluysa gerçekten zorlu bir mücadeleyle karşı karşıya. İnsanlar onun duruma değil, kadın oluşuna bakarlar. Toplumun genel yargıları üzerinden karar verir, içinde bulunduğu durumu ve tercihlerini onaylamazlar. Bugünün modernleşmiş dünyasında bile kadınların hayatı böylesine zorken, bir de geçmişteki değer yargıları ve toplumsal yapılar dikkate alınınca durum daha da karamsar bir hale geliyor.

Kendi halinde bir ressam olan Margaret Uldrich yaşadığı hayattan sıkılıp eşini arkada bırakır ve kızı ile birlikte yeni bir hayat kurmak için yola koyulur. Şehre gelir, bir iş bulur, hayatını az da olsa bir düzene sokar. Sokakta insan portreleri çizmeye başladığı sıralarda bir diğer ressam olan Walter Keane ile karşılaşır. Aralarındaki yakınlık hızla bir aşka dönüşür ve Margaret’ın boşanmada kızını kaybetme ihtimali bahanesiyle evlenirler. Walter çizilen tabloları satmakta kararlıdır. Yakaladığı fırsatı değerlendirir ve beklentilerinin çok ötesinde bir üne kavuşurlar. Beğenilen resimlerin Margaret’a ait olmasına karşın tablolardaki “Keane” imzasını kendininmiş gibi gösteren Walter, gerçekleri saklamaya karar verir. Eşi üzerinde baskı kızını kullanarak bir baskı kurar ve yıllarca sürdürdüğü yalanla dünyaca tanınan bir ressam olur. Tabloların herkes tarafından sevilmesine karşın eleştirmen camiasınca sanat dışı yorumlanışıyla Walter deliye döner ve Big Eyes’ın bir gerilim filmine dönüşmesi böylece başlar.

Tim Burton, Ed Wood’dan sonraki ilk biyografik filmi olan Big Eyes‘ta, bugünkü adıyla Margaret McGuire’ın hayatını anlatıyor. Burton’ı Ed Wood filminin de senaristliğini yapan Scott Alexander ve Larry Karaszewski ikilisiyle yeniden buluşturan filmin başrollerinde Margaret olarak Amy Adams, Walter Keane olarak ise Christoph Waltz yer alıyor.

Filmin senaryosundan pek de fazla bahsetmeye gerek yok ancak satır aralarında verilen mesajları küçüksememek gerekiyor. Başından sonuna kadar bir kadının mücadelesini anlatan film, özellikle yalnız kadınların karşılaştığı zorluklara toplumsal yargılar üzerinden dikkat çekiyor. Margaret’ın iş bulmakta yaşadığı zorluk, işverenin bakışları durumu anlatmak için yeterli de olsa, özellikle Walter’ın Margaret’a söylediği “Nobody buys ladies paintigs” (Kimse kadın bir ressamın resimlerini almaz) sözü toplumun taşıdığı genel düşünceyi oldukça iyi özetliyor. Yehova Şahitleri’nin “Evin reisi erkektir” ayeti ise tüm bu duruma ilişkin son noktayı koyuyor.

big-eyes-sinematopya-2

Film ayrıca sanatın ne olduğuna dair süren tartışmayı da yeniden alevlendiriyor. Aynı tablolar eleştirmenlerce yerden yere vuruluyor ve sanat dışı görülüyorken, “basit” olarak nitelendirilen insanlar tarafından fazlasıyla seviliyor. Bir avuç entelektüel insanın eğitim ve düşünce dünyasının karşısına, milyonların sevgisi konularak sanatın ne olduğu yeniden tartışma konusu ediliyor. Böylesi bir tartışmanın bir biyografiye bu denli başarıyla oturtulması, yadırganmaması ise alkışı hak ediyor. Bütün bu tartışmalar sürerken, tabloların ironik bir şekilde tuvalet koridorundan galerilere çıkışı da farklı bir boyut katıyor.

Filmin ana karakteri olan Margaret, yaptığı tercihlere rağmen toplumsal değer yargılarını reddetmekte başarılı olmamış birisi. Yaşamak ve kızıyla birlikte olabilmek için pek de fazla tanımadığı Walter’la hemen evlenmeyi kabul edişi de başında bir erkek olması gerekliliği hissinin sonucu. Bunun yanı sıra Walter’ın söylediği yalana sadık kalması, gerçekleri sürekli olarak saklaması ve baskılar altında ezilip Walter’ın gölgesinde yaşamayı kabullenmesi de yine erkek egemenliğini kabullenişi gösteriyor. Fakat diğer bir taraftan bakması gereken bir kızı olduğu gerçeği de unutulmamalı; zira bütün bu baskılara katlanmasındaki temel sebep kızını korumak. Amy Adams ise Margaret’ın yaşadığı çelişkileri başarıyla yansıtıyor.

Walter, Margaret’tan çok faklı bir karakter. Kurnaz değil zeki olan, karşısına çıkan fırsatları değerlendiren birisi. Ve bu konuda biraz da tecrübeli. Resimlerle duygusal bir bağ kurmasa da yakaladığı başarıyı fazlasıyla benimsemiş. Her zaman daha fazlasını isteyen, zaten bu sebeple de kendi kendini yeyip bitiren bir insan. Christoph Waltz’ın görülmeye değer performansı ile renklenen Walter’ın eleştirileri kaldıramayıp delirmesi şanla şöhretle gelen bencilliği ve kendini beğenmişliğinden kaynaklı.

Gerek kostümleri, gerek dönemi yansıtan prodüksiyonuyla birlikte Big Eyes’ın en olumlu yönü, zorlu bir dal olan biyografi dalındaki başarılı işlenişi. Önemsiz detayların ayıklanmasından, sebeplerin betimlenişine kadar ince ayrıntıların dikkate alındığını belli oluyor. Bunların başında da “sıkıcı” hayatını bırakan Margaret’ın yaşamakta olduğu kasaba geliyor. Birkaç saniyelik sahne, insanın içini bunaltmak ve Margaret’ın gidişine hak vermek için yeterli oluyor.

Film, bana kalırsa Tim Burton imzalı en iyi üç filmden biri. Zorlu olan biyografi alanında yeri geldiğinde mizahı bol, yeri geldiğinde ürkütücü anları başarıyla hissettiriyor. Kurguyla çok oynamadan yaptığı eleştiriler ise, filmin farklı bir artısı ki biyografi alanı gerçekliğiyle kurgusal değişikliklere mani olan bir alan. Küçük detaylarla yakaladığı atmosfer ise yine Tim Burton’un başarısını gözler önüne seriyor. Uzun lafın kısası Big Eyes filmi, kesinlikle izlenmeli!

Dipnot: Margaret’ın https://www.keane-eyes.com/ adresi üzerinden, Walter’ın yaptığı gibi posterleri parayla satıyor olması fazlasıyla ironik değil mi?

Diğer yazıları Sinematopya

Ekibimize Katılın!

Yayına başladığı 2013 senesinin Mart ayından bugüne gün geçtikçe büyüyen, ülkenin en...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir