Yunan Yeni Dalgası’ndan: Miss Violence

2009 tarihli Köpek Dişi ile uluslararası arenada kendine sıkı bir takipçi edinen yeni Yunan sineması, tutunduğu bu dalı bırakmakta pek de istekli değil. Alexandros Avranas’ın ikinci yönetmenlik denemesi olan Miss Violence da bu akımın 2014’teki beynelmilel temsilcisi oldu. Ülkedeki ekonomik ve sosyal kriz ortamını çarpıcı, şaşırtıcı ve rahatsız edici bir hikaye üzerinden anlatmayı tercih eden yönetmenin bu cesur olduğu kadar tartışmaya açık işi her şeyin ötesinde pür sinemanın aranan örneklerinden biri olmayı hak ediyor.

Miss Violence, (neden bir etiket yapıştırıldığını anlamadığım halde) arthouse adıyla anılan alt türün güçlü bir temsilcisi olacağını açılış sahnesinden belli ediyor. Geçmişte mi yoksa şimdiki zamanda mı geçtiğini anlamadığımız film, yaşlı bir çift ve dört çocuklu bir anneden oluşan hafifçe kalabalık bir ailenin sönük bir doğum günü partisindeki portresiyle açılıyor. O gün on birinci yaşına giren kız mumu üflüyor ve çok değil, yalnızca saniyeler sonra ifadesiz suratıyla kendini balkondan boşluğa bırakıyor. Geriye olayı hazmetmeye çalışan aile fertleri ve bu gizemi çözmeye çalışan sosyal hizmet görevlileri kalıyor. Seyirci içinse yapbozun ilk parçası biraz daha farklı: Kızın suratındaki ifade gerçekten okunmuyor mu?

miss_violence_sinematopya

Avranas’ın filminde bulmacanın parçalarını birleştirmek bir yere kadar yalnızca “acaba?” soruları ile ilerlerken dönüm noktasının ardından taşların yerine oturduğunu hissediyorsunuz lakin yönetmen her bir sekansta seyirciye ters köşe yaptırmasını çok iyi biliyor. Ele aldığı konu itibariyle cesur ve biraz da ahmakça davranan yönetmenin ürkütücü bir zekaya sahip olduğunu söylemek ise hiç yanlış olmayacaktır. Aile içi dinamikler deyince pek az sinemacı Avranas’ın yaptığını yapma cesaretini gösteriyor fakat Avranas, bu meseleyi birkaç adım öteye taşımayı başarıyor. Öncelikle yaşanmış bir olaydan uyarladığı hikayeye kattıkları ile oldukça dişe dokunur bir öykü kurgusu oluşturduğunu söylemek gerek. Hikayenin çekiciliği, rahatsız ediciliği ile birlikte yönetmenin bir sonraki sekansta, bu soğuk atmosfere ve gri karakterlere rağmen, ne yapacağının asla belli olmamasından besleniyor. İpleri eline almış bir eril karakterin etrafında dönen ürkütücü olaylar silsilesi, uzunca bir süre boyunca, yalnızca seyirci için çözülmesi gereken bir bulmacanın kafa karıştırıcı ipuçları olduğu için ürkütücü olabiliyor. Ne zaman ki yönetmen ikinci darbesini vuruyor (ilki açılış sahnesinin kendisiydi), işte o zaman ortaya en kötü rüyalardan daha korkutucu bir deneyim başlıyor.

Filmin, psikolojik şiddet diye kabaca tarif edebileceğimiz bu yönünün yanında yönetmenin kıyıdan köşeden dokunduğu bir diğer kısım da –her ne kadar bu film hakkında yazanların diline pelesenk olsa da– Yunanistan’ın yaşadığı kriz ortamını ele alıyor oluşu. Avranas’ın yaptığı bu hamle, seyirci için pek dikkat çekici bir detay olmasa da esas olay örgüsünün şekillenmesinde önemli rol oynuyor. Eril karakterin işlediği ve zorla işlettiği her bir günah, nihai olarak iki kapıya çıkıyor: Asla anlayamayacağımız bir psikoloji ve geçim sıkıntısı. Derdi her ne olursa olsun beyazperdede taze bir isim olan Avranas’ın Venedik’ten en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu ödülleriyle dönen bu yapıtı 2014 senesi içinde hatırlara en çok kazınan işlerden biri olacak. Hele de muazzam sinematografisini ve finalde verilen kral öldü, yaşasın yeni kral mesajını unutmak pek mümkün değil. Ne yalan söyleyelim, gerilimin bu haline can feda.

Diğer yazıları Burak Hazine

34. İstanbul Film Festivali’nde Yarışmalar İptal Edildi

İstanbul Film Festivali, 13 Nisan Pazartesi günü bir basın toplantısı düzenleyerek festivalle...
Devamı

1 Comment

  • Filmin hak ettiği değeri ve ilgiyi göremediğini düşünüyordum. Yazınız içimi ferahlattı. Teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir