34. İFF Günlükleri #2: Meleğin Yüzü, Sarmaşık & Şimdi Herkes

The Face of an Angel (Meleğin Yüzü)

İngiliz sinemasını sevmemin kanlı canlı önemli sebeplerinden biri Michael Winterbottom. Her bağımsız sinemacı gibi onun filmleri de pek çoklarınca inişli çıkışlı olarak görülüyor. Geçtiğimiz senelerde yine festivallerimizde boy gösteren Everyday, The Look of Love gibi farklı klasmanlarda değerlendirilecek eserleri dilde damakta oldukça hoş tatlar bırakmıştı. Son filmi Meleğin Yüzü’nde ise rotasını hafiften gerilim türüne kaydıran Winterbottom’ın bu sefer çok da tatmin ettiğini söyleyemeyeceğim.

Amanda Knox ismini duymayanın olmadığı bir dünyada, hala Hollywood’un bu davayı beyazperdeye uyarlamayışına şaşırdığımız bir evredeyken Meleğin Yüzü konusunda heyecanlanmıştım elbette. Hem de çok sevdiğim bir bağımsız sinemacı tarafından hayata geçirilecekti bu ilgi çekici dava; haliyle gişeye oynayacak basit oyunlar üzerinden seyredecek bir iş olmayacaktı. Aslına bakılırsa Winterbottom, olayın bu açısından bakıldığında kendisinden bekleneni veriyor. Daniel Brühl’ü vahşi bir cinayeti filme çekme hevesiyle İtalya’ya giden azimli bir yönetmen olarak önümüze koyuyor ve Knox davasını bu tema üzerinden şekillendiriyor. Aralara serpiştirdiği gizemli karakterler üzerinden de filmin türünü gizem, polisiyeden tutup çıkarıyor ve gerilime yöneltiyor. Haliyle onun odağında popüler bir davanın beyazperdede yeniden canlandırılması yerine, sinema endüstrisinin böylesi popüler meseleler üzerinde nasıl durduğunu göstermek var. Brühl’ün canlandırdığı karakterin, olaydan çeşitli şekillerde etkilenip senaryosunu bir türlü kaleme alamayışı da bunun basit ama etkili bir göstergesi.

the face of an angel sinematopya

Winterbottom, kamunun ilgilendiği bir meseleyi sinemaya aktarırken bağımsız sinemanın kurallarından kaçınmayarak iyi bir noktaya parmak basıyor basmasına fakat filmin takip edilmesinin çok da kolay olmadığını itiraf etmek gerek. İtalya’nın mekan olarak seçilmesine rağmen yönetmen koltuğuna bir İngiliz oturunca Londra atmosferini dünyanın her yerinde yakalayabileceğini bir kez daha deneyimlemiş olmakla beraber, bu atmosferin altında bir cinayeti çözmeye çalışmanın her zaman çekici gelmeyeceğini de görmüş oluyoruz. Belki de bu tür senaryolara Hollywood’un gösterişi seven yapım şirketleri dışında kimse el atmamalı; eminim gerçek anlamda kalitesiz bir Amanda Knox uyarlamasını seyrederken alacağımız zevk, arada kalmış bir bağımsız filmden alacağımızdan daha tatlı gelebilirdi.

Diğer yazıları Burak Hazine

Austin Film Eleştirmenleri Ödülleri

Zero Dark Thirty, Oscar öncesi dönemi önde götürüyor götürmesine fakat Austin’li eleştirmenlerden...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir