34. İFF Günlükleri #5: Hasret, The Homesman, Elser

Yearning (Hasret)

Ben Hopkins’in Altın Lale için yarışan eseri Hasret (Yearning), bir belgesel olduğu kadar kurmaca bir film. Başrolünde ise İstanbul, ölüler ve hatıralar var. Almanya’dan İstanbul’a bir konteynır içinde gelen birkaç kişilik belgesel ekibi, iki kıtayı birleştiren bu kentte hiçbir şeyi kaçırmamak adına kameralarını ve mikrofonlarını daima açık tutuyor. Yerleştikleri otel odasında, onlara yardımcı olan otel personeli yardımıyla da belgeselin konu edindiği şehr-i İstanbul’un gerçekleriyle karşılaşmaya başlıyorlar.

Hasret, belgesel ya da kurmaca yapısıyla, fark etmeksizin İstanbul’u konu ediniyor. Belgesel hazırlamaya gelen ekip şehrin çöplerinden ve çöpçülerinden başlayıp sırasıyla kedilerine, mültecilerine, Afgan ve Suriyeli işçilerine, kentsel dönüşüm projelerine, Gezi protestolarına, ahenkli yapıya katkı sağlayan farklı inanç sistemlerine ve bu sistemlerin canlı elemanlarına kameralarını çeviriyorlar. Çok değil, aralarda birkaç sıradan konuşmacı sayesinde İstanbul’un dinamiklerini hiç yaşamamışız gibi dinliyoruz. Tüm bu belgesel atmosferi filmin ilk yarısına hakim olurken, yönetmen bir anda kendini bambaşka bir dünyanın içinde buluyor. Çektiği görüntülerde fark ettiği hayaletler, onu bu gizemin peşinden sürüklemeye itiyor. Hayalet elbette bir metafor; eskiyi, geçmişi, hatıraları ve özlem duyulanları göstermenin imgesi. Ne zaman ki yönetmen, bu meseleyi irdelemeye başlıyor; o zaman Hasret’in aslında biz fark etmeden kurmaca bir esere dönüştüğünü anlıyoruz. Aradaki uzun geçiş dönemi o kadar olağan seyrediyor ki, Hasret’in ilk dakikalarında belgesel mi seyrettik yoksa sonlara doğru tanıklık ettiğimiz şeyler gerçekten de kurmaca mı diye ciddi bir ikilemde kalıyoruz. Bu ikilemi, başrol oyuncusu İstanbul’un havasını doksan dokuz günden az soluyanlar yaşar mı, o kısımdan pek de emin değilim açıkçası.

hasret sinematopya

Dakikalar ilerledikçe yönetmenin, Hasret’in ilk yarısında yozlaşmış İstanbul’u resmettiğini fark ediyoruz. Yalnızca devletin kirlettiği değil, farklı renklerden ve kökenlerden her elementin kokuşturduğu bir şehrin yalnızlığını hissederken fark etmeden onun yalnızlığına ortak oluyoruz. Bu ortaklık, bizi içinden çıkmanın hayli güç olacağı bir arayışa sürüklüyor. Bir filmin oyuncusu ile bütün olmak çoğu zaman zor ve hemen hemen her zaman yapay gelirken, Hasret’te yönetmenin kendisi haline geldiğimizi anlamamız ancak kapanış jeneriği de sonlanıp ışıklar açıldığında vuku buluyor. Bir çoğumuzun tanıklık edemediği o yalnızlık dönemlerine ister istemez sürüklüyor Hopkins hepimizi. Ve yine ister istemez İstanbul’un o havasını solur halde buluyoruz kendimizi. Filmin kasvetli ve kendi içinde hesaplaşmalarla şekillenen atmosferinin bizi ne zaman ve ne şekilde esir aldığını anlamaksızın kamerayı zihnimizin içine yerleştiriyoruz.

Tüm bunların arkasındaki isim elbette ki Ben Hopkins. Belgesel çekmek için geldiği İstanbul’da, belgeselin kendisi haline geliyor fakat başrolde kendini yeniden keşfetmeye çalışan bir adam yok; kendini keşfetmiş ve çürümeye yüz tutmuş koca bir şehir var. Muhteşem güzellik olarak hatıralarını yaşatmaya çalışsa da çoktan ölüp kokuşmuş bir şehir.

Diğer yazıları Burak Hazine

10 Büyük Yönetmen ve Tematik Obsesyonları

Farklı geçmişleri, düşünceleri ve vizyonları olup birlikte çalışan binlerce sanatçının bir araya...
Devamı

1 Comment

  • Elinize sağlık. Yazıyı okurken noktayı bulamamaktan ötürü nefessiz kalsam da, teşekkürler bilgilendirme için.

    Pek fazla araştırma yapamadım henüz ama böylesine apolitik ve özgürlükçü bir insanın; Hitler’den önce elini hareket ettirirken bile 8 ülkeden izin aldığı, yine Hitler’den önce iş bulamayıp Yahudi işadamlarına Almanya’nın asıl sahibi olan Ari ırkının tabiri caizse yalakalık yaptığı o vahim durumda nasıl bir tutum sergilediğini merak ediyorum. Filmde değiniyor mu acaba?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir