34. İFF Günlükleri #4: Hungry Hearts, A Little Chaos, Zero Motivation

Hungry Hearts

Sinemanın, özellikle de ne yapacağına dair hiçbir fikri olmayan yönetmen ve yapımcıların başvurduğu kolay yollardan biri uyarlamalardır. Fakat kolay gibi gözüken bu yol, sanıldığından daha zorlu olabilir; zira bir tarafta hayal gücünü destekleyici bir anlatı kullanılırken sinemada görseli ve anlatıyı kabul ettirme, izleyiciye benimsetme amacı vardır. Marco Franzoso’nun romanından Saverio Costanzo tarafından senaryolaştırılan ve beyazperdeye aktarılan bir uyarlama olan Hungry Hearts, tesadüf eseri tanışan Jude (Adam Driver) ve Mina (Alba Rohrwacher) aracılığıyla çocuk yetiştirme sorunsalı üzerinden geleneksel ile modernizmin çatışmasını farklı bir perspektiften anlatıyor.

İtalyan kökenli olan ve elçilikte çalışan Mina ile bir mühendis olan Jude’un yollarını ilginç bir yerde kesişir. Hiç beklenmeyen bir “iğrenç”likten doğan aşk, Mina’nın hamileliğinden kaynaklanan bir aceleyle evlilikle taçlanır. Fakat hamileliği sürecinde Mina’yı New York’taki yaşam tarzı olumsuz anlamda etkiler, bebeğinin risk altında olduğunu ve sağlıklı yetişmesi için doğala olabildiğince yakın bir hayatı olduğuna inanmaya başlar. Vegan olmaya karar verir ve bebeğine kitaplarda okuduklarını uygular. New York’un dışındaki bir banliyöde doğup büyümüş olan Jude ilk zamanlarda durumu her ne kadar anlayışla karşılasa da zamanla çocuğunun risk olduğuna inanmaya başlar. Bu çatışmanın sonuçlarına ise bebekleri katlanmak zorunda kalır.

hungry hearts sinematopya

Mina’nın iki yaşında annesini kaybetmiş ve o yaştan itibaren babası tarafından yetiştirilmiş olması, annesizliğin ne demek olduğunu bildiğini gösteriyor. Bu sebepten ötürü de bebeğini kimseye teslim etmemek ve hep onun yanında olmak, annesiz büyümenin acılarını yavrusuna yaşatmamak istiyor. Öte yandan bir İtalyan olması da Mina’nın gelenekçiliğe yakın duruşunu destekliyor. Türkiye’dekine benzer bir çocuk yetiştirme düşüncesine sahip olan İtalyanlar için en doğruyu anne, annenin bilmediği yerde de anneannelerin bildiği gerçeği vardır. Fakat Mina’nın durumunda söz konusu bir büyükanne olmadığı için, çocuk yetiştirmekteki tüm sezgisellik ve tercihler Mina’nın sorumluluğu haline gelerek, onun için ayrı bir yük oluşturuyor. Jude ise yetiştirilme tarzı ve öğrenimi dikkate alındığında Mina’nın aksi bir görüntü çiziyor. Bir mühendis olarak tam bir rasyonalist olan Jude, çocuk yetiştirme konusunda doktorlara, dolayısıyla da bilime inanıyor. New Yorklu bir ailenin çocuğu olduğu düşünüldüğünde Jude’un yetiştirilme tarzı ile Mina’nınki arasındaki fark belirginleşiyor. Çalışan bir annenin çocuğu olarak Jude, erken yaşta aileden koparak gerçek dünyaya, modern bir toplumun yeni bir bireyi olarak New Yorklular arasına katılıyor.

Günümüzde hala daha yıkılamayan kadın ve erkek anlayışlarının belirgin bir biçimde devam ettiği yapımın, modern bir perspektiften ele alınarak yorumlanması da sahip olduğu sabit fikirliliği öne çıkarıyor. Modern bir toplumda abartılı derecede, uç bir noktada yaratılan geleneksel ve rasyonel düşünceden uzak duruş, adeta gelenekselciliği kınayarak modernizmin doğruları karşısındaki bir yanlış olarak izleyiciye sunuyor. Karakterlerin gündelik hayattan uzak kalmasına karşın oyunculuklardaki başarı göz dolduruyor. Ayrıca modern ve geleneksel çatışmasına farklı bir pencereden bakması da filmi izlenmeye değer kılıyor.

Diğer yazıları Sinematopya

Ant-Man: Marvel’ın Son Zamanlardaki En İyi İşi

Ant-Man ya da Böcükadam, çizgiroman severlerin tanıdığı ancak Marvel dünyasını çizgi filmler...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir