Bağımsız Bilim Kurgu Evrenine Yeni Tat: “H.”

Bütçeden bağımsız olarak ortaya bilim kurgu adına çok güzel işlerin konabildiğine bugüne kadar birçok kez şahitlik ettik. Üçüncü kez bir araya gelen sinemacılar Rania Attieh ve Daniel Garcia’nın geçtiğimiz aylarda Bağımsız Ruh Ödülleri’nden zaferle dönen son filmi “H.” de pek mütevazı bir bütçeyle çekilmiş, bilim kurgu ile gerilim türlerini harmanlayan ve çarpıcı görsel zenginliği ile büyüleyen bir film. Tartışmaya tek açık yanı ise cevaplayabildiği sorulardan çok daha fazlasını soruyor olması.

Homeros’un İlyada destanından bir bölümle açılıyor “H.” New York’un Troy (Truva) bölgesinde yaşayan, Helen isimli iki kadının hikayesini anlatıyor. Toplamda 4 bölümden oluşan filmin ilk bölümünde yaşlı Truvalı Helen‘a odaklanıyoruz. On yıllardır evli olduğu kocası, Helen’la vakit geçirmemek için banyoda klozetin üstünde uyuklama seansları düzenliyor kendince ya da eşiyle aynı televizyon programını farklı odalarda seyretmeyi tercih ediyor. Nedeni ise biraz belli aslında. Helen, filmin açılış sekansında da gördüğümüz üzere oyuncak bebeğine gerçekmiş gibi muamele gösteren bir kadın. Sabahın köründe kalkıp ona biberonla süt veriyor, bezini değiştirip altını siliyor, arabasının arka koltuğunda bu oyuncak bebek için bir bebek koltuğu dahi var. İkinci bölümde ise genç Truvalı Helen ile tanışıyoruz. Bir süredir hamile olan Helen, kendisi gibi sanatçı olan kocasıyla yaşıyor. Devasa yumurtaların içinde ölü olarak gördüğümüz bebekler gibi hayli ürkütücü rüyalar görüyor; bir yandan da gündelik yaşantısında karşılaştığı tuhaflıkları fark ederken tuhaf şeylerin yaşanacağının kokusunu alıyor. Çok geçmeden haber bültenlerinde yakınlara bir meteorun düştüğünü ve insanların kaybolmaya başladığını öğreniyorlar.

h. sinematopya 2

H.“in üçüncü ve dördüncü bölümü, iki Helen’ın yaşadıklarını bir sonuca bağlamak yerine ilk iki bölümde seyrettiklerimizin devamını getirmeye yönelik kurgulanmış. Fakat ne yazık ki, neredeyse filmin yarısını işgal eden bu iki bölümde seyirci, yönetmen ikiliden beklediği yükselme noktasını bir türlü yakalayamıyor. İlk iki bölümde kafaları kurcalayan onlarca sorunun cevabını vermek ya da seyircinin kendisinin bulması için ipuçlarını ortaya serpiştirmek yerine yönetmenler, daha yeni ve daha karmaşık sorularla zihnimizi baş başa bırakıyor. Genç Truvalı Helen‘ın gördüğü düşler gittikçe daha ürkütücü bir hal alırken, yaşlı Truvalı Helen‘ın kaybolan kocasının peşine düştüğü sekansların filmin finaline giderken hiçbir etki yaratmaması da bu belirsizliğin tuzu biberi oluyor. Bölgenin ortasına konuşlanmış nehri  boylu boyunca geçen antik bir heykelin kopmuş kafası ise ne yazık ki Angelopoulos’un Ulis’in Bakışı filmindeki ünlü sahnesinden daha fazlasını çağrıştırmıyor (Evet, ikisi arasında çıkarımsal olarak hiçbir  alaka yok, “H.”in meselesi de bu zaten).

Yaşlı Helen’a hayat veren Robin Bartlett’in performansı dikkat çekici iken filmin pek de kalabalık olmayan oyuncu ekibinin akıllarda yer edinecek bir işe imza attığını söylemek pek mümkün değil. Yönetmen ikilinin biraz deneysel çalışması sonucu ortaya çıkan “H.”in sinematografik açıdan başarılı olması ise diğer handikaplarının önüne geçmede yeterli olamıyor. Velhasıl kelam, Attieh ve Garcia’nın söylemek istediği çok şey varken, sembolik anlatımın dozunu biraz daha azaltmaları filmin yararına olurdu. Soru işareti bırakmak bir sinemacıyı kıymetli kılar; lakin o sorular cevaplanabildiği sürece.

Diğer yazıları Burak Hazine

Senna’nın Yaratıcılarından: “Amy”

2011 yılında aramızda ayrılan İngiliz soul dehası Amy Winehouse, beyazperdede ölümsüzleşmeye hazırlanıyor....
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir