Eisenstein in Guanajuato (Eisenstein Meksika’da)

Filmlerini vizyonda seyretme şansını elde edemediğimiz (ve bu filmi de gösteriyor ki elde edemeyeceğimiz) 72 yaşındaki yönetmen Peter Greenaway, ilham kaynaklarından Sergei Eisenstein’ın Meksika’da geçirdiği günlerini masalsı bir dille anlattığı Eisenstein in Guanajuato‘da beyazperdedeki imzası haline gelmiş nüdizmin sınırlarından uzaklaşmıyor. Potemkin Zırhlısı, Ekim ve Grev gibi sinema tarihine mal olmuş şaheserlerin yönetmeni Eisenstein’ı sinemacı kimliğinden ziyade özünde inceleme fırsatını bulduğumuz film, hayranlık veren tekniği ve renkleriyle kendini uzun süre unutturmayacak gibi gözüküyor.

Greenaway’in Eisenstein in Guanajuato’da izlediği yol, açılış sekansında kendini gösteriyor. Rus yönetmen ve ekibinin Meksika yollarında arabalarıyla turladığı bölümde ekranı üçe bölüp her birine aynı çekimi, küçük zamansal farklılıklarla yerleştiren Greenaway, bir yandan da anlatıcı vasıtasıyla Eisenstein’ın Meksika seyahati öncesindeki kariyeri hakkında seyirciyi bilgilendiriyor. Rus ekip, kalacakları otele yanaştıklarında onları bir rehber ve Frida Kahlo (sanırım Greenaway burada sadece Kahlo’yu kullanmak istediği için kullanmış, ikilinin ilişkisi üzerine pek çok kaynak olsa da filmde daha sonra Kahlo’ya dair bir şey görmüyoruz) karşılıyor. Bu esnada, Greenaway’in tekniği üzerine bir kilit noktaya daha ilk kez şahitlik ediyoruz: Film boyunca ismi geçen her ünlü simanın portresi, kıyıda köşede bir yerde zank diye gözümüze sokuluyor. Elbette bunlar, Hollanda asıllı yönetmenin anlatım tekniğinin sempatik ve çekici bir parçasından ibaret. Kendisinin, seyirciyi şaşırtan yetenekleri bunlarla sınırlı da değil. Yeşil ekran teknolojisinden faydalandığı 360 derece çekim tekniği çoğu zaman görsel şölene dönüşüyor. Eisenstein’ın kaldığı otel odasının cam zemini altından yaptığı çekimlerle teşhirci bakış açımızı suratımıza vuruyor; otelin girişindeki restoranda geçen tartışma sahnesindeki sola kayan kesintisiz çekimi ile de sınırları zorluyor. Aralara serpiştirdiği bazı plan sekanslar (otel odasında kameranın yatak etrafında sayısız kez dönmesi), aşık olduğu Palemino’nun karısıyla Eisenstein’ın yaşadığı diyalogdaki çekim tekniği, Meksika’nın özel günlerinden olan Ölüler Günü’nü anlatmak için ölüler diyarına, yerin altındaki müzeye inildiği sekanslar özellikle göz zevkimizi birkaç tık fazladan doyurmamıza yardımcı oluyor.

Eisenstein_in_Guanajuato_sinematopya

Greenaway’in çekim teknikleri Eisenstein in Guanajuato’nun vurgulanması gereken ilk kısmı tabii. Bir de esas tartışmalı kısım var; o da Rus yönetmenin nasıl resmedildiği. Eisenstein’ın bekaretini Meksika’da kaybettiğinden bahseden bazı yazılar okudum. Aslında onu bir milli kahraman ilan eden Ruslar dahi bunun farkında; bildikleri halde tek kabullenemedikleri şey ise Eisenstein’ın bir eşcinsel olması. Greenaway de hazır nüdizmi filmlerinde sık sık kullanan bir yönetmenim, neden hayranı olduğum Sergei’in bekareti üzerine bir film yapmayayım diye düşünmüş olmalı diyeceksiniz. Sanmıyorum. Bana kalırsa Greenaway, çok cesurca bir hamle yapıyor, evet. Fakat tarihin tanıklık ettiği en muhteşem sinemacılardan birinin sinemasal kimliğini tamamen kenara iterek, onun daha masum hallerine odaklanarak yapıyor bu hamlesini. Ki esas cesurca olan da bu benim için. Zaten Eisenstein in Guanajuato’nun tartışmaya açık olduğundan bahsederken altını çizmek istediğim nokta burasıydı. Homofobikler bu filmi zaten rahatsız edici bulacaktır, onu bir kenara bırakalım. Fakat bir takım tuhaf sinemaseverler de Greenaway’i, Eisenstein’ın sinemacı kimliğini görmezden gelmekle suçlayacak. Dürüst olmak gerekirse bunun hastalıklı bir düşünce olduğu kanaatindeyim. Hele ki Greenaway’in vurgulamak istediği nokta kendini bu kadar belli ediyorken. Filmi seyredenler (ya da seyredecek olanlar) açıkça fark edecek ki Eisenstein, filmde anlatılan 10-12 aylık süreçte yüzlerce kilometre uzunluğunda film çektiğinden bahsediyor. Lakin Greenaway, bir kez olsun Rus yönetmeni kamera başında, söz konusu filmini çekerken göstermiyor. Aksine, onun özel hayatının dışına çıkmıyor. Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı gibi, Ekim gibi surata tokat etkisi yaratan filmler yapmış bir sinemacı olmasına rağmen, o Rus beyazı derisinin altında nasıl bir canlının saklandığı ile ilgileniyor. Daha otel odasına girer girmez soyunmaya başlayan, duşa girdiğinde eğilip aletine uslu durmasını söyleyen bir çılgın Eisenstein. Ama her şeyden önce duygusal. Sadece rehberi Palomino’ya sırılsıklam aşık olduğu için değil, Stalin ile yaşadıkları için, onun çantasından çıplak resimleri çalan kıza bakış açısı için, Rusya’da onun işlerini yapan sekreteriyle yaptığı telefon konuşmaları için, filmini finanse eden ahmaklara haykırışı için duygusal. Bahsi geçen filmleri yapmış birinin kıpır kıpır, yerinde duramayan biri olduğuna kim inanır ki? Greenaway’in amacı hiç kuşkusuz bu. İnsanların kendi kendilerine, bizatihi ahmaklıklarından yarattığı tabuları sindire sindire; o ahmakları da sinirlendire sinirlendire yıkmak. Ne yalan söyleyeyim, Eisenstein in Guanajuato’da resmedilen her şey ister doğru isterse yanlış olsun, bildiğim tek bir şey var: Kafalarda yer edinmiş bazı değişmezleri kendi yorumuyla ya da değil, yeniden şekillendiren sinemacı büyük sinemacıdır. Hele de işinin hakkını veriyorsa.

eisenstein in guanajuato sinematopya 1

Evet, bu film seks, aşk ve ölüm üzerine. Ve ne mutlu ki Greenaway, baş kahramanını hakkında vermesi gereken her şeyi hakkıyla veriyor. Fin oyuncu Elmer Bäck’in şapka çıkarılası, enerji dolu oyunculuğu da buna en hatırı sayılır katkıyı yapıyor. Eisenstein’ın Meksika seyahati öncesinde ve sonrasında filmlerindeki değişikliği düşününce, Greenaway’in nokta atışı yaptığını bir kez daha anlıyoruz. En nihayetinde Eisenstein in Guanajuato, önyargılardan uzaklaşarak ve zevk almaya bakarak seyredilmesi gereken bir yapıt.

Diğer yazıları Burak Hazine

Pieta (2012) Acı

Güney Kore’nin medar-ı iftiharlarından sayılan yönetmen Kim Ki-duk’un son filmi Pieta, geçtiğimiz...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir