Nihan Belgin ile Bir Söyleşi: Sinemada Kadın, Müzik ve Dahası

Nihan Belgin’i kısaca tanıtacak olursak, sinemaya profesyonel anlamda ilk adımını “Ayın Karanlık Yüzü” (2004) filminde yönetmen yardımcılığı yaparak atmış, ardından bir süre reklam filmlerinde yönetmen yardımcısı olarak çalışmış, sonrasında da “Mavi Gözlü Dev” (Nazım Hikmet) filminin yardımcı yönetmenliğini ve uygulayıcı yapımcılığını üstlenmiştir. Aynı zamanda Türk-Yunan ortak yapımı belgesel filmlerde de onun adına rastlamak mümkün: Orhan Pamuk Belgeseli (2007), Çanlar, İplikler ve Mucizeler (2008).

Erdal Eren’i anlattığı “Fırça Darbesi” (2010) adlı kısa filmiyle Yunanistan’da gerçekleşen Uluslararası Patras Film Festivali’nde İnsan Hakları Onur Ödülü’ne layık görülen Nihan Belgin, 2011 yılında Kinema Film Şirketi’ni kurmuştur. Yönetmenliğini Biket İlhan’ın üstlendiği “Yarım Kalan Mucize” (2013) filminin yapımcısı, aynı zamanda senaristi, başrol oyuncusu ve kurgucusudur. “Yarım Kalan Mucize” filmi Adana Altın Koza ve Malatya Film Festivali’nde yarışmış Antalya Altın Portakal’da da gösterilmiştir. Film, son olarak, 12-23 Mart 2015 tarihleri arasında gerçekleşen Nürnberg Türk-Alman Film Festivali’nin “Sinema Dünyaları” bölümünde gösterildi. Biz de bu vesileyle Nihan Belgin’i, Sinematopya olarak daha yakından tanımak istedik.

Nihan Belgin Sinematopya (5)

Sanatçı bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya gelen ve küçük yaşlardan beri sinemayla iç içe olan Nihan Belgin, birkaç gün önce beni ofisinde (Kinema Film) ağırladı ve onunla bir röportaj gerçekleştirdim. Öncelikle misafirperverliğinden söz etmem gerekiyor; merhabalaştığımızda içten ve samimi bir gülümsemenin ardından röportajı yapacağımız alana buyur etti beni ve ardından bol bol sinema konuşacağımıza tanıklık edecek çayın ikramından sonra sohbetimize başladık. Sinematopya okurları iyi bilir özellikle benim (editör notu: “ve editörümün”) Tarkovsky sinemasına karşı hassas duruşumu. Bundan mütevellit, kendimce türettiğim esprileri güncel tutmaya çalışarak; “Tarkovsky’yi sever misiniz? Eğer sevmiyorsanız, Sinematopya’nın temel kuralını çiğnemiş bulunup, başınıza gelecek kötü olaylardan sitemizin sorumlu olmayacağını hatırlatmak isteriz.” diyerek Nihan Belgin’i gülümsetmeyi de başardım. Nihan Belgin’in Tarkovsky üzerine demeçlerini “sinemada anlam yaratma” temelinde şekillenen cevaplarında bulmanız size kalmış. Neyse, lafı fazla uzatmadan, edebiyat kokan hareketlerimden sonra isterseniz Nihan Belgin’in dünyasına giriş yapalım artık.

Nihan Belgin’i bir de sizden dinleyelim?

Ben kendimi daha çok filmci olarak tanımlıyorum. Hani film çekmek için bazı mekanlara gideriz ve “filmciler geldi” derler ya… Filmci sıfatı bana hem samimi geliyor, hem de sinema alanında yaptığım yapımcılık, oyunculuk, yönetmenlik ve kurgu gibi birçok farklı işi bir şekilde içinde barındırıyor.

Sinemayla ne zaman tanıştınız?

Annem yönetmen, babam da oyuncu olduğu için çok küçük yaşlarda kamerayla tanıştım. Hatta şöyle ki; annemin karnındayken annem “Kuyucaklı Yusuf” filminin setinde yönetmen yardımcısıymış. İlk anne karnında tanıştım desem daha doğru olur. (Gülüşmeler) Henüz 2 yaşındayken kamera karşısına geçmeye başladım ve farklı oyunculuk deneyimlerim oldu. TRT için çekilen ‘Caz 88’ klibinde ve daha sonra kamu spotu niteliğinde çekilen bir tanıtım filminde (Devlet Demir Yolları: Dikkat!) yer aldım. Fakat projenin ne yazık ki bende çok kötü bir anısı var. O tanıtım filminde rol icabı ağlamam gerekiyordu. Ağlamam lazım fakat ben bir türlü ağlamıyorum. Bu durum bir süre devam edince setten biri gelip -kim olduğunu hatırlamıyorum- kolumu sıktı ve “ağla artık da evimize gidelim” dedi. Ben tabi o kadar korktum ki gerçekten ağlamaya başladım. Tabi bu olay oyunculuk adına benim kabusum oldu. (Gülüşmeler) Yine, henüz ilkokuldayken Attila İlhan’ın yazdığı ve annemin çektiği “Teleflaş” isimli bir dizi projesi vardı. Attila İlhan benim için bir rol yazmıştı fakat ben şiddetle reddettim. Bu kararımda daha önce yaşadığım travmanın büyük bir etkisi vardı tabi. Benimle ilgili annemin aklında hep oyunculuk vardı, ben de hep kaçtım. Nihayetinde 18 yaşındayken “Ayın Karanlık Yüzü” filminde sinemaya profesyonel olarak adımımı attım. Ayrıca bir dönem reklam filmlerinde de yönetmen yardımcılığı yaptım fakat o dünyayı hiç sevemedim. Bazı belgesel film çalışmalarım oldu. Sonrasında “Mavi Gözlü Dev”, “Fırça Darbesi” (kısa-film) ve “Yarım Kalan Mucize” filmleriyle sinema macerası devam etti.

yarım kalan mucize sinematopyaYarım Kalan Mucize’nin hikayesi gerçek mi, uyarlama mı yoksa tamamen kurgusal mı?

Senaryoyu birlikte yazdığım Piraye Şengel’in annesi Nahide Hanım, Köy Enstitüsü mezunu ve hala onun heyecanını yaşayan bir insan. Nahide Hanım’ın kendi anılarını ve döneme dair birçok hikaye dinledik ondan. Ayrıca Köy Enstitüleri ve dönemle ilgili birçok araştırma yaptık. Nahide Hanım ve onun gibilerin o dönemdeki hikayeleri bizi çok etkiledi. Bu bizi harekete geçiren bir etkendi fakat filmdeki hikaye gerçek bir hikaye değil. Tamamen kurgusal bir hikaye yarattık. Filmdeki güçlü genç kız karakteri için de onun ismini -Nahide’yi- kullanmak istedik.

Filmin çekimleri nerelerde oldu?

Şile taraflarındaki birçok köyde ve Beykoz Kundura Fabrikası’nda çektik.

Filmin yapım aşaması ve sonraki süreçlerinde sizi etkileyen bir olay ya da anekdot varsa bizimle paylaşmak ister misiniz?

Başrolü oynamak ve aynı zamanda filmin yapımcısı olmak biraz zordu. 26 yaşındayken 16 yaşındaki bir köylü kızının ruhuna dokunmak evet zorladı beni; ama bir o kadar da ilginç bir yolculuktu. Antalya Film Festivali’nde bir izleyici “Sizi burada böyle görünce inanamadım, Nahide’yi öyle köyden bir kız bulup oynatmışlar sandım” demişti. Sanırım Nahide’yle ilgili aldığım en güzel yorumdu.

Yarım Kalan Mucize bir dönem filmi ve Köy Enstitüleri sürecini anlatıyor. Köy Enstitüleri hakkında neler düşünüyorsunuz?

Köy Enstitüleri gerçekten de çok önemli bir projeymiş, çok da güzel işler yapılmış. Eğitim içinde üretim, üretim içinde eğitim ilkesiyle muazzam yollar katedilmiş. Fakat ne yazık ki ilerleyen süreçlerde politikanın kurbanı olmuş. Belki kapatılmasaydı bugün yaşadığımız olumsuzlukların birçoğunu yaşamıyor olabilirdik. Köy Enstitülerindeki öğrenciler, orada hayatı da öğreniyordu ama günümüz Türkiye’sinde sadece ezberci bir eğitim sistemi var.

Dönem filmi çekmek oldukça zor bir iştir. Filmografinize baktığımda genelde dönem filmlerinde isminizi görüyorum. Bu durumda zor işleri seven inatçı bir karakter diyebilir miyiz sizin için?

Çok önemli bir yere parmak bastınız. Bunu söylüyorlar bana. Ben bir işe başladıysam sonunu mutlaka getiriyorum. Bazıları beni bu konuda eleştiriyor ama yapacak bir şey yok. İnatçıyımdır. Mesela ailece yaptığımız “Mavi Gözlü Dev” film süreci yine benim inadımla süregelen bir çalışmaydı. Aynı zamanda en gurur duyduğum filmimizdir. Çünkü Nâzım’ın hayatını anlatan ilk ve tek filmdir. Ailem o filmi çekmekten vazgeçmişti çünkü bir önceki filmde (Ayın Karanlık Yüzü) batmıştık, senaryosunu-tartışmasını sekiz yıla yaydığımız bu projeyi ne pahasına olursa olsun yapmalıyız diye direttim ve sonunda çektik. Daha önceki filmimizde de set sonrası para bitince oturdum, kurgu öğrendim. Şimdi 11 yıllık kurgucuyum. Belki bu da inatlarımdan biridir.

Nihan Belgin Sinematopya (4)

Yarım Kalan Mucize birçok ulusal festivalde gösterildi ve son olarak da Nürnberg Türk-Alman Film Festivali’nin “Sinema Dünyaları” bölümünde uluslararası prömiyerini yaptı, film orada nasıl karşılandı?

Almanya’dan filmle ilgili güzel anılarla döndüm. Özellikle orada yaşayan Türklerin filmden etkilenip göz yaşlarını tutamamaları ve onlarla yaptığımız söyleşi beni gerçekten çok etkiledi. İşte film yapmanın güzel yanlarından biri de bu; birilerini derinden etkileyip, onların dünyasına ortak olup, aynı duyguları paylaşıyorsunuz.

Özellikle ilgilendiğim bir konuya değinmek istiyorum. Hali hazırda “Yarım Kalan Mucize” filminde kadın olmanın getirdiği zorluklara değinilmişken “kadın” odaklı oluşturduğum birkaç seri soruyu sormak isterim; Sinemada kadın dendiğinde aklınıza ilk ne gelir? Sinemada kadının önemi nedir? Nasıldır, nasıl olmalıdır?

Sinemada kadın denilince aklıma ilk olarak Bilge Olgaç geliyor. Türkiye’de o kadar kötü günler yaşıyoruz ki sinemada kadın mı, yoksa yaşadığımız ülkede kadın mı diye bir durup düşünmek şart. O yüzden kadınlar daha fazla sinema yapmalı. Kadın hikayeleri daha sık işlenmeli, böylelikle belki bazı algılar değişebilir.

Ben geçtiğimiz günlerce Sinematopya’da “Türkiye ve Dünya Sinemasında Kadın Olgusu” adında bir deneme yazmıştım; alt-metin olarak karşıma aldığım nokta sinemanın erkek egemenliği altında olmasıydı. İşte Tarkovsky olsun, Kubrick olsun bazı yönetmenlere baktığımızda erkek gözü dikkatimizi çekiyor. Sinemanın bu maçoluğunda kadın sineması yaratmak epey güç görünüyor. Sorum şu: Yarım Kalan Mucize, kadın sineması olabildi mi ?

Filmin yaratıcı ekibine baktığımızda kadınlar var. Yönetmeni Biket İlhan mesela. Ben senaryosunu yazdım, oyunculuk vs. Filmde bir köylü kızının hayatla mücadelesi anlatılıyor. Bu mücadeleye kadınlar destek veriyor. Yani hikayede bir kadın dayanışması var. Enstitülerin paralelinde benim altını çizmek istediğim bir noktaydı bu.

Peki film amacına ulaştı mı sizce? İçinize sindi mi?

Ben genelde yaptığım hiçbir işten pişman olmuyorum. Zaten zor bir iş yapıyoruz. Herşeyin istediğimiz gibi olması mümkün değil. Her projede neyin olup, neyin olmadığına bakıyorum. Bu filmin özelinde daha farklı olmasını hayal ettiğim şeyler var tabi ki. Ama atlamamamız gereken en önemli kısım, filmin yönetmeni Biket İlhan. Her ne kadar benim dokunuşlarım olsa da sonuçta onun bakış açısıyla çekilmiş bir film.

Diğer yazıları Güney Birtek

38. İstanbul Film Festivali Ödülleri Sahiplerini Buldu

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 38. İstanbul Film Festivali’nin ödülleri,...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir