Nihan Belgin ile Bir Söyleşi: Sinemada Kadın, Müzik ve Dahası

Popüler sinema hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle ülke sinemasında ticari vizyonu önemli derecede etkileyen seyirci neden hep komedi (olamayan) filmleri tercih ediyor? Bağımsız filmleri seyirciye ulaştırmak için nasıl yollar izlenmeli?

Gişe açısından gidişat pek parlak değil. İnsanlar en çok komedi filmlerine rağbet ediyorlar. Hatta o rağbet ettikleri filmler komedi filmi bile değil. Bir takım tiplemeler üzerinden oluşturulmuş parodiler olmaktan öteye gidemiyor ne yazık ki. Evet, toplumda kesinlikle bir gülme ihtiyacı var. Ama bazı alternatif durumların da oluşması gerekiyor. Mesela bizim bir film merkezimiz yok, Kültür ve Turizm Bakanlığı’mız var. “Türkiye Film Merkezi” gibi bağımsız kurumlar oluşsa, onların alternatif sinema salonları olsa, Başka Sinema gibi örnekler çoğalsa ülke sineması adına herşey daha güzel olabilir. Festivaller çok önemli, filmlerin seyirciyle buluşma noktasında… Festivallerde tek bir seyirciyle bile film hakkında sohbet etmek beni oldukça mutlu ediyor.

Nihan Belgin Sinematopya (3)

Eski filmlere baktığımızda (Hababam Sınıfı gibi) yüzlerce kez izlememize rağmen yine de güleriz. Ama günümüz komedi filmlerine baktığımızda o samimiyeti çok nadir görebiliyoruz. Türkiye sinemasında samimiyet neden kayboluyor?

Artık her şey sermaye üzerine döndüğü için elbette samimiyetten uzaklaşıyor. Samimiyetin azalmasıyla birlikte kalitesiz yapımların daha çok seyredilmesi gerçekten ironik bence. Sinemaya sadece bilet gözüyle bakanların yarattığı bir kabus bu.

Avrupa ve dünya sinemasına baktığımızda ülkemiz sinemasının ne denli kötü bir vaziyette olduğunu görüyoruz. Bazı sinemacıları dışında tutarsak neden başarılı olamıyoruz sizce?

Avrupa’da ya da Amerika’da çok büyük bütçeli filmler çekiliyor. Yani hem bütçeleri var, hem de çok profesyoneller. Mesela bir Amerikan filminin kamera arkasını izlerken, orada 50 yaşında bir adamın klaket çaktığını görebiliriz. Yani klaketi çakan bile en az 20 yıldır aynı işi yapıyor. Ama Türkiye’ye baktığımızda herkes ya yönetmen olmak istiyor ya oyuncu. Böylece diğer departmanlarda uzmanlaşamıyoruz. Eğitim sistemimizde de “Sinema TV” olayı var. Ben bunu hiç anlamıyorum. Sinema ile televizyonun ne alakası var? İki çok farklı alan. Ayrıca biri sanat, diğerinin sanatla uzaktan yakından alakası yok.

Yerli sinemacılardan örnek aldığınız yahut sevdiğiniz yönetmenler var mı?

Zeki Demirkubuz sinemasını severim. Sinemayı iş değil, bir hayat tarzı haline getiren yönetmenleri samimi buluyorum.

Türkiye’de son zamanlarda popüler sinemayla birlikte paralel giden dizi furyası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu gerçekten sıkıcı bir durum. Dizilerde güzel kız, yakışıklı oğlan durumu bizleri toplumsal olarak çok etkiliyor. Bir takım güzellik kavramları empoze edilmeye çalışılıyor. Konular zaten hep aynı… Ben aslında hiç televizyon izlemiyorum. Sadece bazen babamın ya da bazı arkadaşlarımın oynadığı dizilere göz atıyorum, fikir sahibi olmak için gerçekten yeterli oluyor. Tabi bir yandan da yabancı dizilere bakınca onların dizi algısının bizimki gibi olmadığını görüyoruz. Çok keyifle izlediğim sinema tadında yabancı diziler var.

Bu olumsuz gidişatı engellemek için sinemacılar ne yapmalı?

Yılmadan film yapmaya, anlatmaya devam etmeli.

Anladığım kadarıyla bağımsız sinemadan yana bir yol izliyorsunuz. Peki sizce bağımsız sinema derken ne anlamalı? Siz nasıl yorumluyorsunuz?

Bence bağımsız sinema yönetmen sinemasıdır. İzleyici olarak baktığım zaman senaryosunu yazan yönetmenlere hep daha çok inanmışımdır. Çünkü senaryosunu yazan yönetmenin anlatmak istediği bir derdi vardır. Hayattan ve yaşadıklarından aldığı ilhamı özgür bir bakış açısıyla filme aktarmak. İşte bu noktada sinema sanat oluyor. Belki de o yüzden Chaplin’i seviyorum; o da yazıyor, oynuyor, yönetiyor ve bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Komedi yaparken bile zekice eleştirebiliyor. Adı üstünde bağımsız, kimseye bağlı olmadan özgürce yapılan sinema…

Sizce sanat iktidarlara/devletlere karşı hep muhalif olmak zorunda mıdır? Neden barışamıyorlar?

Bilmiyorum aslında… Ama herhalde barışamaz. Çünkü devlet olgusuyla hiçbirimiz barışamıyoruz. Özellikle son dönem yaşadıklarımızdan dolayı böyle düşünüyorum. Mesela aklıma Kubrick’in, 1957’de çektiği Paths of Glory filmi geliyor, anti-militarist bir film. O filmde bir mahkeme sahnesi var ve bence bugünleri anlatıyor. Hatta o sahne neden devletle barışamayacağımızın sembolik bir özeti.

Sinema sizce bir tutku mudur?

Kesinlikle bir tutkudur. Sinema öğrencileri ya da sinema okumak/yapmak isteyen arkadaşlarla sohbet ettiğimde her zaman söylüyorum. Eğer gerçekten sevmiyorsanız asla bu işi yapmayın. Kimi zaman film yaparken büyük acılar çekebiliyoruz. Ancak tutku olursa katlanılabilir. Evet, sinema bir tutku. Tutku olduğu için güzel.

Nihan Belgin Sinematopya (1)

Müzikle de ilgileniyorsunuz, Yarım Kalan Mucize filmi için Drama Köprüsü türküsünü söylediniz. Bize biraz da müzik tutkunuzdan bahseder misiniz?

Ben küçük yaşlarda müzisyen olmak istiyordum. Olmadı bir şekilde, sinema daha ağır bastı. Ama müzik her zaman hayatımda oldu. Bir dönem gitar çaldım, hala da bazen tıngırdatırım gitarımı. Arkadaşlarımla çalıp söylediğim birçok ev kaydım vardır. Fakat kimseyle paylaşmamıştım. Yakın arkadaşlarım dışında çok fazla insan bilmiyordu müzikle uğraştığımı. Nihayetinde, “Yarım Kalan Mucize” için Drama Köprüsü’nü modern bir yorumla çaldık, söyledik. Dediğim gibi müzikle alakamı çok fazla insan bilmediğinden, şaşıranlar oldu ama çok güzel tepkiler aldım.

Bazı yönetmenler sinemalarında müziğe pek yer vermezler. Siz nasıl bakıyorsunuz bu duruma, müzik filmle bir bütün olmalı mıdır?

Yönetmenin bakış açısına bağlı diyebilirim. Zeki Demirkubuz mesela filmlerinde pek müzik kullanmaz. Bu tamamen tercih meselesi. Ama kendi üzerimden konuşursam müzikle yaşayan bir insan olduğum için kesinlikle müzik ile sinemayı iç içe düşünüyorum. Hatta bu soru için teşekkür ederim; çünkü benim için önemli bir nokta. Senaryo yazarken hep müzik dinlerim. Sinema ve müziği birleştirmeyi gerçekten çok seviyorum. İkisinin birbirini tamamladığını düşünüyorum. Burada aklım Tarantino’ya gidiyor. Onun filmlerinde müthiş görselliğiyle en doğru yerde, en doğru şekilde seçtiği şarkılarla yarattığı sahnelere bayılıyorum. Çektiğim “Fırça Darbesi” kısa filminde mesela idam sahnesini çekerken Schindler’in Listesi film müziğini dinliyordum. Ayrıca ben filmde ses tasarımına çok önem veriyorum. Ses tasarımı yaparken reji yapmaya, filmin dramaturjisine müdahale etmeye devam ediyorsunuz.

Türkiye sineması neden uluslararası platformda var olamıyor? Yılmaz Güney, Nuri Bilge Ceylan gibi sayılı sinemacı tanınıyor yurtdışında, bunun nedeni sizce nedir?

Sanırım en büyük sıkıntı daha önce de bahsettiğim gibi bir film merkezimizin olmayışı yani finans kaynakları yetersiz. Farklı departmanlardaki uzmanlaşma sorunu yani tam olarak bir sektör olmakta zorlanıyoruz aslında. Filmler zor şartlar altında çekiliyor.

Son olarak, gelecekte hangi projelerle karşımıza çıkacaksınız?

Uzun-metraj bir film hikayesi yazıyorum. Şu an tretman aşamasında, polisiye bir film olacak. Matematiğini kurdum sayılır. Dönem yapmaktan biraz da sıkıldığımı söyleyebilirim. Çünkü bugüne kadar içinde bulunduğum filmlere bakarsak, çoğu dönem filmi. Konu açısından daha bağımsız, daha özgür olabileceğim işler yapmak istiyorum. Müzikle alakalı da bir arkadaşımla bir araya geldik. Belki filmden önce bir müzik projem olabilir.

Teşekkür ederim bu güzel söyleşi için.

Asıl ben teşekkür ederim.

Diğer yazıları Güney Birtek

Nazilerin Gölgesinde Fritz Lang Sineması

1890 yılında Avusturya’da dünyaya gelen Fritz Lang, gençlik yıllarında mimari ve resim...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir