Yeni Nesil Madam Bovary: Gemma Bovery

Gemma Bovery, son yıllarda izlediğim en iyi uyarlamalardan biri, belki de en iyisi. Her ne kadar senaryosu bakımından Pascal Bonitzer ve aynı zamanda filmin yönetmeni olan Anna Fontaine’nin adı bu noktada sıkça anılsa da övgülerin büyük kısmını Posy Simmonds hak ediyor. Flaubert’in Madam Bovary’sini alıp bambaşka bir pencereden, bambaşka bir zemin üzerinde tekrar yaratarak bir klasiği, hakkını da yemeden, adeta kendince onurlandırmış. Buna ek olarak Fransız komedi ve dramlarının usta isimlerinden Fabrice Luchini’yi de takdir ve tebrik etmek gerekli, zira aldığı ağır sorumluluğun altından başarıyla kalkıyor.

Filmde göz atacak olursak film edebiyata, özellikle de klasiklere düşkün bir adamın başına gelen tesadüf bir hikayeyi anlatıyor. Başkahraman olan fırıncı Martin Joubert (Fabrice Luchini), Normandiya’da küçük bir kasabada karısıyla birlikte işlettikleri ekmek fırınında sakin, monoton ve huzurlu hayat yaşamaktadır. Fakat karşılarındaki eve taşınan Charlie ve Gemma (Gemma Arterton) adlı Bovery çiftiyle birlikte hayatı bir anda tahmin ettiğinden daha hareketli hale gelecektir. Kendini Gemma’ya kaptıracak olan Martin, yaşadıkları, duydukları ve gördükleriyle kuracak, kurgulayacak fakat bir anlatıcı olmaktan çıkıp olaylara müdahale etmeye çalışacaktır.

GEMMA BOVERYRéalisé par Anne Fontaine

Hikaye Martin’in anıları ve Gemma’nın tuttuğu günlükteki bilgiler ışığında sürüyor. Martin karşısına çıkan bu şansı, aşığı olduğu eseri yaşama şansını geri çevirmeyerek Gemma’yla fazla yakınlaşıyor ve onu bir takıntı haline getiriyor. Adeta Flaubert’in kitabı nasıl oluşturduğunu anlamaya çalışır, hatta kitabı yazar gibi olayları takip ediyor. Tanıklığının bittiği noktalarda günlüğe başvuruyor, olacakları kestiremediği veya kararsız kaldığı durumlarda ise elindeki rehbere, yani kitaba koşuyor. Nasıl Flaubert karakterlere ve olaylara sözcükleriyle, hayal gücü ve kurgudaki yeteneğiyle müdahale ediyorsa Martin de kendince, elinden geldiğince olaylara müdahale etmeye çalışıyor. Gemma’nın ve Emma’nın yaşadıkları olaylardaki durumlar, ilişkiler ve tepkiler arasındaki benzerlik ikinci bir planda kalarak yalnızca öykünün işleyişini, devamlılığını sağlıyor. Kitaptaki karakterlere ve olaylara benzer durumların yaşanması ise bir tesadüfler zinciri üzerinden Martin’i istese de istemese de bir Flaubert yapıyor.

Gemma Bovery, sürekli olarak kitapla bağlantılar kurarak hem olacaklara ilişkin ipuçları veriyor hem de karşılaştırma yapılmasına müsaade ediyor. Hayatları farklı fakat bir o kadar da benzer olan iki karakterin (Gemma ve Emma) kendilerini benzer durumlarda buluşu, tam olarak da Flaubert’in realist yanını yansıtıyor. Hangi koşullarda olursa olsun böylesi hayatların olabileceğini, böylesi hikayelerin aslında gerçeklikten pek de uzak olmadığını göstererek Posy, Madam Bovary’ye ve tabi ki de yazarına olan saygılarını, minnetini sunuyor. Fakat filmdeki anlatıma bakılacak olursa günlükteki hatıralar ve Martin’in tanıklıkları arasında hiçbir ayrımın olmaması kafaları birazcık bulandırıyor. Hikayenin bu ayrımla başlayıp sanki tek ağızdanmış gibi tek parça ilerlemesine karşın yine bu ayrımı vurgulayan bir sonla bitmesi akıllarda soru işareti bırakarak neyin gerçek neyin kurgu olduğuna, tanıklıkların abartı mı yoksa tamamen gerçek mi olduğuna ilişkin bir karmaşa yaratarak, realizme hafif bir darbe vurmuyor değil.

Yine de Gemma Bovery, son yıllarda izlemiş olduğum en iyi uyarlamalardan biri olma unvanını sonuna kadar hak ediyor. Güldüren sahneleri, eserle olan hem benzerlik hem de farklılık ilişkisiyle uyarlama türüne farklı bir yorum getiriyor.

Diğer yazıları Sinematopya

Hacker: Hollywood’dan Öte Değil

Teknolojinin gelişimi, her zaman askeri bir boyuta ulaşmıştır. Demirin eritilmesiyle mızrağa ve...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir