Psikolojinin En İlkel Hali: The Dead Lands

İnsana ait en önemli kavramlardan biri de onur. İnsanın ilk zamanlarından beri onur bir mesele olmuş, hatta sırf onur meselesi yüzünden binlerce can bedel olarak ödenmiş. Yapımcılığını Fabula’nın üstlendiği –ki festival izleyicilerinin iyi bildiği, son dönemlerin de revaçtaki yapım şirketlerinden biridir- The Dead Lands, insanlığın yumuşak karnı olan bu meseleye değiniyor. Filmin konusu ise oldukça sıradan: 16 yaşına henüz girmemiş olan bir çocuğun, ailesinin intikamını almak için katilinin peşinden gitmesini anlatıyor. Fakat bu sıradan konunun işlenişi, filme değer katan etkenlerin başında geliyor.

The Dead Lands’in bu meseleye yaklaşım, diğer birçok yapımın aksine daha ilkel. Bu ilkelliği anlatmak için ise avcı-toplayıcı toplulukların olduğu bir dönem ve habitat tercih edilmiş. Malum koşullar altında sosyolojik bir temele dayandırılan film, açıkçası insanı topluma üçüncü bir gözden bakmaya yönlendiriyor. Kameranın da bu durumu destekler nitelikte olması da yine izleyiciyi gözlemci statüsünde tutuyor. Filmin bu noktada önemli saydığım birkaç kusuru var ki bunlardan en önemlileri çekim kalitesi ve oyuncularla ilgili. Kamera görüntülerinin fazlasıyla kaliteli oluşu insanı filmin vaat ettiği doğal ortamdan uzaklaştırırken(?), oyuncuların kılık kıyafeti, vücut yapısı ve saçı sakalı da filmin genel atmosferini bozarak yalancı bir dünya olduğu gerçeğini ister istemez hatırlatıyor. Bunun dışındaki kusurlardan alanım sebebiyle önemli olarak gördüğüm bir başkası da avcı-toplayıcı topluluklara ilişkin bir filmde -gördüğüm kadarıyla- yapılan araştırmanın yetersiz ve gerçek dışı oluşu. Yüzeysel denemeyecek kadar derinden hakim olduğum bu konu üzerine konuşmak gerekirse toplulukların kimliği üzerine pek de haklı olmayan yorumların yapıldığı bir film olmuş The Dead Lands. Filmde her ne kadar kadınların rolü olsa da dönemin eşitlik anlayışını yeterince yansıtmıyor. Bunun dışında kabilenin kurulu olduğu alan ve kurulmuş çadırlar doğayla bir bütünlük yakalayamamış, sonradan ve set amaçlı olarak yapıldıkları belli oluyor. Yine ormanda hiçbir hayvanın olmayışı, tarım yapılabilecek imkanların yokluğu göz önüne alındığı bu insanların fiziksel gelişimi bir soru işareti. Bu ve benzeri birçok eksiğin olduğunu belirtip daha da uzatmıyorum.

dead lands sinematopya

Filmin devamında, en baştaki toplumsal yapıya yönelik bakış açısı aniden kaybolup, yerini psikolojik bir savaşa bırakıyor. Bu psikolojik savaş, intikam peşindeki gencin içinde yaşanırken savaşın iki kahramanından biri intikamı, onurun savaşmak olduğunu sembolize eden katil ve onurun değil insanlığın önemli olduğu öğretisini yayan canavar. Dönem koşulları ve insanların toplumsal –ve de kültürel- baskılarla kabullendiği anlayışlar çevresinde ilginçtir ki onur gibi erdemli bir kavramı anlatan savaşçı kötülüğü, haksızlığı temsil ederken canavar olarak nitelendirilen ve kelime olarak insana ait özelliklerin olmadığı insan dışı varlık anlamını taşıyan kişi insani bir farkındalığı öne çıkarıyor (Aynı zamanda da Kohlberg’in ahlaki gelişim teorisiyle olan ilişkisine dikkat etmekte ve bunu hatırlamakta fayda var). Devam edecek olursak filmde ele alınan bu psikolojik yapı iyi-kötü melek ilişkisi üzerinden sürüyor, insanın kendini kontrol edebilmesi ve kendini bilmesi gerektiğini gösteriyor. Bu savaşın fiziksel dünyaya yansıması ise bana kalırsa yalnızca bir aksiyon yaratma çabasından öteye gitmiyor. Tabi bu noktada itinayla belirtmek gerekli ki filmin aksiyonu keyif verici. Bu psikolojik savaşla ilgili tek sıkıntı, klasik anlamdaki “tip”ik meleklerin yerini karakter sahibi figürlerin almış oluşu ve bu durumun haliyle yarattığı karmaşa. Açıkçası filmin son sahnesindeki diyalogdaki söz-onur arasındaki ilişki anlaşılsa da yine de kabullenme sürecindeki o çabukluk ve etki, rahatsız edici bir düzeyde.

Lafı daha da uzatmanın bir alemi açıkçası yok; zira film hakkındaki yorumlarım benzer noktalardan birbiriyle temas ediyor. Filmin oyunculuğuna, konusuna, işleyişine fazla girmek istemedim çünkü filmin vaat ettiği etkiyi yaratan etkenler bunlar. Bunun dışında söylenecekler yaklaşık olarak aynı. Oyunculuklar keyfili, dönem farklı, işlenişi heyecanlı. Piyasadaki diğer aksiyon filmlerinden daha etkileyici görseller sunmasa da kanın perdeye yansıyışıyla ve de savaş yöntemleriyle izleyiciyi farklı bir noktadan yakalayacağı kuşkusuz. Belki de en önemli vaadi ise aksiyon sever izleyiciye boş geçmeyecek, düşündürücü bir 107 dakika sunuyor olması. İşte tam da bu sebepten ötürü The Dead Lands izlenmeyi hak ediyor.

Diğer yazıları Sinematopya

!f İstanbul 2015 Önerileri

Pek sevdiğimiz, sayesinde bağımsız sinemanın en uç noktalarında dolaşma imkanına varabildiğimiz !f...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir