Bir Kültür Endüstrisi Ürünü Olarak Matrix Filmleri

Matrix dörtlemesi, zamanın ruhuna uygun olarak, birçok öğreti ideoloji ve miti kendi içinde derdest ederek kültür endüstrisi kodlarına uygun hale getirmiş ve dolaşıma sokmuştur. Slavoj Zizek‘in de değindiği gibi film; Lacancı olarak, Frankfurt Okulu gözlüğü takarak ya da dini/mitolojik bir okuma yapılarak ayrı ayrı değerlendirebilir haldedir.

Filmler, Aristotales‘in temelini attığı ve daha sonra ana akım Hollywood sineması tarafından özenle işlenen Geleneksel Kurgu’ya harfiyen uygundur. Dikkatli bir okuma yapıldığında Matrix evreninin tekno-distopik dokusunun Neuromancer ya da Ghost in the Shell gibi metinlerden, intihalin sınırlarında dolaşılarak oluşturulduğu görülebilir. Sinema sektörüne girmeden çizgi roman yazarlığı yapan Wachowski Kardeşler, Hollywood’un gelişmiş imkânlarıyla çizgi roman tarzını -özellikle Japon mangalarının grafik dilini- birleştirmiştir. (Demirci & Ersümer)

Bu yazının çıkış noktası; bahsi geçen serinin, mevcut kapitalist sisteme herhangi bir eleştiri getirmediği aksine eleştiri getiriyormuş izlenimi yaratarak onun daha da güçlenmesine sebep olduğu fikridir. O sebeple dörtlemede kullanılan temalar Marksist bir analize tabii tutulacaktır.

Matrix’in Büyüsünü Bozmak!

Büyük sermayenin hamiliğinde çekilmiş bir kültür endüstrisi ürünü olarak Matrix filmleri, dünya çapında yarattığı fenomen vesilesiyle kapitalizmi dumura uğratmak bir yana, semboller piyasasına her biri paraya tahvil edilen ve edilecek yeni imajlar sokması sebebiyle kült mertebesine -ki buna Dayanıklı Tüketim Sembolleri de diyebiliriz- ulaşmıştır.

Bu bağlamda Matrix filmleri, neoliberal ekonomik sistemde sekiz saat çalışıp sekiz saati de kendine ayırması beklenen -kalan sekiz saatte uyuması resmi otoritelerce yapacağı en hayırlı iş olarak belirlenmiştir – “tek boyutlu bireyin” sisteme muhalif devrimci enerjisini soğurma amacının taşıyıcısıdır. Dörtlemenin taşıdığı ideoloji, eleştirel tutumunun arkasında saklanmış maskeli bir halde durur. Bir simülasyon olduğu söylenen ama zamanımızın hakikati olan sınırsız kontrol altında kendine/doğaya yabancılaşmış bireylerden mürekkep metropol kentinin negatif bir anlam yüklenerek “gösterilmesi” bu ideolojinin ta kendisidir. Zira bilindiği üzere filmlerin sonunda, ne o metropol kenti ne Matrix simülasyonunun kendisi yok olmamakta, aksine hatalarından ayıklanarak işlemeye devam etmektedir.

Tüm kültür endüstrisi ürünleri için geçerli olduğu gibi Matrix’in de gösterildiği/izlendiği her yer, sanal birer İdeolojik Şantiye Alanı‘dır. Bu esas olarak; gerçek dünyadaki gerçek şantiyelerde, emeği sömürülerek hayatına devam etmek zorunda kalan çoğunluğun, zihinlerinde yürütülen bir inşa faaliyetini kapsar. Endüstrinin işlevi; gerçek şantiyelerin sanal suretleri içinde geçen veya sanal suretleriyle bağlantılı ya da onu çağrıştıracak yüzlerce şekilde, başka bir alternatifin olmadığına ikna etmek ve yaşanan adaletsizliği gizlemektir. O sebeple gerçek dünyadaki gerçek şantiyelerin sahipleri tarafından “finanse” edilen hikâyelerin, gerçek şantiyeyi kötüleyen bir şey anlatmasını beklemek abesle iştigaldir. Çünkü bu ürünler göbek bağıyla gerçek şantiyenin sahiplerine bağlıdır, bir nevi patronun özel mülküdür. Ürünün belirlenmiş tek işlevi, zihinlerdeki ideolojik inşaatın devamını sağlamak, var olanın yıkılmasını önlemek, geleceğe aynı minvalde bir miras bırakabilmektir.

Sermayedarın seveceği türden bir doğal seleksiyon şekli olarak; işçi Şantiye’ye girip emeğini satmak zorundadır yoksa sistem hayatta kalmasına izin vermez. Patron ise işçinin emeği üzerinden zenginleşirken, oluşan artı değerden onunla çok az bir kısmını paylaşmaktadır. Ayan beyan ortada olan bu bozukluk ise, gerçek şantiyenin, her türlü medya aracı kullanılarak farklı tür ve maskeler altında İdeolojik Şantiye Alanı’nda olumlanmasıyla örtülür. Korkulan ayakların baş olması, sistemin bozulması, titizlikle kurulan düzenin yıkılmasıdır elbette. Kültür endüstrisinin görevi ise böyle bir durum yaşanmadan bunu engellemektir. (Bilindiği üzere bu başarılı olamadığı ya da kurulan hegemonya çatırdadığı takdirde şiddet gücü -polis, askeriye vs.- devreye girer.)

O sebeple ideolojik şantiye için üretilen ürünlerde, kurmaca kötüler yaratılıp kurmaca iyiler tarafından cezalandırılabilir, çok fakir bir işçi bir gün şantiye sahibi olabilir, yanık sesli bir işçi yoldan geçen prodüktör tarafından keşfedilip türkücü yapılabilir, şantiyeye yeni gelen inşaat şefi hanıma bir gariban işçi aşık olabilir vs… Örnekler sayısız şekilde çoğaltılabilir.

Yani işçi perdede/kitapta/sahnede gördüğü Şantiye‘yi öven/ içinde olmayı doğallaştıran/ adaletsiz gelir dağılımını dert etmeyen/ ya da eleştiriyormuş gibi yapan ama suya sabuna dokunmayan veya refaha ulaşma umudu aşılayan kişiler vasıtasıyla katharsise uğratılmış olur. Bu katharsis, gelir dağılımındaki eşitsizliğin/ toplumsal yaşamdaki sorunların maskelenmesi için biçilmiş kaftan mahiyetindedir, sistemin devridaimi için hayati öneme sahiptir.

Maruz bırakıldığı ideolojik manipülasyon sonucu en makbul işçi, sistemi doğal addedip bir gün daha çok tüketebileceği konuma ulaşmayı arzulayan işçidir. Matrix filmleri bağlamında da durum rahatlıkla gözlenebilir. Söz gelimi, metropol içinde yabancılaşmış birey olarak tanıtılan Thomas Anderson/Neo (Keanu Reeves) içinde sıkıştığı hayattan kurtulup “Seçilmiş Kişi” olarak beklendiği yeni bir dünyaya geçmiştir. Bu durumun Şantiye’deki hayatından sıkılan ve giderek kendine/doğaya yabancılaşan işçi için katharsis yaratmadığını kim iddia edebilir?

Kısaca insanlar öncelikle Sanal İdeoloji Şantiyesi içindeki Simülatif Tatminler Menüsü‘nden kendine uygun “hazzı” seçer. Kişi bu aşamada ikonların yer aldığı bir süpermarkette reyonlar arasında dolaşıyor gibidir. Müşterinin meşrebine göre bir ikon mutlaka vardır ve onu satın alma konusunda hayatta hiç olmadığı kadar özgürdür. Esasında raflarda arz-ı endam eden ikon silsilesi, Cesur Yeni Dünya‘daki Soma hapları gibi devlet kontrolündeki afyon kabilinden değerlendirilmelidir. Ayrıca kesinlikle emin olunmalıdır ki kültür endüstrisi, bu kalpsiz dünyada herkese yetecek kadar kalp üretme kapasitesine sahip olmakla birlikte Hollywood stüdyoları da baskı altındaki yaratığın iç çekişini dindireceğine içtenlikle söz vermektedir. (Fakat bu büyük ihtimalle yaratığınızla bir AVM’yi ne kadar verimlilikle kaç kere tavaf ettiğiniz ve bankanıza verdiğiniz harcama sözünü tutup tutmadığınıza bağlı olarak değişecektir.)

Matrix Evreni’ni Tarihsel Materyalist Bir Gözle Okumak

Alegorik bir dörtlemeden oluşan Matrix evreni, makinelerin insan biyo-enerjisini sömürdüğü ve bunun doğumdan itibaren zihinlerin bağlandığı simülatif program sayesinde hiç anlaşılmadığı bir dünya tasavvuru sunar. İnsan soyu, makineyle giriştiği savaşta yenilmiş, yapılan anlaşmaya göre 25000 BTU enerji üretebilen bedenler, robotların enerji ihtiyacına koşulmuştur. Buna mukabil makineler de kaybedilen dünyanın benzeri bir yazılım içinde insanların “eskisi” gibi yaşayacağını garanti etmişlerdir.

Matrix programı içerisindeki metropol, olanca şatafatıyla arz-ı endam ederken, simülasyona uyum sağlamayan azınlığın ondan kaçmayı becerebilirse gideceği kent, Zion, ise kaynakların kıt olduğu esas “gerçeklik” olarak tasvir edilmiştir. Zion şehri, dini referansından azade, Makine hegemonyasına karşı “tarlalardan” kurtarılmış ve orada özgür doğan kişilerin yaşadığı komündür.

Maurice Cornforth’a göre toplumsal dönüşümler; gelişen üretim güçlerinin -ki bu Matrix evreninde “Makine”ye denk gelmektedir- üretim ilişkileriyle çelişkiye girerek -robotların köleleştirildiği insan sistemi- bir devrime yol açması neticesinde oluşur. Öyle ki bahsi geçen devrim, tüm üretim ilişkilerini tepetaklak edecek, eski egemen sınıfın yıkılmasına ve yeni bir iktidarın yükselmesine sebep olacaktır. (Cornforth)

Matrix filmlerinde bu teori, insan-makine çatışmasının iki veçhesini gösterecek şekilde işlenmiştir. Teorinin, ne şekilde kullanıldığından kaynaklı problemlere ileride değinilecek olmakla beraber bu aşamalar;

1- Makine hegemonyasına karşı insan savaşımını gösteren ilk üç film
2- Robot toplumunun insan hegemonyasını parçalayarak gerçekleştirdiği devrimi anlatan Animatrix’in İkinci Rönesans Bölüm 1 ve 2 kısımları olarak sınıflandırılabilir.

İlk üç film özelinde düşünüldüğünde; insan-makine çatışması, rahatlıkla burjuvazi-proletarya zıtlığı olarak okunmaya müsaittir. Zira İnsan-Makine antagonizminde de (Marksist literatürün burjuvazi-proletarya ikiliğinde tahlil ettiği gibi) insan/işçi, makine/patron tarafından sömürülmektedir. Kurguda kilit rol oynayan “insan tarlaları” motifinin, kent çeperlerinde serpilen gecekondular içinde yaşayarak ancak hayatta kalacakları bir “asgari ücret” karşılığı fabrikaya/ofise yani “Şantiye“ye koşulan işçiler olduğu varsayılabilir. Bu düzlemde Makine‘nin hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu “vücut enerjisi“nin esasında patronun ihtiyacı olan “zihinsel ya da fiziksel emek“e karşılık geldiği anlaşılacaktır.

Eğer Matrix’te sınıfsal bir çatışma teması olduğu varsayımı kabul edilirse; Zion halkının, Gramsci‘nin imlediği anlamda sınıf bilinci kazanmış işçiler olduğu yorumu yapılabilir. Zira onlar Makine/Patron tahakkümüne ayak uydurmamış -zihni yazılımı kabul etmeyen- iktidarın kontrolünden çıkmış insanlardır. Sistem için tehdit arz ettikleri için -Animatrix’in Kid’s Story ile Beyond bölümünde olduğu gibi- polis gücü tarafından yakalanıp etkisiz hale getirilmeye çalışılırlar. Bunun kapitalist sistemdeki karşılığı Gezi Parkı olaylarında gördüğümüz türden orantısız şiddet kullanımı, göz korkutma/yıldırma eylemleridir.

Bununla beraber üçlemenin, yaydığı bu eleştirel rayihaya rağmen gerçekte sistemi ne kadar iğnelediği tartışmalıdır. Konunun daha iyi anlaşılması için serinin çatışma motifini nasıl yoğurduğu üzerine odaklanmak istiyorum. Bilindiği üzere Neo, Zion’un mutlak yok oluşunu engellemek için Trinity (Carrie-Anne Moss) ile birlikte Makine Şehri’ne gider ve orada Makine liderine, bozulmasına sebep olduğu Ajan Smith (Hugo Weaving) programını, Zion’a yapılan saldırının sonlanması koşuluyla durdurabileceğini söyler. Zira Smith kontrolden çıkmıştır ve Makine Şehri’nde de yayılmaya başlayabilir. Onun akabinde ikili bir çeşit anlaşmaya varır; Neo, hatalı Matrix’e bağlanır, Smith’le olan mücadelesini kazanır ve onu yok eder. Makine kuvvetleri Zion önünden çekilir, Smith kaynayan Matrix yazılımıysa tazelenir “hata”larından ayıklanır.

Tüm o şaşalı dövüş sahneleri, görsel efektler, gereksiz diyaloglar ve dini/mitolojik çorba bir kenara bırakılırsa, basitçe Matrix’te olan: “Seçilmiş Kişi” Neo’nun, insan ırkının bedenlerini sömürgeleştiren Makinelere karşı, Zion’un imhasını diplomatik bir alicenaplık sayesinde “bir süreliğine” ertelemiş olduğu gerçeğidir.

İmgenin nasıl inşa edildiği incelenirse Makina’nın her şekilde ipleri elinde tutan, kalabalık ve Zamanın Ruhu’nun yanında olduğu olarak kurulduğu görülür. Zion halkı ise ne kadar çabalarsa çabalasın Makine’ye olan savaşta onu yenemeyendir. Ayrıca teknolojik imkanlara sahip olsa da Makine kudretine katiyetle yaklaşamaz. Kent, direnir fakat bu en başından kaybetmeye mahkûm bir mücadeledir. Yani eğer Neo’nun üzerinde kumar oynayacak bir kozu olmasaydı Mimar’ın belirtmiş olduğu üzere kendinden önceki beş Seçilmiş Kişi’nin beceremediği gibi kenti helaktan kurtaramayacaktı. Böylelikle distopik evrendeki son insan şehri de haritadan silinecek, Makine’nin enerjisini/patronun emeğini sömürmediği hiçbir beden, Şantiye dışında hayatta kalmayacaktı. Ezcümle, Makine/Patron’un, Matrix/kapitalist sistemdeki hâkimiyeti üçlemenin sonunda sarsılmaz. İnsan/işçi, varlığını Makine/Patronla müzakere ederek bazı haklarının bilinmeyen bir süre için korunmasını sağlayabilir. İnsan tarlalarında programı kabul eden/Başka Bir Alternatifi Olmayan bireylerin vücut enerjileri/emekleri Şantiye‘de sömürülmeye devam edecek, yalnız bilinçlenerek tarladan çıkan kişilerin kurduğu komünün varlığına “belli bir zaman diliminde” dokunulmayacaktır.

Matrix evreninde Makine/Patron, etken; İnsan/İşçi, edilgen bir fiil çatısıyla kurulmuştur. Zion şehrinin kerhen hayatta kalışı; Makine/Patron tahakkümünün “hiçbir şekilde parçalanamayacağına” yönelik verdiği mesaj sebebiyle, seyirci zihninde doğrudan bir tahribat yarattığı aşikârdır. Matrix’e bağlanmayı reddeden bir yaşam formu olarak belirli aralıklarla yok edildiği ve edileceği ilan edilen İnsan/İşçi, Matrix evreninde devrimi gerçekleştirememesi için kasıtlı/ideolojik olarak sakat bir şekilde tasvir edilmiştir. Şöyle ki; Zion halkı teknolojiden muaf olmasa da Makine/Patron, doğal üstünlüğü elinde tutmaktadır, onun seviyesine erişilemez, kalabalık insan sayısına rağmen Makine’yle yarışılamaz (onlar çok daha güçlü çok daha kalabalıktır), savunma sanatları ya da ileri silah eğitimi alınsa dahi Makine yenilemez (Neo’nun Ajanları’ı yenebilmesi ya da Zion savunması sırasında bombalanan birkaç robot yalnızca kathartik sinema hamlesidir)

Senaryonun İnsan/İşçi’ye biçtiği bu rol sebebiyle Neo’nun devrimci değil reformist bir siyasal lider pozisyonu alması kaçınılmazdır. Zira bir kültür endüstrisi metni olarak Matrix senaryosu, üç film boyunca sadece sistemin sürekliliğini onun yıkılamayacağını sadece -belki- uzlaşılabileceğini, başka bir kaçışın olmadığını söyler. Zion kentinin varlığı her ne kadar bir “alternatif” izlenimi yaratsa da söz konusu kent, tam anlamıyla Makine insafına kalmış durumda ve özgürlüğü tartışılır haldedir. Bu bakımdan  filmlerin alt metninde bir bakıma Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” teorisinin tekrarlandığı söylenebilir: Makine/Patron sistemi, yani Matrix/Kapitalist düzen, mutlaktır ebed müddet devam edecektir… Yaşanan tüm çarpıklığa rağmen Matrix evreninde çarklar durmayacak, ona başkaldırmak bir yarar sağlamayacak, aykırı unsurlar zamanı gelince mutlaka temizlenecektir. Kısaca İdeolojik Şantiye Alanı‘nda gerçekleştirilmesi amaçlanan parça tesirli tahribat, üç film bağlamında bu minval üzerinde değerlendirilmelidir.

Aynı temanın Animatrix’te, ilk üç filmin aksine, daha dolayımsız bir şekilde kullanıldığı görülür. İkinci Rönesans Bölüm 1 ve 2’de bahsi geçen simülasyonun doğumuna kadar olan tarihsel süreç işlenir. Bu epizotlarda makineler insanın emirlerinden çıkmayan, ona hizmet eden bir teknolojik proletarya olarak gösterilir. İşçi makineler, askeri bir düzende ağır sanayiden ev içi angaryaya kadar her yerde göreve koşulmaktadır. Fakat B1-66ER isimli robotun haksız yere idam edilmesi makine toplumu ve insanlar arasındaki çatışmayı ateşler. Milyonlarca robotun metropollerde yürüyüşe geçişi devrimle bitecek bir işçi ayaklanmasının fütüristik hali gibidir. Sonu gelmeyen bu mücadele robotların insan toplumundan ayrılıp Mezopotamya’da kendi kentlerini kurmalarıyla tamamlanır. Burada çok daha keskin bir yapay zekâ geliştiren makine toplumu, insan ekonomisini kökünden sarsabilecek güce erişir. Bahsedilen yeni bir üretim biçimidir ki Marx’a göre bir sınıfın tarih sahnesine çıkıp yeni bir sistem dayatacak güce erişmesi ancak var olan üretim tekniklerini aşacak, devrimci üretim araçlarına sahip olması sayesinde mümkün olabilir. (Söz gelimi feodal sistemin içinde ticaret yaparak sermaye biriktiren kentli tüccarlar, teknoloji ve bilime yatırım yaparak daha önce olmayan bir üretim biçimini -sanayi- geliştirmiş zaman içinde aşama aşama feodalizme son vererek kendi iktidarını kurmuştur.)

Ancak Animatrix’in ideolojisi de tam olarak bu referansın arkasında hayat bulur. Zira bölümler; vahşi kapitalizmin yarattığı adaletsizliği, robotlar üzerinden göstermekle birlikte kaçınılmaz devrimi protein temelli vücutlardan mürekkep insan bedeninin değil, ateşli silahlarla kolayca yaralanmayan dayanıklı robotların yapabileceğini imlemektedir. Bu, seyircinin devrime yönelik beklentisini psikolojik olarak sönümlendirmeye yarayan zekice kurgulanmış bir hamledir.

İdeolojik Şantiye‘den kalkan hafriyat kamyonları ise o esnada işçinin asla yapamayacağı devrime yönelik düşüncelerini konvoy halinde imha edileceği yere taşımakla meşguldür. Devrim düşüncesinin sistem üzerindeki tehdidi, zayıflatılmış ve sanal bir devrim kumpanyası marifetiyle uzaklaştırılmıştır.

Tarlabaşı’nda, Sulukule’de yıkılan o güzelim evler gibi kentsel dönüşüm programı kapsamında boşalan İdeolojik Arazi’ye, Sermaye’nin çok katlı ve lansmana özel indirimlerle satılan erekte olmuş penisleri dikilir. Sonuçta işçi güçsüz ve tek başınadır(!?), nasıl olsa robotlar onun yerine kurgusal bir alanda devrimi yapmıştır. Şimdi bu çok katlı penislerin önce inşaatında çalışmalı, sonra kapısında beklemeli/çöplerini toplamalı/camlarını silmeli ve düzeni doğanın yasası, Allah’ın takdiri, karmanın uygun gördüğü kabul etmelidir. Öyle ya bu dünyada iyilik ederse öldüğünde cennetle mükâfatlandırılabilir ya da reankarne olup Şantiye Sahibi olarak geri dönebilir. (Kankalarla katharsis keyfi böyle bir şey olsa gerektir.)

Unutulmamalıdır ki hiçbir kültür endüstrisi ürünü gerçek bir devrimi göstermez/oynatmaz ya da söyletmez. Bu kurum, devletin bütün ideolojik aygıtlarından söylem ödünç alabilir onu ilk amacından sapmadan yeni bir forma bürüyerek sonsuz sayıda tekrarlayabilir. Devrim, zihinlere zerk edilen böyle mesajlarla imkansızmış gibi algılatılır. Kültür endüstrisi lekesiz zihinlerde sonsuz gün ışığı yaratmaktadır.

Sonuç Yerine

Egemen sınıf, toplumun üzerindeki hâkimiyetini devam ettirmek için, çeşitli üst yapı araçlarıyla kurduğu eşitsiz düzeni doğallaştırmaya girişir. Bu kurumlar toplumdan topluma tarih, iklim, coğrafya vs. gibi yüzlerce sebepten farklı şekillerde gelişmişlerse de son tahlilde her biri kurulu düzenin kesintisiz devamı amacına hizmet eder. Bu çekirdek bir devlet modellemesi olan “aile” kurumuyla başlar; onaylanmış kültürün/geleneğin imal edildiği okul ve dinsel organizasyonlarla devam eder, her türlü medya aracıyla taçlanır.

Sömürülen çoğunluğun, hakim azınlığın arzularını kendi rızasıyla kabul etmesini sağlayan üst yapı araçları, dörtlemede programın “kendisine” denk gelmektedir. Matrix, tarlalarda kendine bağlı yaşayan insanların zihinlerini manipüle eder.

Öyle ki bu gerçekliğin her bir satırı Makine aklı tarafından titizlikle yazıldığı ve kişinin zaman, mekân algısını tümüyle kontrol ettiği için (hiper doğallaştırılmış ifadesi belki durumu karşılayabilir) kişiler programdan çıkmayı düşünmemekte/düşünememekte böylece sistem onaylanarak devam etmektedir. Bu siberpunk ifadeyi günümüz toplumuna uyarladığımızda Matrix’in içinde yaşadığımız vahşi kapitalist sistem olduğunu kolaylıkla varsayabiliyoruz. Mutualist bir dürtüyle devlet ve şirketler tarafından sınırları çizilen dünyada milyonlarca kişi, hali hazırda bu ortaklık tarafından sömürülmekte, kontrol edilmekte yeri geldiğinde cezalandırılmakta ya da ödüllendirilmektedir. Varoluşlarının tek amacı makinelere enerji sağlamak olan donörler, özgür iradeleriyle karar verdikleri bir dünyada yaşadıklarını zannetmektedirler ki bu Marx’ın veciz ifadesiyle “yanlış bilinç”in ta kendisidir. Bununla birlikte Matrix metninin ideolojisi tüm bu sömürü düzenini kendi meşrebince göstermesinde aslında sadece “göstermesinde” ve onu değiştirmek için hiçbir çözüm üretmemesinde, umut vermemesinde yalnızca ve yalnızca katharsise, İdeolojik Şantiye’de gerçekleşecek bir katharsise indirgemesidir.

Öyle ki tümüyle rahatlamış işçinin, ideoloji kontrolünde zihinsel mastürbasyonunu yaptıktan sonra 9-5 çalıştığı gerçek Şantiyesi’ne gitme konusunda rızası daha kolay üretilebilir hale gelir.

Warner Bros stüdyolarında çekilen büyük bir prodüktörün yatırım yapması vesilesiyle -Joel Silver- yaygın olarak dağıtıma girmiş ve tam da Aristotales’in öngördüğü gibi işçileri kendi istediği bir ideolojik dümen suyuna sokarak katharsise ulaştıran Matrix dörtlemesi için de durum tam olarak böyle gerçekleşmiştir. Önemli olan olabildiğince çok insanın zihninde ideolojik inşaatın devam etmesi ve onların zincirden kopmamasını sağlamaktır!

Referanslar
Cornforth, M. (n.d.). Tarihsel Materyalizm. İstanbul: Sarmal Yayınevi.
Demirci, U., & Ersümer, O. (n.d.). Retrieved 06 19, 2015, from Cyberpunk0101:
http://cyberpunk0101.blogspot.com.tr/p/makale.html
Zizek, S. (2014). Matrix. İstnabul: Encore Yayınları.

Hasan Berk Akkoç

Diğer yazıları Konuk Yazar

Aaahh Belinda Üzerine

Yazan: Berkin Seçme Aaahh Belinda filmini iki yerden okumak mümkündür. Birincisi, 1986...
Devamı

4 Comments

  • iyi güzel de burada çözümlenme çabasına girilen kapitalizm, tümüyle olmasa bile büyük oranda yahudilerin (tıpkı vaçovskiler gibi) kontrolündeki küresel finans-kapitale dayalı sömürü sistemi demek değil midir? hal böyleyken gezi parkına “ben de çapulcuyum” pankartlarıyla destek veren (kripto yahudi) sermayedarları bu analizin neresine koyuyorsun? gezi’ye hiç girilmese daha iyiymiş, bence her şeyi tamamen batıdan gelen marxist gözlüklerle okumak yanlış, “batı”nın ürettiği kapitalist-marxist çatışmasından (ki üretimden elde edileni bölüşme kavgasından ibarettir) daha büyük bir resim var ve onu görebilmek adına naçizane tavsiyem teoman duralı ‘çağdaş ingiliz-yahudi medeniyeti’ni DE okumaktır.

  • Tüm tartışmanın döndüğü eksen aslında bana göre Adorno’yla Benjamin’in kültür endüstrisi anlayışı arasındaki fark. Zaten yazının vardığı yer, netice itibariyle sanatın sadece tüketime yönelik, köleleştirici mi olduğu yoksa bir özgürleştirici potansiyel taşıdığı mı sorusuna cevap olarak ilkini vermesi. Neticede yazarın söylediği, Adorno’nun kültür endüstrisi anlayışının sonunda vardığı sonucu tekrarlıyor.Yazı, bu bakımdan ele alınabilirdi.

  • Bir sinema blog’unda sinemadan salt emeğin yeniden üretimi sürecinin bir nesnesi olarak bahsedilmesi enteresan geldi açıkçası. Girişte bahsedilen fikirler sadece Matrix’i değil bütün sinemaya atfedilmiş gibi. Herhangi bir filmin eleştirisinin başına bu yazılanlar konabilir. Hatta bu yazı öyle kapsayıcı bir yazı ki herhangi bir X filminin eleştirisi olabilir sadece isimler değiştirilerek. Dolayısı ile oldukça saçma buldum. O zaman bu sitede aynı yere hizmet ediyor. Ya kapitalist olduğunuzu açıklayın artık! ya da fes edin kendinizi :)

    Filmin eleştirisine gelirsek, filmin Marksizm ile bir derdinin olduğunu düşünmüyorum. Yazan arkadaş kaynaklardan faydalanmış ancak en önemlisini kaçırmış. Filmi yazanların sık sık da değindiği hatta bir efsaneye göre mimar karakterini canlandırmasını istediği filozof Baudrillard. Film metin olarak gidebildiği kadar Baudrillard’ın izinden gitmeye çalışıyor. Filozof da yönetmenlerin parlak bir çıkış noktasına sahip olduklarını kabul ederek sonradan sapıttıklarını ve kendisini tam olarak anlayamadıklarını düşündüğünü söylüyor. Son filmde bilgisayar programı Smith’in Zion’a sızmasıyla aslında Zion’un da simülasyonun bir parçası olduğunu gösteriyorlar zaten. Baudrillard’ın buyurduğu gibi simülasyon evreninden kaçış yoktur. Ve bu evrende-çağımızda- Marksizm geçerliliğini yitirmiştir. Aslında film bu bahsedilen “seçilmiş kişi” muhabbetiyle dalga dahi geçiyor. Morpheus seçilmiş kişi zırvalığıyla tam bir iman ile Neo’nun peşinde koşuyor ancak Neo’nun seçilmiş olduğu falan yok. Kurtuluş da yok. Yani bu açıdan filme ve sonrasında bu eleştiriye bakarsak, yönetmenlerin cevabı şöyle olabilir: İyi güzel diyorsunuz da bu dedikleriniz zaten alt kümede kalıyor. Simülasyon her yerde ve her şeyi kapsar. Sizin Marksizminiz de sadece simülasyonun bir parçası artık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir