Modaya ve Kadına Dair: Saint Laurent

Yves Saint Laurent, modayla yakından ilgilenen herkesin bildiği isimlerden biri. Saint Laurent hem modaya katkılarıyla hem sunduğu tarzıyla hem de yarattığı “yeni” kadın algısıyla sektöre devrim niteliğinde damga vuran bir modacı. Belki konu kadın hakları olduğunda, kadınların özgürlüğü ya da kadın ve erkek arasında sağlanmaya çalışılan eşitlik olduğunda ilk akla gelen isimlerden biri değil; fakat kendi alanında modern kadını yaratarak, kadının metalaştığı alanda güç kazanmasını sağlamış önemli bir isim. Bertrand Bonello’nun Saint Laurent’i de Yves’in hayatına ve hayatının dönüm noktası olan yeni kadını yarattığı sürece, 1967-76 yıllarına değinen bir yapım.

Film Laurent’in ortaya çıktığı tarihle başlayıp yavaş yavaş, kimi zaman atlama ve geri dönüşlerle 76 yılına geliyor. 1976 yılında başlayan macerasında Laurent, yakın arkadaşı ve aynı zamanda da şirketi idare eden isim olan Pierre Bergé ile YSV (Yves Saint Laurent) markasıyla moda dünyasına adım atar. Hem gençlerin ulaşabileceği ürünler hem de özel tasarımlarla yıllarını harcayan, aynı zamanda da bu performansıyla şöhrete ve paraya ulaşan Laurent, kendini bir anda dönemin ve sektörün popüler eğlence anlayışı olan içki – uyuşturucu batağında bulur. Fakat Pierre’in çabaları ve zorlamalarıyla toparlanıp, kendini ifade edebileceği, moda ve dünyada kadına yeni bir anlayış katacağı defilesini tamamlar.

2 saat 30 dakikalık film, süresine rağmen yalnızca üç ana konu üzerinde duruyor. Bunlardan ilki tabi ki de filme adını veren Yves Saint Laurent ve onun hayatı. Kendi markasını yarattığı süreden itibaren yaşadıklarıyla, düşünce yapısıyla ve çevresine yaklaşımıyla şaşırtan Laurent; bir yandan da sahip olduğu şan ve şöhretin yarattığı dünyada hapis kalmış oluşuyla insanda acıma duygusu uyandırıyor. Kendi yazdığı –ve filmde sürekli olarak karşılaştığımız– şiirinden de anlaşıldığı üzere içinde bulunduğu zenginliğin ve şöhretin varlığından memnun olmadığı gibi, kendi yansımasını tekrar tekrar görmekten ve yaşadığı hayattan duyduğu pişmanlıktan da nefret ediyor. Yansıma meselesiyle ilgili olarak belirtmek gereken iki nokta var ki bunlardan ilki Laurent’in her yere sürekli olarak aynalar kaplatması, etrafta aynalar istemesi. İkincisi ise kameranın yansımaları, yansıyan maddeleri kullanarak izleyiciye Laurent’in yansımasını göstererek, onun yaşadıklarını anlatmaya çalışması. Kamera ve yansıma ilişkisi dikkate alındığında da sürekli olarak aynı adamı görmek gerçekten izleyiciye bir rahatsızlık hissi veriyor.

Filmin temelindeki ikinci konu da moda dünyasının ta kendisi. Dünya her ne kadar birbirinden bağımsız hareket eden yönetimlerden oluşuyor da olsa, her ne kadar savaşlar devam ediyor, ekonomik krizler beliriyorsa da moda sektörü ilginç bir şekilde evrensel varlığını korumayı sürdürüyor. Benzer tarihlerde süren savaşa rağmen modanın ve tasarımların devamlılığı da bunun kanıtı. Belki de bu evrensellik ve sürekli “moda” olan moda sektörü yüzünden Laurent içinde bulunduğu dünyadan nefret ediyor. Kendi içine hapsolmuş, dış dünyayla ilişkisini ironik bir şekilde kesmiş bir sektör ve sektörün önde gelenleri var ki uyuşturucu, dans, müzik ve içkiyle süren partilere, eğlenceli gecelere, fantezilere bakıldığında, gerçekleri görmeyen bu dünya insanı rahatsız ediyor. Yine de aynı Laurent’in hayatındakine benzer bir şekilde bu “hızlı” hayat tarzının sonuçları da insanın yüreğini sızlatıyor.

saint laurent sinematopya 2

Son olarak filmin asıl ele aldığı konudan bahsetmek gerek. Laurent’in modaya ve kadına kattığı yenilik ve de bu yeniliğin dünyada yarattığı etki. Laurent için kadın daha güçlü olmalı, kendinden emin duruşuyla ve özgüveniyle modern dünyaya ayak uydurmalı. Modern dünyanın işe ve topluma getirdiği yeni algıyla birlikte “işadamı” altında gelişen erkeğe dair yeniliklerin bir yansıması da kadında olmalı. Bu yüzden de kadın erkek gibi pantolon giyebilmeli, üstüne ceketini atabilmeli, eli cebinde yalnızca bir paket sigara ve çakmakla sokağa çıkabilmeli. Bir anlamda da Laurent’in kadını moda dünyasının metalaştırdığı obje halinden çıkıp, kendi ayakları üzerinde de var olabildiğini gösterebilen bir varlık olmalı. Fakat Laurent’in en büyük sorunu, aklındaki kadın ile sektörde görmek istediği, podyumda yürümesini istediği kadının aynı olamaması. Onun için kadın hala 0 beden olmalı. Her ne kadar özgür olmalıysa –ki özgürlükle vücut arasında bir ilişki kuruyor– da, mükemmelliğe erişmesi gerekse de sektördeki kadın ve sektörün duvarları içine hapsolmuş “manken” (vitrindeki cansız manken anlamında) bu özgürlükten payını almamalı.

Saint Laurent filmi hem süresi, hem kimi sahnedeki duranlığı hem de gel-gitlerindeki kopukluklardan ötürü bazı anlarda izleyiciyi içine alamasa da genel olarak bakıldığında hem yaptığı sektör eleştirisi hem de kadının bugünkü konumuna dair önemli detaylarıyla izlenmeyi hak ediyor.

Diğer yazıları Sinematopya

Ekibimize Katılın!

Yayına başladığı 2013 senesinin Mart ayından bugüne gün geçtikçe büyüyen, ülkenin en...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir