Öğreti Niteliğinde: Vice

Bilindik bir gerçek ki her film sanıldığı kadar iyi olamıyor. Başarıyı da “iyi film” nitelemesinin kapsamına alabiliriz; zira bazı filmlerin yalnızca gişe amacı taşıdığı gibi bir gerçek var. Fakat yine de bazıları var ki izlerken kendime sorular sorarken, empati kurmaya çalışırken kendimi kaybedebiliyorum. Beni böylesi düşünsel sürece iten filmler her ne kadar genellikle 2000 sonrası yapımlar olsa da arada sırada Amerika’dan da benzer nitelikte filmler gelmiyor değil. Afişinde Bruce Willis ve Thomas Jane isimlerinin yer aldığı Vice da iyi olarak nitelendiremediğim, hatta izlerken kendimi kaybettiğim yapımlardan biri.

Hayali bir dünyada geçen filmde Julian (Bruce Willis), insanların her anlamda özgür olduğu bir şehircik yaratmıştır. Buraya gelen insanların karşılarındaki tek engel ise hayal güçleridir. Robotlarla doldurulmuş dünyada insan görünümlü olan ve insan gibi acılar yaşayan robotlara dilediklerini yapmakta serbesttir bu insanlar. Fakat sistemdeki bir hatadan ötürü Kelly adlı robotun hafızası tam olarak silinemez ve silme işlemi gerçekleşmeden Kelly bölgeyi terk etmeyi başarır. Bundan sonra ise tasarımcısı ve Julian’ı düşman olarak gören Roy’un (Thomas Jane) da yardımlarıyla kaçmaya, hayatta kalmaya çalışacaktır.

Vice, konusu itibariyle büyük sorunları olan bir film izlenimi vermiyor. Fakat deyimde de olduğu üzere afişteki şatafat maalesef gerçeklerden farklı. Öncelikle belirtmek gerekir ki Bruce Willis’in filmdeki rolü göründüğünden çok daha az. Hatta tahminen 7-8 dakika kadar görünüyor. Bu durumu bir kenara bırakıp filme yoğunlaşacak olursak değinilmesi gereken çok daha fazla konu, bahsedilmesi gereken çok daha fazla meseleyle karşı karşıya kalıyoruz.

Filmin yarattığı dünyayı takdir etmek gerekiyor ilk olarak. Zira düşünce olarak bile hayal gücünün sınırlarını zorlayan bir fikir perdeye aktarmaya çalışılmış. Eğer film yalnızca bu noktaya odaklanıyor olsaydı evet, başarıya ulaşabilecek bir potansiyele sahipti. İzleyicisine bir ikilem sunabilir, insanlık ve etik konularına yönelebilirdi. Fakat filmin içine aksiyon katmaya kalkınca başladığı noktadan epeyce uzaklaşıyor. Öyle ki bu dünya, sınırsız özgürlük ve gücün bir bağımlılık haline gelmesini anlatmaya çalışırken, bir robotun verdiği insanlık dersini gösteriyor. Fakat bu noktada da başarısız kalıyor çünkü insanlık dersini anlatırken bile insan ve insana dairden çıkıp saçma sapan bir intikam hissiyatına yöneliyor. İnsanlık dersinin yalnızca en doğruyu göstererek verilmeyeceğini savunanlar bu noktada itiraz edebilir ancak film bunu da yapmıyor. İzleyici ne olup bittiğini henüz anlamamışken Kelly bir anda intikam arzusu ve büyük bir nefretle dolup Julian’ın peşinden gidiyor. Roy da bu noktada insaniyeti ve iyiliği temsil eden polis karakter olarak insanlıktan epeyce uzaklaşıyor.

vice sinematopya 2

Hadi filmin senaryosunu da bir kenara bırakalım –çünkü bahsedilmesi gereken daha 4 ya da 5 temel sorun var– ve daha teknik olan konulara yönelelim. Bir izleyici olarak ben, hayal gücünün sınırlarından bahsedildiğinde gerçekten sınırların zorlanmasını isterim. Her ne kadar filmdeki teknoloji bugünküne yakın ve gerçekçi de olsa sunabileceği daha zengin bir dünya olduğuna inanıyorum. Hiç değilse, sonradan yaratılmış bir şehrin neye benzediğine dair farklı görüntüler görmek, görsellerle büyülenmek isterdim. Mimari olarak beni şaşırtacak yapılar, yeni olanak ve tecrübeler sunabilecek mekanlar ya da en azından fırsatlar yaratabilecek sokaklar görmeyi beklerdim. Onun yerine sunulan görüntüler ise stüdyo olduğunu fazlasıyla belli eden, açık alan çekimlerinin çok sınırlı kaldığı ve gerçekçiliği yaratamayan sahneler oldu. Hepsini geçtim, insanların fantezilerini yaşadıkları yeri gece kulübünden bozma bir otel yapmak yerine daha ürkütücü ve aynı zamanda da heyecan verici yapabilirlerdi.

Madem öyle, teknik detayları da geçelim, bütçeye bağlayarak, bahsedilmesi gereken son bir konu kalıyor: Oyunculuklar. Filmdeki oyunculukları özetlemek gerekirse Ercan Dalkılıç’ın “’Vice, tamam kötü film, yalnız bu kadar kötü oyuncuları bir araya getirmek ayrı maharet, nasıl başarmışlar bu işi, tebrik edilesi…” yorumu sanırım yeterli olacaktır. Bu yorumun sebeplerini açmak gerekirse şayet filmde Bruce Willis oyunculuk namına hiçbir iş yapmıyor, yalnızca koltuktan kalkıp yürüyor, hafif tebessümle de bir iki cümle söylüyor, o kadar. Keza Thomas Jane de benzer bir performans sergiliyor, agresif bir polis memuru olmasına karşın karakterini yeterince yaşatamıyor. Fakat Ambyr Childers’ın oyunculuğu takdiri hak ediyor. Hani kendime sordum film boyunca, insan başrol oyuncusu için seçme yapmaz mı diye. Evet, bir robotu oynadığı için sahnelerde donuk ve kasıntı duruyor ama sorun şu ki filmdeki son teknoloji ürünü bu robot, bir insandan her anlamda farksız bir yapıya sahip, hatta hissetme yetisi bile mevcut. Ayrıca bir anda hayatta kalmayı öğrenmesi de çok ilginç.

Vice’ı izlemek isteyenlere, “o kadar da kötü değildir be” diyenlere önerim, Doctor Who serisinden The Rebel Flesh bölümünü izlesinler. Robotlara ilişkin mantık tamamen aynı, işleyiş ve kalite ise kıyaslanamayacak kadar üstün. Yine filmdeki “yükleme” meselesi de Matrix’i hatırlatır bir niteliğe sahip ancak izlemeyen kaldığını sanmıyorum. Bunlara ek olarak da Kelly Lucy benzeri bir ana karakter olmasından dolayı Lucy’i de izlemekte fayda var. Onun dışında filme istinaden söyleyebileceğim tek şey izleyin. Bir filme nasıl bakılması gerektiğine dair hem izleyiciye hem de üretenlere birçok püf nokta sunan önemli bir film, dalga geçmiyorum, gerçekten önemli.

Diğer yazıları Sinematopya

Ekibimize Katılın!

Yayına başladığı 2013 senesinin Mart ayından bugüne gün geçtikçe büyüyen, ülkenin en...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir