Bir Haneke Travması: Funny Games

-Bunu neden yapıyorsunuz?

-Neden yapmayalım?

Haneke’nin 1997’de kadrajına aldığı Funny Games (Ölümcül Oyunlar) filmi, yine burjuvaziye/sisteme kafayı takan Haneke psikolojisidir. Yönetmen bu filminde de seyirciyi rahatsız etmiş, istediğini bir türlü vermemiş, hatta üstüne alay bile etmiştir. Film, klasik bir müzikle mükemmel bir ailenin (güzel anne, güzel çocuk, bakımlı bir köpek, iyi bir iş sahibi baba) hafta sonunu geçirmek için gittikleri yazlıkta başlarına geleceklerden habersizce, mutlu bir aile tablosuyla açılır. Ne zaman ki klasik müzikten metal müziğe geçiş olur ve ekranda Bir Michael Haneke filmi yazısını kırmızı harflerle görürüz, işte o zaman arkamıza yaslanmak için tüm şartlar sağlanmış demektir. Funny Games, tümüyle klasik Amerikan korku/gerilim filmleriyle alay etmiş bir çok ayrıntıyla süslenmiştir. Örneğin, baba ile çocuk otomobil ile getirdikleri kayığı nehre kurarken kullandıkları bıçağın kayığa düşmesi ayrıntılı bir şekilde gösteriliyor. Sinema tarihi ve izleyici çok iyi bilir ki, bir cisim ayrıntılı bir şekilde filmin herhangi bir karesinde gösteriliyorsa, film o cisim ile tekrar buluşacak ve seyircinin istediği şekilde kullanılacaktır (Burada bir tebessüm içindeyim). Çehov öyküsünde rastladığımız ve sinemanın temeline indirgenmiş “Öyküde duvara asılı tüfekten bahsediliyorsa, o tüfek elinde sonunda patlayacaktır.” ezberini bozan Haneke, filmin ilerleyen sahnelerinde resmen seyirciye istediğini vermemek için oyun üstüne oyun kuruyor. Hikayeyi oluşturan psikopatlardan biri, baba ile çocuğun yanında kaynaşmaya çalışırken öteki psikopat, kadından, komşu görünümünde yumurta isteyecektir. Sonunda tüm kahramanlar evde bulunduğunda artık Ölümcül Oyunlar için geri sayım başlayacaktır. Psikopatların beyaz kıyafette olması bizlere Otomatik Portakal filmini anımsatır. Bir kez daha beyazın, kötülüğün simgesini oluşturacak tezatlığı gözler önündedir. Ellerinde golf eldivenleri, golf sopasıyla (golfun en pahalı spor ve zenginlik göstergesi olduğunu hatırlatalım) o mükemmel ailenin daha önce hiç karşılaşmadığı gerek psikolojik gerekse fiziksel şiddet yavaştan kendini göstermeye başlayacaktır. Psikopatlar aileye istediklerini yaptırmakta, alay etmekte ve  zekalarını sınamaktadır. Haneke’nin burjuvayı aşağılaması yine tüm çıplaklığıya gözler önündedir. Filmin ilerledikçe seyircinin gerilmesinin birincil sebebi, Haneke’nin seyircinin ezberini bozmasından kaynaklanıyor. Çünkü, seyirci kötü olanın yanında olmayacağı ve bu durumdan hoşlanmayacağı için rahatsız edicilik ilkesi tıkırında işlemektedir. Karşımızda oldukça kurnaz bir yönetmen var. Adeta seyirciyle satranç oynar gibi kendinden emin hamlelerle mat ediyor. Mesela kadın, psikopatlardan birini tüfekle vurduktan sonra, seyirci bir oh! dese de, olayı gören arkadaşı aniden kumandayla filmi geri sararak ortağını tekrar canlandırabiliyor. Bu durumun oluşmasında iki neden olabilir. Birincisi, Haneke’nin seyirciyi rahatsız etmek istemesi -ki bu, bariz görülüyor. İkinci bir olasılık ise filmin gerçekliğine iyice kapılan seyirciye kendine gelmesi için sağlanmış (bu bir film*) bir nefes aldırma biçimi olarak tanımlanabilir. Filmin sarsıcı akıcılığında son derece mükemmel işleniyor olması sinemanın etiği gereği gerçeklikten bir nebze uzaklaşması gerektiğinden, o sahnenin seyirciye atılmış bir tokat olabileceğinin altını çizmekte fayda var. (Bu kaçış; yahut seyirciyi kendine getirme olayına David Fincher’in Fight Club filminde de rastlarız. Orada da yönetmen gerçeklik ile filmsel düşün arasındaki çizgiyi dövüş sahnesinde ve filmin bitiminde görüntüyü titreterek göstermişti.) Yalnız, Haneke’nin bu ikinci olasılığa uyacak bir yönetmen olup/olmadığı sizlere kalmış.

-Onların tarafındasınız değil mi?

funny games sinematopya 1

Artık Haneke’nin en önemli tekniğini dile getirme zamanı geldi. Haneke şiddet sahnelerini genelde göstermez. Parelel kurgu teriminin öngördüğü işleyişle kamera, olayın gerçekleşeceği mekandan durağan bir mekana geçer. Bizler o durağan sahneyi izlerken aklımızda asıl sahnede gerçekleşen olay vardır. Tüm olup bitenden sonra asıl mekana giriş yaptığımızda sadece yutkunmakla yetiniriz. Bu durumun örneği Funny Games filminde de yaşanır. Çocuğun vurulma sahnesini göstermeyen Haneke, bizleri yaşanan olaya sürüklediğinde televizyona sıçramış kanları gösterir. Televizyon metaforu onun için olmazsa olmazlardan, Buzlaşma Üçlemesi’ni hatırlarsak eğer televizyonun insan yaşamı üzerindeki etkisine her fırsatta dokunduruyordu. Hatta Yedinci Kıta’nın finalinde açık televizyon karşısında bir ailenin intiharını göstermişti. Bu filmde de çocuğun kanlarının televizyona sıçramış olması, aslında toplum olarak geleceğimizi oluşturacak olan çocukların kapitalist modernite çatısı altında nasıl da kaybolduklarını gösteriyor. Orada ölen çocuk değil, bir nevi gelecek tasviri. Bu kültürel yozlaşma içinde geleceğin daha da karamsar olacağının altını çiziyor. Falanca bir markanın reklamında sunulan mükemmel hayatların gerçek yaşamla olan tezatlığı ve toplumlar üzerinde yaratılan bireyciliği ele alıyor. Çünkü kapitalist modernitenin yapı taşı bireysellik ile donatılmıştır. Sistemin paylaşımdan anladığı kavram, bir Coca-Cola kapağından çıkan ‘bedava’ imgesiyle tanımlanır. Bu durumda bizlere çıkar ilişkisine dayalı bir yaşamın temelini sorgulatır.

haneke funny games sinematopya 2

“Türler vardır ve herkes kendi türünde çalışır. Ben biraz korku/gerilim sineması türünü kullanıyorum filmlerimde. Örneğin Funny Games bir gerilim parodisi gibiydi. Ahlaki bir hikâyeyi anlatmak için bu türü kullandım. Ama bu ‘tür’ meselesi aslında benim hiç umurumda değil; asıl derdim, o türün istediğim hikayeyi en iyi şekilde anlatmama yardımcı olup olmadığı. Eğer Western türünde bir öykü anlatmam gerekiyorsa, Western’i de kullanabilirim. Çok farklı diller var sinemada ve her birinin getirdiği belli olanaklar var. Öyleyse niye yararlanmayalım bu olanaklardan?”

Unutmadan, tebessümle anlattığım bıçak olayına dönecek olursak, tipik Amerikan filmlerinde o bıçağın seyircinin isteği doğrultusunda kötüye saplanması gerektiği algısını çöpe atan Haneke, kadın kahramanın tam kurtuldu dediğimiz sahnede bekleneni vermez. Bıçağı farkeden psikopat, alay ederek bıçağı nehre atar. İyilerin nedensizce öldüğü sinema anlayışına son derece uzak olan seyirci için kafaların iyice karışması, bu saydığımız nedenler doğrultusunda Haneke’nin günümüz dünyasını sert bir şekilde eleştirmesiyle gösterilir. Kapitalizmin yarattığı insanı ve duyguların körelmiş halini kendine has teknikle anlatmayı dert edinmiş olsa gerek ki bu travmaları hepimize yaşatmakta ısrarcı görünüyor. Aslında  Haneke’nin  bu yaptığını şöyle de yorumlayabiliriz: Kapitalist modernitenin eleştirisinden ziyade bilhassa bu sistemi yaratan ve son derece memnun görünen insanlara savaş açtığını, kullandığını dilin detayına indiğimizde görmek mümkündür. Yarattığı psikopat karakterler de aslında insanların bile bile yarattığının yansımasını sunuyor. Bu konuyla ilgili aklıma Fransız sosyolog Jean Baudrillard’ın bir sözü geliyor. “Bundan böyle içinde yaşadığımız dönemin adı cinayet simülasyonu, genelleştirilmiş bir simülasyon estetiğiyle, sözde cinayetler dönemidir. Ölüme alegorik bir anlam kazandırmak iktidarı cezalandırmaktan başka bir şey değildir. Çünkü bu şekilde cezalandırılmayan bir iktidar ne bir töz, ne de bağımsız bir gerçekliğe sahip olmaktadır.” (Jean Baudrillad, Simülakrlar ve Simülasyon, Doğu Batı Yayınları) Baudrillard’ın bu sözünün Haneke sinemasında karşılığını bulduğunu düşünmekteyim. Haneke’nin öldürdüğü çocuklardan tutalım iyi görünümlü insanlara kadar bireylerin oluşturduğu toplumun tüm modernite araçlarını da yanına alarak iktidarı yaratması, kendi ölümleriyle sonuçlanıyor. İnsan olarak bununla yüzleşmeyi de yönetmenin penceresinden bakma imkanı yakalıyoruz.

“Tüm dünya olarak Amerika’nın kültürel eyaleti haline geldik. Amerikan filmlerinin izleyici sayılarına bakın; bütün dünyada (belki biraz Fransa hariç) insanların yüzde 90’ı Amerikan filmlerine gidiyorlar. Geri kalan ise çok küçük bir oran. Bu bir gerçek. İllüzyona kapılmamak gerekiyor.”

Haneke, Funny Games’i 10 yıl aradan sonra tekrar çekmeye karar verdiğinde hayran kitlesinin eleştirilerine maruz kalmıştı. Çünkü çekim aşamasındaki film, bir Hollywood uyarlaması olacaktı. Normal şartlarda Amerikan kültürünü, kapitalizmi avucunun içinde sıkan yönetmen nasıl olur da kapitalizmin başkentinde film çekecek çelişkiye düşer? Naomi Watts, Tim Roth gibi ünlü Hollywood oyuncularının yer bulduğu yeni uyarlamada Funny Games, Haneke kontrolünde storyboardlarda hiçbir değişiklik yapılmadan Amerikalı izleyiciye sunuldu. Haneke’nin hayranlarını kızdırdığı Hollywood çıkarmasına biraz akl-ı selim baktığımızda oldukça yerinde bir hamle olduğunu görebiliriz. Filmde baştan sona kapitalist modernitenin yarattığı mükemmel ailenin sistemle paralel işleyen bireyci yaşamlarını yine kapitalizmin merkezinde Amerika’da daha çok kitlelere ulaşmak, daha çok rahatsız edicilikle eş değer olacak ki, klasik Hollywood filmlerine alışmış Amerikan seyircisinde dengeler alt-üst olsun. Nitekim Amerikalı seyircinin bu filmi sevmemiş olması, Haneke’nin amacına ulaşması için yeterli olacaktı. Funny Games, bana kalırsa son zamanların en gerçekçi psikolojik travması. Kapitalizme bir virüs gibi saplanmış insanın dışavurumu. Sonuç olarak tükenişinden oldukça memnun görünen insanın varlığı, Haneke sinemasının iskeleti olmaya devam edecektir.

Oyun daha bitmedi!

*Haneke’nin sözleri, Eylem Kaftan tarafından yapılan söyleşiden alıntıdır, Altyazı (2006)
Diğer yazıları Güney Birtek

Bergman’ın Oda Üçlemesi / Bölüm 2: Kış Işığı

Tanrının Sessizliği “Eğer tanrı yoksa, bu gerçekten bir fark yaratır mı? Hayat...
Devamı

1 Comment

  • Öncelikle merhaba, eleştirinizi, Haneke’nin filmi ve sineması üzerine değerlendirmenizi okudum. Ölümcül Oyunlar sinema tarihinde yıldızımın barışmadığı, en uzak durmayı seçtiğim filmlerden biri oldu. Böylelikle yönetmen amacına ulaşmış mıdır? Bence bu kadar basit değil. Birincisi, filmin bir burjuvazi taşlaması olduğu söyleniyor, ancak bunu çok daha iyi yapan ve hümanistlikten de ödün vermeyen filmler var. Açıkçası, böyle bir argümanın çıktığı kapının “burjuvazinin yok edilmesi gerek, çünkü hak ettikleri bu!” olduğunu düşünüyorum ki bu bana son derece hastalıklı geliyor. Okuduğum çoğu yazında, herkes bir rahatsız edicilikten bahsediyor, ancak kimse bunun amaçsız bir amaç olduğundan bahsetmiyor. Ben filmden rahatsız oldum ama esas rahatsız olmaktan rahatsız oldum. Film şiddet meselesi konusunda ne söylüyor, bana ne kattı? Cevabım yok. Örnek verdiğiniz Otomatik Portakal Ölümcül Oyunlar’ın aksine “itici” bir film değildi, üstüne üstlük müthiş bir sinema diline sahipti ve ele aldığı meseleyi müthiş bir incelikle ve duyarlılıkla anlatıyordu. Ölümcül Oyunlar ise daha ziyade yönetmenin bizlere oynadığı muzip bir oyun gibi. Ama duyarlılık yok. İhtiyarlara Yer Yok filmini sinema tarihinin en iyilerinden biri olarak görürüm. Orada da sadist bir karakter vardır. Karakter sosyopattır. Ölümcül Oyunlar’da ise yönetmenin kendisi psikopatlığa soyunuyor, adeta bir süre sonra eleştirdiği şeye dönüşüyor. Aynı hikayeyi örneğin bir Kieslowski’nin gözünden izlemeyi çok isterdim. Onun Öldürme Üzerine Bir Filmi bu konuda zirvelerdendir. O film de izleyiciyi rahatsız eder, ama bu şekilde değil. Tıpkı zamanında bazı kalemlerin Cronenberg’in Şiddetin Tarihçesi’nden çok derin, çok sofistike bir filmmiş gibi bahsetmeleri gibi Ölümcül Oyunlar’ında şiddet meselesine eğilen, şiddet üzerine bir şeyler söyleyen bir film olduğuna katılmıyorum. Öyle olsa, yönetmenin anlatım dili de bakış açısı da farklı olurdu. Şiddet üzerine derin bir yolculuk mu istiyorsunuz? Buyrun Aranofsky’nin The Wrestler’ına, hatta beden üzerine kurulu Siyah Kuğu’suna! Ama bu filmler de Ölümcül Oyunlar gibi değil. Katil Doğanlar bile değil, o bile… Filmle ilgili bir diğer konudan bahsedecek olursak, “siz de ailenin tarafını tuttunuz değil mi? Hahahaha” yaklaşımını da kulağa geldiği kadar “cool” bulmuyorum. Cevaplar elbette “ya kimin tarafını tutacaktım?” oluyor ve soruyu soran kişiyi de tıpkı yönetmen gibi amacına ulaşmış oluyor. Film bir anda “cool” gözüküyor. Kapitalizmi de iki psikopatın yaptığı “şakalar” ile eleştirmeyi çok ta zeki bulmuyorum. Daha doğrusu kapitalizmi eleştirmek için iki psikopata ve burjuva bir aileye ihtiyacınız yok. Farz edelim, yönetmen eleştiriyi böyle bir hikaye üzerinden sunmak istiyor, ama bakış açısı çarpık. Yönetmen modern dünya insanının körelmiş duygularını anlatmaya çalıştıysa eğer ben filmde bunu kesinlikle görmüyorum, çünkü yönetmen de körelmiş duygularla çekmiş filmini… Objektif bir gözlem yok, duyarlılık yok, onun yerine yaşanan trajediyi sulandırma var. Haneke izleyici ile oynarken elindeki trajik hikaye ile de oynamış oluyor aslında, böylelikle bir hataya düşüyor. İzleyici de travma yaratmak bir maharetse, yönetmen bunu başarıyor ama örneğin Trier gibi izleyiciyi aynı anda sarsmak ve büyülemekse bu konuda sınıfta kalıyor, çünkü insan kendisine itici gelen bir şeye hayranlık duymaz. Örneğin ben Trier’in Karanlıkta Dans filmine hayranlık duyarım. Aynı zamanda beni rahatsız eder mi? Evet. Daha rahatsız edici filmler de izledim. Ama Haneke’nin Ölümcül Oyunlar’ı bambaşka bir yerde duruyor. Bunu bir iltifat olarak görebilirsiniz, ben ise olumlu anlamda etkilenilemeyecek kadar tuhaf anlamında söyledim. Siz yazınızı “oyun daha bitmedi!” diye bitirmişsiniz. Ben ise şöyle bitireyim: oyun oynamak için doğru hikaye mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir