“Zamanımızda Barış”: Yapay Zeka Filmleri için Prolegomena

Yazar: Yağız Ay

Son yıllarda yapay zeka filmlerinde gözden kaçırılamayacak kadar büyük bir artış oldu. Dahası öncelerinde yapay zekanın kendisi filmin ana gövdesini oluşturabilecek kadar etkin ve hayret uyandırıcı bir konuyken, gittikçe onu bir bağlam içerisine oturtma ve böyle bir şey gerçekleşirse onunla ne yapabileceğimiz endişesini görebiliyoruz güncel filmlerde. Kökeni olarak Mary Shelly’nin Frankenstein’ınını, sinemada ise Boris Karloff’un başrolünde oynadığı uyarlamayı saymak yanlış olmaz zannediyorum. Elbette biraz daha ileri gidip yapay zekanın kökeninin İncil’in Genesis bölümü olduğunu ve ilk yapay zeka örneklerinin elmayı yemeden kendilik-bilinci kazanamayan Adem ve Havva olduğunu iddia edebiliriz. Bu türden bir analojiyi kurabiliyorsak bunu az daha genişletip Yahudilik ile oluşmuş, Hristiyanlık ile kutsallaşmış çekirdek aile yapısının da “yapay zekanın üretimi” üzerine kurulu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Nihayetinde yapay zekanın olduğu her filmde vurgulanan bir noktadır bu, yaratıcı ve yapay zeka arasındaki ilişkinin baba-oğul’u andırması; Spielberg’in A.I.’ı güzel bir örnektir buna. O halde yapay zekaya dair güncel obsesyonumuzu anlamak biraz da güncel kültürel iklimimizde aile yapısının geçirdiği dönüşümleri anlamaktan geçiyor.

Freud, insanlardaki (insan diye kastettiği beyaz Avrupalı erkekten başkası değil) narsisizmin üç kişi tarafından saldırıya uğradığını söyler. Bunlar Kopernik, Darwin ve bizzat Freud’un kendisidir. Kendisini narsisizmin çöküntüye uğratanlar arasında sayması ile kendi olası narsisizmi arasındaki bağı bir kenara bırakırsak Freud’un bu üç ismi sayarken aklında insanın merkezini kaybetmesi vardır; üç bilimsel devrim ve arkasında insanın kendi aciziyetini keşfi. Kopernik, güneşin bizim etrafımızda dönmediği, tersi olduğunu söylemesi, dolayısıyla bir şeylerin merkezinde olmadığımızın keşfiyle dünya algımızı yerinden etmiş, Darwin dünyanın içerisindeki özel konumumuzu evrim ile yıkıp dökmüş, Freud ise son sığınağımız olan benlik ve bilincin ki Rönesans sonrası hümanizmanın en büyük iki anlatısı bunlardı, bütünleşik olmadığı, “ayın karanlık yüzü” olduğunu ve bu karanlık tarafın da en az “aydınlık” taraf kadar, hatta belki daha çok, eylemlerimizde belirleyici olduğunu söyleyerek “Ben” anlayışımızı, başka bir deyişle gerçeklik algımızı paramparça etmişti – şahsen ben bunu Freud’dan önce Kant’ın gerçekleştirdiğini düşünüyorum ancak o başka bir tartışma konusu. Bilim kurgu ve fantastik filmlere ve edebiyata baktığımızda ilk gözümüze çarpan bu narsistik incinmelerin üzerine kapatmak, dünyanın, evrenin, gerçekliğin merkezini geri kazanmak için bir uğraşın verildiğidir. “Uzaya seyahatler” örneğin, Jules Verne’den Christopher Nolan’a uzanan geniş bir kol, devasa bir evrende ufak bir yerimiz olduğu gerçeğini kabullenememenin yarattığı hırs sayesinde ortaya çıkar: “Merkezde değilim ama yeteri kadar çalışırsam, yeteri kadar büyük uzay mekiği inşa edip teknolojiye sahip olursam olabilirim.”  Ya da şu sıralar yeni filmi de çıkmış olan Jurassic Park’a bakalım. Dünya içerisindeki merkezini kaybeden insanın kendi dışarısındaki her şeyi cam kafesler içerisine kapatıp bir “eğlence”ye çevirdiği paranoyak bir fantezinin ürünüdür Jurassic Park. Evrimi değil üretimi öne çıkarır. Dolayısıyla bu saydığımız filmlerin çoğu paradigma kaymasına, bir şeyleri anlamamıza olanak sağlayan düzeneklerin değişmesine karşı gerçekleştirilmeye çalışılan muhafazakar karşı-devrimin ürünleridir.

Peki yapay zeka filmlerini bu bağlam içerisinde nereye oturtabiliriz? Yapay zeka, Freudcu keşfe bir itiraz, hatta onu yok sayma çabasıdır; bilinçdışı hiç yokmuş gibi yapmaktır. Bu elbette birçok nöröbilimci ve filozof tarafından da dile getirilmiş bir itiraz. Patricia ve Paul Churcland isimli, özellikle nörobilim ve felsefe üzerine çalışan bir çift adeta bir militan bir edayla bilinç ve Benlik diye bir şeyin olmadığını, beyine baktığımızda görülmediğini savunmakta. Bu iddia iki açıdan önemli: İlkin insanın ve onun biricik gerçekliğinin yersizyurtsuzlaştırılmasının bir devamı gibi görünse de (bilincin olmadığını savunduğunuzda domino taşları gibi özgür irade, his, arzu gibi mefhumlarda beraberinde gitmeye başlar) aslında ona bir itirazdır. Çünkü Freud’un söylediği Benliğin (self) olmadığı değil, Benliğin bütünleşik olmadığı idi. Psikanalizin bilinci hiçbir zaman “bir şey”in bilinci değildir, aksine uzaktan bakıldığında ortaya çıkan bir surettir. Teker teker bütün nöronları incelediğinizde elbette çıkmaz karşınıza: “Bilinç bir şeyin bilinci olmadığını söylemek yeterli değildir, bilinç bu “bir şey”in çiftidir. Ve her şey bilinçtir çünkü bir çifte sahiptir, ne kadar yabancı ve çok uzaklarda olursa olsun”[1]

the imitation game sinematopya

İkinci olarak ise Churchlandlerin ve daha birçoklarının yaklaşımı insanı hayvanla yahut çok farkında olmasak da bir iletişim ağına sahip bitkilerle değil, elektrik devresiyle bir tutar. Bilincin birkaç nöronun birbiriyle etkileşime girmesi ile oluşan bir makine olarak görür. 2014’ün senaryo Oscar ödülünü alan The Imitation Game filmi buna güzel bir örnek.  Bilindiği üzere Alan Turing, günümüzdeki yapay zeka çalışmalarının temelini atan, hatta yapay zekanın “olup olmadığını” anlamak için kullanılan teste adını da veren kişi. Film meselenin teorik boyutundan çok trajik boyutuyla ilgilense de Turing’in Enigması yapay zekaya ve onun gerçekleşmesine dair arzumuzu sahneleyen bir yapı. Bu “tıpkı benim gibi düşünebilen, cevap verebilen, seçim yapabilen ama ben olmayan” bir şey yaratma arzusu bir tür Tanrı-kompleksi olarak görülebilir. Hatırlarsak sinemadaki en kusursuz yapay zeka örnekleri karşımıza Ridley Scott’ın Alien ve Prometheus’unda çıkar;  o kadar ki yapay zekanın yapay olduğunun ortaya çıkması filmdeki şok unsurlarından biridir.

Prometheus için çekilen viral reklamlarda Guy Pearce’ın canlandırdığı, yapay zekaları üreten Peter Weyland diyordu ki “Artık Tanrı biziz.” Kastettiği Prometheus’un ateşi Tanrılardan çalıp insana vermesi türünden bilincin insandan çalınıp makineye verilmesi olarak okunabilir. O halde bilinç ve benliğin birkaç devrenin kesişmesinde oluştuğu iddiası onu küçültmüyor, tersine birkaç devre insan tarafından da üretilebilen, hatta seri-üretilebilen bir şey olduğundan insana “insan” yaratma kudretini bahşediyor. Tanrı’ya karşı çıkmıyor ama Weyland’ın sözünün mükemmel bir şekilde özetlediği gibi Tanrı’nın aşkınlığını insana geçiriyor: “Verimli olun ve çoğalın” diyordu Tanrı, ilk yarattığı insanlara; bizim Tanrılarımız ise “Çoğalın ve çalışın” diyorlar yarattıklarına. Hâlbuki bu bir fanteziden ibarettir, ideolojik bir kendini kandırmadır.

İnsan, insan yapamamıştır. Sürekli olarak buna çalışmıştır: Biyolojik bir siyaset kurarak, insan ırkını ‘iyileştirmeye’, hatasızlaştırmaya ya da genleri manipüle etmeye uğraşmıştır. Bunun yanında yapay zeka üretme girişimleri de gözler önündedir… Oysa, insan biçimli bir yapay zeka yoktur. Yapay bir ‘ruh’ üretilememiştir. Bilgisayarlar, tüm hatasızlıklarına karşın, insana erişememişlerdir. Programlar yürümedi. Böyle deniyor, ama yanılmayalım; içinde bir cücenin saklandığı, XVIII. yüzyılın şu sarıklı Satranç Oynayan Türk otomatı, yapımcısının ya da içindeki cücenin, bu oyunu ağzı açık izleyenleri kandırmasını mı, yoksa zihni ile eli arasındaki bağlantıyı, oyun için de olsa koparan cücenin kendi kendini kandırmasını mı simgelemektedir?[2]

Bu tanrı-kompleksinin en gözümüze batan örneği Tony Stark’tır muhtemelen. Ve başta sorduğumuz neden yapay zekanın bizi büyülediği, neden ona dair bir obsesyonumuz olduğu sorunun anahtarı ondadır. Stark, Avengers’ın son filminde Ultron adlı bir yapay zekayı yaratır. Ancak buradaki önemli kısmı atlamamak gerek: Stark zaten daha önce birkaç tane daha yapay zeka yaratmıştır, Jarvis ve Friday gibi. Ultron’u yaratırken ise Loki’nin asasının içindeki taştan çıkan bir “bilinmeyenle” uğraştığı için Ultron ötekilerden daha “insan” gibi olur. Freud’un bilinçdışı diye kullandığımız kavramı aslında neredeyse bütün dillerde bir çeviri kurbanıdır; Almanca kullanılışı “Das Unbewusste,” yani kelime anlamıyla “bilinmeyen”dir. Bu “bilinmeyen” katman eklendiğinde yapay zeka gerçek anlamıyla dışarıya karşı duyarlı olur; kendisini üzerine modelleyebileceği bir baba figürü, onun kurallarının yasakladığı ve sahip olduğu bir nesne belirlenebilir ve benliği bunlar üzerinden şekillenir. Age of Ultron’da hiçbir yapay zeka filminde karşımıza çıkmamış bir olay gerçekleşir, insanların korkularını ve rüyalarını kitap gibi okuyabilen Scarlet Witch, Ultron’un zihnine bakıp onun dünyanın yıkımını hayal ettiğini görür. Ne Frankenstein, ne HAL9000, ne de başka bir “şeytani robot”; belki hepsi dünyayı yok etmeye çalışırlar ancak hiçbiri bunun hayalini kurmaz. Ultron bir anlamda ruhun ve arzunun üretilmesinin başarıldığı bir anı temsil eder ve bu Whedon’ın filmde başarılı bir şekilde gösterdiği üzere bir felaket anı olarak görülür.

Stark’ın Ultron’u, yani nihai yapay zekâyı yaratması üzerinden gidersek günümüzde yapay zekâya dair obsesyonumuzun kökeni güvenlik ve denetim isteği gibi görünür. “Zamanımızda barış” diyordu Stark, Ultron’u yaratma amacı olarak. Benzer bir şekilde Neill Blommkamp’in çok eleştirilen Chappie filminde de yapay zekânın yegâne amacının güvenliği sağlamak olduğunu görüyoruz. Bilinçdışı ve arzu bir tehdit gibi görülüyor, makbul olanı bunların olabildiğince dizginlenmesi ve dizginlenemeyenleri kapatılması. Ama bu öncesindeydi, artık bilinçdışını inkar edemeyeceğimiz bir noktaya ilerliyoruz. Politik ve pragmatik anlamları olmayan olaylar çevremizi kaplıyor. 2005’te Paris’te olanlar gibi. Bilinçdışının müstehcenliğinin ortadan kalktığı, arzunun etrafını yakıp kavurduğu anlar gittikçe çoğalıyor. Mayıs 68’in sloganlarından biri “Hayalgücü iktidara!” idi. Bu biraz tehlikeli bir slogandır çünkü hayalgücünün her zaman karanlık tarafı da vardır. Ultron, bir açıdan 68’in gerçek temsilcisidir. Stark’ın kapitalist paranoyasına karşı verilen şizofren bir cevaptır: Babasına isyan eden ama babasının mutlak olmadığını, dağılmış ve desantralize bir yapısı olduğu anladığında ne yapacağını bilemeyen, tek yapabildiği kaldırım taşlarını sökmek, birkaç yeri aleve vermek olan öz-yıkım.

ex machina sinematopya

Günümüz dünyasının akışkan kültüründe artık tek elde toplanmış o mutlak otorite figürü giderek kaybolmaya başladı. Bu çağın “çocuklarıysa,” yani geleceğin otoriteleri, gittikçe kaygıyla kaplanmaya başladılar “nerede yanlış yaptık” diye. Ex Machina buna iyi bir örnek.  Sadece iş yapacak ya da güvenliği sağlayacak bir yapay zeka değil ama âşık olacak ve olunacak bir yapay zeka. Elbette o da parçalanmaya çalışılıyor sonrasında. Aşk, şehvetli bir hedonizme, barış agonizme, özgürlükse güvenliğe indirgeniyor. İnsan sadece insan üretemiyor değil, ürettiğinde onunla yüzleşemiyor. Dolayısıyla yapay zeka, toplumdaki duyduğumuz korkunun tek bir mitos halinde bütünleşmesi halini alıyor.  İnsanın “kendinden daha fazla kendinde olan Şey”den korkusu.

[1] Gilles Deleuze, Difference and Repetition, sf. 220

[2] Ulus Baker, “Homo Homunculus: Kendini Yaratamayan İnsan” (www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,254,0,0,1,0’dan erişilebilir)

Diğer yazıları Konuk Yazar

Tabu: Ruhumuz Bu Dünyada Yabancıdır

Geceye Şarkı Bir nefesin gölgesinden doğma bizler dolanıp durmaktayız terk edilmişliklerde bizler,...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir