Toplumsal Kuralları Altüst Eden Film: The Lobster

Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un ülkesi dışında çektiği ilk filmi The Lobster, Hollywood ünlülülerini aynı pota içinde seyirciye sunup, distopik bir dünyanın kapılarını sonuna dek zorluyor. FilmEkimi’nde ‘en dikkat çekici yapım’ olma özelliğini koruyan film, modern dünyanın toplumsal kurallarına karşı büyük bir tepki olarak çekilmiş. Lanthimos filminin senaryosunu da yazan kişi olması sebebiyle kafasında düşlediği dünya modelini, günümüz dünyasının saçma evlilik kurallarını kıyasıya eleştirerek oluşturuyor. Colin Farrell, Rachel Weisz, Ben Whishaw, Jessica Barden, Olivia Colman, Ashley Jensen, Ariane Labad gibi birbirinden kaliteli oyuncu kadrosuyla dikkatleri şimşek gibi üzerine çeken yapımın hepimize anlatacağı bir konusu var. Dünyanın ‘tek tip’ insan yaratma olgusuna şiddetli biçimde saldıran olay örgüsü komediyle karışık yapısıyla hafızalardan kolay kolay silinmeyecek! Yönetmeni aynı mantık çerçevesinde daha önce Köpek Dişi ve Alpler filmlerini de çekmişti.

Konu hem distopik hem masalsı hem de sürrealist yapıda. Bekar olmanın yasadışı, suç olduğu bir dünyada insanların kendilerini uygun bir eş seçmek için kamplara kapatmasıyla filmin serüveni başlıyor. David, bekar kaldığı için köpeğe dönüştürülen ağabeyi ile bir otele yerleşip eş bulma macerasına dalmak üzere. Otelin içinde toplumun hangi noktalara geldiğini birebir görüyor. Eş bulma konusunda kendisine 45 günlük süre verilen insanlar eğer bu süre içinde eşlerini bulamazlarsa kendi seçtikleri bir hayvana dönüştürülüyor. Ayrıca bu otellerde kalanlar belli aralıklarla ellerinde bayıltıcı silahlarla ormana götürülüp, bekar insan avına çıkartılıyor. Ne kadar çok bekar insanı avlayıp otele getirirseniz eş bulma maceranıza artı bir gün eklenir kuralı, o dünyanın önemli ayrıntısı. David’in hayvana dönüşmemek adına kendisine seçtiği eşle yaşadığı macera ve hemen ardından otelden kaçarak bekar insanların içine girdiği bölümler konunun merkez noktası. Short Sighted Woman ile ormanda tanışan David’in asıl hikayesi bekar kalmayı seçmesiyle başlar.

The lobster sinematopya

Konuya hangi bölümden girip anlatacağıma bir türlü karar veremedim. Yorgos Lanthimos, yönettiği ve de senaryosunu yazdığı The Lobster’da kurulu dünya düzenin saçmalıklarına birer birer değinmiş. Mesela otelde kendisine uygun eşi seçen bireyler eğer aralarında bir sorun yaşarsa hemen hazırda bulunan bir çocuk o çiftlere veriliyor. Çocuğun çiftler arasındaki sorunları çözdüğünü düz mantık bize sunan yönetmen, başka bir sahnede de, ‘İnsanlar neden evli yaşamalı?’ sorusunun cevaplarını sıralamış. Aynı şekilde kurallara karşı gelip ormanda bekar yaşamayı tercih edenleri de eleştiren Yunan yönetmen, burada da tek başına takılmayı hayat felsefesi haline getirenleri yerden yere vuruyor. Bekarlar asla bir başkasıyla dans etmemeli. Bekarlar asla öpüşmemeli, seks yapmamalı. Evliler her zaman beraber yaşamalı, aynı yastığa baş koymalı. Evliler beraber dans etmeli, beraber yemek yemeli, beraber şarkı söylemeli, beraber yürümeli… Bu uzadıkça uzayan kurallar komediyi doğuran en büyük etken.

Yönetmenin distopik dünyasının içine girdiğinizde bir anlatıcı ile karşılaşıyorsunuz. Lanthimos toplumu yererken öylesine etkili sahneler çekmiş ki, insan kendi dünyasına acıyarak bakıp perdede gelişen olaylara yüksek sesle gülebiliyor. Tabi seyircinin bunları yaşamasında, David rolünde Colin Farrell’ın muhteşem oyunculuğu inanılmaz etkili. Kendinden emin olamayan, attığı adımla zoraki evliliğini kabusa çeviren, bekarken aşkı yaşayıp ‘aşkın gözü kördür’ mantığını belleğimize yerleştiren oyuncu dört dörtlük rolünü tamamlamış. Rachel Weisz ise Short Sighted Woman karakterinde orman bölümlerinde öne çıkan harika bir isim. İçinde bulunduğumuz dünyayla alay edilen sahnelerin bir çoğuna damgasını vuruyor. Film bu iki oyuncunun sırtında yükselirken; Ben Whishaw, Jessica Barden, Olivia Colman ve Ashley Jensen gibi Hollywood yıldızları yan rollerle ana konuyu harikulade beslemişler.

Yorgos Lanthimos’un distopik dünyasına girerken lütfen tüm bildiğiniz kuralları sinemanın kapısında bırakın. Filmi izlerken bu dünyanın sizi sahte kurallarla sıkıştırıp yaşamaya zorladığını anlayacaksınız. Evliyseniz içinde bulunduğunuz zorlayıcı kuralları; bekarsanız inatla neden yalnızlığa doğru gittiğinizi çözümleyeceksiniz. Tabi son sahnede aşkın yüceltilmesi The Lobster’ın ana mesajı oluyor.

Diğer yazıları Yaşam Kaya

David Ayer’den Çarpıcı Bir Eser: Fury

1945 yılının Nisan ayında Alman Naziler, müttefik ülkelerin saldırıları karşısında Afrika’dan başlayarak...
Devamı

2 Comments

  • Yazınızı büyük bir keyifle okudum. Çok anlaşılır ve açıklayıcı bir yazı. Filmi izledikten sonra bunu okuyarak bir çok şey anlam kazandı benim için. Çok teşekkür ederim :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir