Bir “Turgul Kıskacı” Kurbanı Olarak Muhsin Bey

Yönetmenliğini Yavuz Turgul’un yaptığı Muhsin Bey; sanat müziği tutkunu başarısız bir prodüktörle Urfa’dan İstanbul’a türkücü olma hayaliyle gelen Ali Nazik’in çatışması üzerinden, 24 Ocak kararları ve Seksen Darbesi sonrası -oyuncuları/oyun kuralları ve hatta oyununun kendisi bile- değişen Türkiye toplumunun genel manzarasını ortaya koyan 1987 yılı yapımı bir filmdir. İki karakter arasındaki bahsi geçen ilişki, sembolik olarak, Türkiye demografik haritasında 1950’lerde başlayan dramatik değişimin bir göstereni olarak okunabilecek olgunluktadır. Zira yapım, kişileri sosyolojik gerçekliğe sıkıca bağlı bir şekilde konumlandırmış, onları sahip oldukları kültürel sermayeden bağımsız düşünülemez halde ortaya koymuştur.

Muhsin Bey (Şener Şen) karakteri, ödemelerini alamayan, yeni kaynak bulmakta zorlanan, bulsa bile Osman (Osman Cavcı) tarafından “kısa yoldan zengin olma” hayalleriyle iç edilen ekonomik olarak dar boğazda bir prodüktör olarak çizilmiştir. Fakat adamın bu sıkıntıyı; menajerlik yaptığı sanatçıları, genellikle arabesk şarkıların icra edildiği pavyonlara göndermek istemeyişinden çektiği de izleyiciye özellikle gösterilir. Zira ona göre arabesk, yoz bir müzik türüdür ve hiçbir şekilde yeniden üretilmemelidir. Buna mukabil, 1950 ile 60’lı yıllarda altın çağını yaşayan sanat müziği ise hiçbir şekilde kendini konumlandırdığı sofistike tavırdan taviz vermemeli, icracılar başka türlere yönelmemelidir.

Kişinin kendini tanımlayış biçimleri, onun toplum içinde varlığını nasıl gördüğü/görünmek istediği ve nasıl sunduğunun işaretidir. Muhsin Bey özelinde düşünülürse, yapımcının personasını sanat müziği ile ilişkilendirdiği söylenebilir. Fakat esasında Muhsin Bey için sanat müziği, sadece geçmişle kurduğu saplantılı bağın ajanı olmaktan başka bir işlev taşımaz. Prodüktör; varlığını sanat müziği dinleyerek, “şeylerin” değişmesine engel olarak, belirli ritüelleri sürekli tekrarlayarak geçmiş güzel günlere eklemlemektedir. Söz gelimi tam olarak bu sebepten arabesk söylemek isteyen sanatçısını -sanatçısından daha fazla koruyarak- vazgeçirir, Ali Nazik’e (Uğur Yücel) hiçbir şekilde türkü dışında şarkı söyletmez. Adamın takındığı bu kibirli-kırılgan tavır, dramının psikolojik taşıyıcısı gibidir.

muhsin bey sinematopya 1

Bahsi geçen ruh hali; Muhsin Bey’in geri dönmek istediği, güçlü olduğu döneme ağıt gibi tekrarladığı ev içi ritüellerinde kendini fazlasıyla belli eder. Örneğin adamın her gece çiçeklerine sanat müziği dinletip dertleşmesi bu kavrayışın en esaslı sebeplerinden biridir. Çiçeklerine birer kişilik yükleyip onlarla konuşan Muhsin Bey, bir bakıma Chungking Express’in müzmin yalnızı Polis Memuru 223 gibi kendine yalnızlığını paylaşacağı özneler var eder. Adamın kıyafetlerine gösterdiği özen, ev içi dekorasyonun düzenli yapısı, arzuladığı geçmişi nasıl tanımladığı ve nasıl yeniden ürettiği hakkında seyirciye fikir vermektedir.

Pesimist Bir Kurgu Matematiği

Muhsin Bey’in eğlence sektörünün piyasa bazlı değişen dinamiklerini anlamak istemeyişi, bir bakıma onun trajedisinin ekonomik belirleyeni durumundadır. Bu noktada Muhsin Bey’in, Turgul Kıskacı adını verdiğim bir cendereye sıkıştığını ileri süreceğim. Turgul Kıskacı, basitçe, Yavuz Turgul filmlerinde Şener Şen’in görünümünde vücut bulan, geçmiş ile şimdi arasında sürekli bocalayan, orta yaşlı erkek karakterlerin yaşadığı dramın üreticisi mekanizma olarak tanımlanabilir. Bu mekanizma, başkarakterin; -neredeyse ontolojik bir sebepten- zamana ayak uyduramaması sonucu, onunla geç kalınmış bir mücadeleye girmesi şeklinde işlemektedir. Bu bağlamda, Turgul Kıskacı’ndaki kişilerin bir bakıma yel değirmenleriyle savaşan feodalite eskisi Don Kişot sendromundan mustarip olduğu dile getirilebilir.

Nasıl ki “Züğürt Ağa’da feodalizm ve kentleşme arasında bocalayan bir Ağa eskisi, “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”nde kendini “ağır” filmler çekmek zorunda hisseden ve bunu başaramayan bir yönetmenin dramı anlatılıyorsa; Muhsin Bey’de dönemin eğlence pratiklerini reddeden sanat müziği tutkunu bir prodüktörün çelişkileri işlenir. Dikkat edilirse üç karakterin hikayesinde de, kendilerini Zaman’a karşı ispatlamaya kalkıştıkları safha mevcuttur. Örneğin Ağa, İstanbul’a geldiğinde market açar; Muhsin Bey, Ali Nazik’e kaset yapmak için varını yoğunu bu işe yatırır, Haşmet Asilkan ise entelektüel açıdan kabul göreceği filmi çekmek için nafile bir mücadeleye girişir. Pesimist bir kurgu matematiği olarak da tanımlanabilecek Kıskaç, ne yazık ki üç karakterin tüm çabasını adım adım boşa çıkarır. Her birini acı, umutsuzluk ve depresyona sürükler.

Tuğrul Kıskacı’na yakalanmış üç kişinin de (Ağa, Muhsin Bey ve Haşmet Asilkan) hayatlarının bir döneminde muktedir olmuş –bu sebeple bir iktidar kibri taşıyan- kişiler olduğu da gözden kaçmamalıdır. Fakat dramatik bir hileyle bu asrısaadet dönemi izleyiciye doğrudan ya da uzun uzadıya gösterilmez. Zira bahsi geçen kişiler, filmlerde, “düşmüş baba” arketipinin içerdiği duygusal enerjiyi yakıt olarak kullanmaktadır. Bu, başkarakterin seyirciyle ilişki kurmasını görece kolaylaştıran bir hamledir.

Bu tuzağın içindeki kişilerin ortak özelliği bir şekilde geçmiş güzel günlere geri dönmeye çalışmalarıdır. Ağa, İstanbul’da feodal şaşasını yeniden inşa etmeye çalışır; Muhsin Bey, Urfalı Ali Nazik’le müzik sektöründe yeniden patlama yapabileceğini düşünür, Haşmet Asilkan ise çekeceği toplumsal sorunlara eğilen filmin onu en sonunda saygıdeğer bir figür haline getireceği konusunda kendine güvenmektedir. Fakat bu kıskacın temel dinamiklerinden biri de film boyunca başkarakterin başında gezen talihsizlik bulutlarının daimi varlığıdır. Kişilerin, ideale ulaşma çabaları neredeyse varoluşsal sebepler denebilecek kadar temel belirleyenler yüzünden başarıya ulaşamaz.

Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, Kutsal Olan Her Şey Dünyevileşiyor

Turgul Kıskacı; Muhsin Bey filminde, prodüktörü zayıf karnından yakalayarak ona Hakikati hatırlatan bir mekanizma işlevi görmektedir. Kıskaç, prodüktörün hayatındaki “katı olan her şeyi buharlaştırmakta, kutsal olan her şeyi dünyevileştirmektedir.” Muhsin Bey’in küçük dairesinde kurduğu fanusu parçalayan Kıskaç, nefes almak için istiflediği oksijen maskelerini imha eder, himayesine aldığı zavallı ruhları baştan çıkararak günahkâr kılar.

Ali Nazik’in “Türkü” kaseti çıkarabilmesi için düzmece şarkı yarışması düzenleyip paraları iç eden Muhsin Bey, her şeyden çok önem verdiği şerefini ayaklar altına alıp hapse girerken; ona, sanatçısının emanete nasıl hıyanet ettiğini gösteren bu kıskaçtır. Aynı şekilde platonik bir aşk beslediği Sevda Hanım’ın (Şermin Hürmeriç) Ali Nazik’le birlikte olduğunu yüzüne çarpan da Kıskaç’ın ölçüsüz rasyonalitesidir.

muhsin bey sinematopya 2

Bununla birlikte Kıskaç’ın tavrı, Muhsin Bey’in zihninde Eskiye Dahil Olanlar Kümesi’nde kodlanmış her şeyin buharlaştırılması üzerine şekillenmiştir. Söz gelimi Muhsin Bey cezaevinden çıktıktan sonra huzurevinde ziyaret ettiği Hanım’ı vefat etmiş bulur. Delikanlılık döneminden beri hayranlık beslediği –ve adamın müzik sektörüne girişinin sebebi de odur- kadının ölümüyle birlikte Sanat Müziği’i de sembolik olarak yok olmuş gibidir. Kent uzamı, bahsi geçen buharlaşmaya maruz kalan bir diğer öğedir. Adam mahallesine döndüğünde evlerin yıkıldığını, sokağın harabeye döndüğüne şahit olur. Tarlabaşı’nda olduğu gibi bir çeşit dönüşüm projesi mi uygulanmaktadır bilinmez fakat Muhsin Bey’in, ev sahibesi Eleni Hanım da Fransa’ya gitmeye karar vermiştir.

Hapisten çıktıktan sonra Muhsin Bey’in, zamana dair Kıskaç’ın kendine anlatmak istediklerini içselleştirmiş bir hali vardır. Oyunun kurallarını en sonunda kabul edip, buna göre hareket edeceğinin işaretlerini vermektedir. Söz gelimi bir fanus ya da akvaryum gibi içinde yaşadığı evinde depoladığı hatıra yüklü eşyalardan kurtulur. Hatta Eleni Hanım’a plaklarını satmasını söyler. Sanat müziği tutkunu Muhsin Bey’in böyle bir şeyi teklif etmesi, onun nesneyle kurduğu duygusal bağın artık yırtıldığını, bir paradigma değişikliğine gittiğinin müjdecisi olarak okunabilir.

Hasan Berk Akkoç

Diğer yazıları Konuk Yazar

Toplumsal Bir Gereklilik Olarak Katil, Kurban ve İdam: Dead Man Walking

Yönetmen Tim Robbins’in 1995 yılında gösterime sunduğu sarsıcı Dead Man Walking filminin kısa özeti...
Devamı

2 Comments

  • 80lerin ortasinda, Bedrettin Dalan Tarlabasi’na insaat makineleri ile daldi. Tarlabasi Bulvari bu dalisin sonucunda yapildi.
    Populer kulturde, bu yikimla ilgili iki referans hatirliyorum: Ilki, Muhsin Bey filminde, Madam Eleni’nin “Butun Beyoglu’nu yikoorlar” cumlesidir.
    Ikincisi ise, Ferhangi Seyler oyununun internette dolasimda olan eski bir versiyonunda, Ferhan Sensoy’un Tarlabasi’nin yerini soran taksiciye soyledigi “Beyrut gibi bir yer var ya kardesim” ve “Tarla var da basi yok” cumleleridir.
    Ozetlersem, kentsel donusum degil, yol acmak icin yapilan yikim. 80lerin modasi oydu. Benzeri Balat’da da oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir