Tarkovsky Sinemasında Yakarış

II. Dünya Savaşı sırasında bir çocuk ajanın hikayesini anlattığı Ivan’s Childhood (Ivan’ın Çocukluğu, 1962) filmiyle Venedik Film Festivali’nde büyük ödülü kazanan Tarkovsky, kadrajına yansıttığı poetik film diliyle tüm dikkatleri üzerine çeker. Sinemada tanrısal bakış dediğimiz kavramın en özel kullanıcılarından biri olan Tarkovsky, “ideale duyulan özlem” ediminde insanın ruhsal bir varlık olduğunun vurgusunu yapar. Mutlak gerçeğe ulaşmanın imgelerle anlam kazanacağını düşünen yönetmen, “sanatın amacı yakarmadır, bu benim yakarışım…” söyleminde bulunarak tinsel bir haykırışın sinemasını yaratır. Sanat ile insan arasındaki o mükemmel uyumun peşine düşen Tarkovsky, zamanı yavaşlatarak yaşamın kaynağına ışık tutacak görsel silsilesiyle, insanlık tarihinin tüm acılarına rağmen (insana küs) huzurun savunucusu olmaktan vazgeçmez. Sanatçının sezgisel olarak hakikat ile bütünleşmesini ister. Tinsel olguya ulaşmanın yegane temeli olarak bunu görür. Sanatı insanlık için “sonsuzluğu hissettiren” deneyim olarak açıklayan Tarkovsky, “sanatın amacı insanı ölüme hazırlamaktır” ifadesini de kullanır. Dünyevi olayların insan ruhunu doyurmadığını çektiği her filmde gösterme çabası içinde olması onun sinemasında tanrıya ulaşmanın kapılarını zorlar. Esas olarak izlenmesi gereken yolun, “bulmak” değil “aramak” olduğunun temasını işler. Şiirsel mantığın, klasik dramaturjiye karşın hayatın kendisine daha yakın olduğunu ve şiirsel bağlantıların olağanüstü duygusal bir çatışma yaratarak seyircinin gizemli bir heyecana kapılmasını sağlamaya çalışır. Sinemanın hayata en yakın sanat olması gerektiğine inanan Tarkovsky, yaşamın güzelliklerini algılamaya yardımcı olacak bu yeni sanatın insanlığa yarar sağladığını/sağlayacağını benimser.

IVAN'S CHILDHOOD

Koca bir evreni içinde taşıyan insan: işte benim tek ilgi odağım. Zira hayat, her zaman hayal gücümüzden daha zengindir. Bu yüzden gerçek bir sanatçı, ancak kendisi açısından hayati bir zorunluluksa yaratma hakkına sahiptir. Ben de sinema sanatıyla seyirciye, hayatın gerçek akışını neredeyse hiç bozmadan aktarma yeteneğini taşımak istiyordum. Sinema sanatının gerçek “şiirsel” özü burada yatar. Benim kurgu sinemasını reddetme sebebim, seyircinin perdede gördüklerini kendi deneyimleriyle bağdaştırmasına imkan tanımamasıdır. Biz sanatçıların taşıdığı tek sorumluluk, kendi yapıtlarımızın düzeyini yükseltmektir. Nitekim ben de kendi filmlerimde hep, birlikte yaşadıkları insanlara bağlı olmalarına, yani özgür olmamalarına rağmen içlerindeki özgürlüğü korumasını bilen insanları anlatmak istemişimdir.

Saydığımız bu özellikler doğrultusunda sinema dünyasına sekiz uzun-metraj bırakan Tarkovsky filmlerinin kapısını çalacak olursak Rusya’nın en büyük ressamlarından Andrei Rublev’in (d. 1360’lar – ö. 1420’ler) hayatını filme uyarlayan yönetmen, ortaçağ Rusya’sını tüm atmosferiyle tasvir eder. Andrei Rublev, materyalist felsefeye ters düşmüş, teolojik bir dil oluşturduğu gerekçesiyle Sovyetler’in sansürüyle karşılaşır. Sanatın özünü, inancın önemini ve çıkar ilişkilerini vurgulayan filmde, resim sanatının sinemayla içli-dışlı benzeşmesini de görürüz. Kilisenin iktidar seviciliğinden uzaklaşması gerektiğini sevgi, inanç ve kardeşlik temasını şiirsel bir anlatıyla süsleyen Tarkovsky, Dostoyevski romanlarına benzer bir insanlık dramını gözler önüne serer. Aradığı inancı bulamayan Rublev, manastıra geri döndüğünde tanrıdan merhamet diler. Tarkovsky film hakkında: “Başta Rublev’in inancı yalnızca entelektüeldi. Manastırda ona öğretilmiş olan idealdi, Kutsal Üçlü ve Aziz Serge manastırının kurucusu ve ideologu olan Sergey Radonejski’nin öğretileriydi. Rublev manastırdan çıktığında bu ilme sahipti, ama nasıl kullanacağını bilmiyordu. Gerçek hayatta her şey farklıydı, tepetaklak duruyordu. Sona doğru, bu ideale, insanlar arasında sevgi ve kardeşlik idealine, sırf halkıyla birlikte bu ideal uğruna acı çekebilmiş olduğu için daha fazla inanıyordu. Ve bu andan itibaren -bizim filmimizin sonu da budur- Rublev’in ideali, kendisi adına sarsılmaz bir hale gelir, Rublev’i bu idealden hiçbir şey ayıramaz. Aslına bakarsanız bu fikir, simgesini, son sahnede hiç kimsenin kendisine bir şey öğretmediği, her şeyi kendi kendine yapmak zorunda kaldığını söyleyen çocukta bulur.” demecinde bulunur.

tarkovski2

Solyaris (Solaris, 1972) filmine geldiğimizde bilim-kurgu sinemasının Kubrick yönetmenliğinde geniş yankı uyandıran “2001: A Space Odyssey” (Uzay Yolu Macerası, 1968) filmi, sinemada bilim-kurgunun doruk noktasını oluşturmuştu. Solyaris filmi de bilim-kurgu sinemasına felsefi doktrinlerle içinde bir çok kavramı barındıran (kapitalizm, sosyalizm, inanç, tutku, bilgelik…) bir film olma özelliği kazandırdı. Tarkovsky bu filminde duygusal krizlere yenik düşerek başarısız bir uzay deneyimi elde eden bilim çalışanlarını konu eder. Oldukça ağır akan filmin seyirliği zordur.

Şiirsel sinema dilinin doruk noktası olarak tüm zamanların en iyi filmleri arasında sayılan Zerkalo (Ayna, 1975) filmine baktığımızda zamanın insana dokunduğuna tanık oluruz. Rüyanın gerçeğe, gerçeğin rüyaya karıştığı filmde her karenin anlam silsilesi yarattığı gözlerden kaçmamalı. Çocukluğun el değmemiş saflığı, umutları ve gelecekte o insanı bekleyecek olan acıları filmsel düşün odağında toparlamak ve insani duyguların haykırışını sunabilmek Tarkovsky sinemasında en temel özelliktir. Analog renklerin adete huzura eriştiği yeşil, kahverengi tonları suyun sesinde hayat bulur. Bir nefes alma biçimi olarak gördüğüm “Zerkalo” filminin seyirliği insanı sakinleştirir…

Tarkovsky’nin bir başka maddesel kopuşu olarak gördüğüm Stalker (İz Sürücü, 1979) filminde de tekniğini hiç bozmayan yönetmen, teolojik üsluba devam etmiştir. Modern çağın insanı özünden kopararak meta haline gelmesiyle duyguların, hislerin köreldiğini göstermeye çalışan Tarkovsky, tanrıya ulaşmanın acılarla mümkün olacağının altını çizer. Maddesel dünya yasalarının görülmediği bir nevi cennet kapısı olarak tasvirlenen mekanda (bölge) iz sürücü, bilim insanı ve yazarın serüvenine ortak oluruz. Bölgeye girişin yarattığı heyecan aynı zamanda endişeye de yol açacaktır. İnsanın korkak bir varlık olduğunu anımsatan Tarkovsky, bizleri iz sürücünün inancıyla baş başa bırakır. Duyarsızlığıyla inançsızlığın sembolü olarak gösterilen bilim insanı sorgulayıcı diliyle mantığın sapasağlam savunucusudur. Septik hayat tarzıyla gerek kendini gerekse diğerlerini eleştiren yazar profili, dogmatik düşünce yapısına tamamen karşı duracak ve iz sürücünün karşısında olacaktır. İz sürücü için “bölge” huzurun merkezidir. Yazar içinse yaşamanın her türlüsü oldukça sıkıcıdır. Spinoza’dan Hegel felsefesine ışık tutan Stalker filmi, idealin öz savunucusudur. Birbirine zıt düşünceleri ortak paydada birleştiren Tarkovsky mantık ile inancın tartışmasını yaratmış Bergman’ın kutsadığı bilgiye ulaşmanın inançla mümkün olacağını belirtmiştir. Şurası mühim ki, Tarkovsky’nin inançtan kastı göklerde bir yaratıcı aramak değildir. Stalker, inancını, ellerini kaldırıp göğe bakarak gerçekleştirmez. Aksine ilahi gücü toprakta, suda arar. Bu yaşamsal kaynakların değeri bilinmediği için göz yaşı döker. Kendini bir kurtarıcı olarak gören iz sürücü’müz bu yolda ailesini bile feda edecek (yalnız bırakacak) kadar inancına fedakar biri olmasının alt-metni olarak “acının yakarışı” verilir. Tarkovsky bir kez daha ideale olan özlemi, imgelerle, düşsel yolculuklarla anlatma peşindedir.

tarkovski

Nostalghia (Nostalji, 1983) filmine geldiğimizde, yine zor bir filmle karşılaşırız. Yaşamın imkansızlığını parmak basan filmde, insanın özgürlüğe ulaşmasında aşkın, tutkunun önemi vurgulanır. Yaşadığı topraklardan koparılmış bir entelektüelin hasretini konu alan filmde zaman/mekan geçişlerinin büyüleyeceği atmosferinde betimlemeler, yüz metreden tanıyacağımız Tarkovsky ekolünde seyirliğini bulur.

Tarkovsky’nin bir nevi kendini ölüme hazırlayıp (o sıralar kansere yakalanmış ölümü beklemektedir) ve oğluna “umut ve inançla” adadığı son filmi “Offret” (Kurban, 1986) ile sürreal bir kıvamda işlenen filmiye fotoğrafın sinemayla yoldaşlığını görürüz. “Ölüm yoktur, ölüm korkusu vardır” diyen filmin baş karakteri Alexender’in gün geçtikçe metalaşan dünyaya karşı ruhsal çöküşünü, Bergman-vari bir teknikle sunması Tarkovsky içi filmin önemli detayları arasında. Alexender, televizyonda duyduğuna tanık olduğumuz fakat gerçek olduğundan da şüphe duyduğumuz bir hadiseden (dünya nükleer bir savaşın eşiğinde) sonra sevdiklerini kurtarmak adına kendini kurban etmeyi düşündüğü bir filmin seyirliğinde buluruz kendimizi. Varoluşçu etkinin dimdik ayakta durduğunu ispatlayan Tarkovsky bu son yakarışında katastrofik bir atmosfer kullanarak insanlığa olan güveninin son bulduğunu vasiyet etmiştir.

Diğer yazıları Güney Birtek

Leonardo DiCaprio’dan Küresel Isınma Karşıtı Belgesel: Before the Flood

Yapımcıları arasında Leonardo DiCaprio’nun da bulunduğu belgesel Before the Flood (Tufandan Önce), National Geographic...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir