Yönetmenler

Published on Ocak 31st, 2016 | by Güney Birtek

Bresson Sinemasında Acı

Share Button

Robert Bresson sinemasında genel olarak erdem, masumiyet, suç, ölüm ve intihar teması işlenir. Farklı mizanseniyle öykü anlatımını duygusal derinliğe dönüştürmede usta olan yönetmen, görsel minimalist kadrajıyla şiirsel sinemanın Tarkovsky gibi öncüleri arasında. Bresson için “insan eli” oldukça önemli. Filmlerinin genelinde, detaya indirgenmiş el çekimi, dokunuşların önemini vurgulamaya çalışır. Masumiyetin dibe çöküşünde paranın en büyük etken olduğuna parantez açan Bresson, Dostoyevski romanlarında olduğu gibi insanın en aşağılık hallerini yansıtmaktan çekinmez. Sinemada ön koşul olarak “ritim” yaratma çabasında olan yönetmen, hayatın sıradanlığında bir yaratıcının adına gerek duymadan varlığının hissedilmesinin yeterli olacağına inanır. Bu bağlamda “Au Hasard Balthazar” (Rastgele Baltazar, 1966) filminin önemi büyüktür. Filmin stilini oluşturan sakin oyunculuk, Marie’nin durgunluğuyla pekişir ve ortaya sade bir anlatım çıkar. Bresson’a göre oyunculuk daha çok “model” olma çabası içinde olmalıdır. Model diye adlandırdığı kahramanın mutlak değeri, öyküye hizmet edecek argümanları sağlamalıdır. Godard’ın “90 dakikada dünya tarihi” olarak tanımladığı, Bresson’un başrolü bir eşeğe verdiği bu filmde, eşeğin başına gelenlere benzer bir kadere sahip olan Marie’nin hayatı işlenir. Doğdukları anda vaftiz edilen Marie ve Jacques’in çocukluklarına eşlik eden Balthazar(eşek), sık sık sahip değiştirir. Her yeni sahibinde acımasızlığa, kötülüğe şahit olan eşeğin gözünden insanlığa bakmamızı isteyen Bresson, temel kötülüğün çıkış nedenini bulmaya çalışır. “İyi” olarak tanımlanan insanların da çevrelerinde olup biten kötülükler karşısındaki duyarsızlıklarını zülme ortak olmak olarak yorumlar. Bresson, insanı tüm kötülüklerin başı olarak görür ve bencilliğin doğurduğu tüm acımasızlıklara sessiz bir tanık olarak Balthazar’ı gösterir. Yönetmenin minimal stilinde ekran dışı alanın sık kullanımını görürüz. Algıya sesler ve dokunuşlarla yön verilmesi, yönetmenin dramatik gerilimi kullanarak insanda merak uyandırma çabası içinde olmasıyla açıklanır.

“Filmlerimi yaparken ne yapacağım üzerinde çok fazla düşünmem; sadece açıklamaya kalkmadan bir şeyleri hissetmeye çalışır ve bunu yakalamaya çalışırım. Düşünmek çok korkunç bir düşmandır. Sanat yaparken zekanı kullanmak yerine, sezgilerini ve kalbini kullanmalısın!”

bresson sinematopya 1“Diary of Country Priest” (Bir Taşra Papazının Güncesi, 1951) filminde bir köye atanan hasta bir din adamının inancı ile öz benliği arasında sıkışmış dramı gösterilir. İnancını kaybetmiş, kötülüklerin her daim kazandığı bu dünyada hayata bakışını inanç üzerinden kuran; iyiliği, ahlakı  ve paylaşımı insanlara örnek olması gerekirken toplumdan gitgide yabancılaşan papazın sıkıntısı gösterilir. Tarkovsky’nin en sevdiği film olma özelliğini taşıyan bu başyapıt, insanın kötülüklerden arınmasında modern ve çağdaş bir yaşamın yetmeyeceğini vurgular. Pickpocket, (Yankesici, 1959) filminde ise; Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” romanını andıran insan ilişkileriyle yine minimalist tekniğin Bresson gözüyle karşılaşırız. Gerçek mekânlarda amatör oyuncularla işlenen filmde Michel’in hikâyesini iç sesinden dinleriz. Michel’in hırsızlık yapması, kolay yoldan para kazanma isteğiyle örtüşmez. Böyle kanunsuz bir işte karar kılmasının sebebi; becerikli, zeki olarak tanımlanan “üst-insan” grubunun, bazı durumlarda kanuna karşı gelerek, hırsızlık da yapıyor olsa, bir zaman sonra topluma yarar sağlayacağına inanmasıyla açıklanır. Tartışmaların alevlendiği zamanlarda iyilik, kötülük, vicdan kavramları üzerinde yoğunlaşıldığına tanık oluruz. Sonuç olarak Michel’in,  yaşanan dünya düzeninin zaten tersine işlediğini hatırlatması ve hırsızlık yaparak bu düzenin kendiliğinden düzeleceğine inanmasının gerçekle ne kadar örtüştüğüne, seyirci karar verecektir. Tarkovsky sinemasına benzer yapısıyla dikkat çeken Bresson filmlerine baktığımızda, karakterlerin hayalini kurdukları yaşamın, gerçekte yaşadıkları hayatla olan tezatlığı söz konusu olunca bu çelişkiyi daha fazla kaldıramayarak intihar ettikleri görülür. Tüm olup bitene karşın güçsüz bir tavır sergileyen karakterler yenilgiyi çoktan kabul ettikleri gibi değişmeye yönelik bir umut arayışına da düşmezler.
“Umutsuzluk” temasıyla ortak paydada bulunan Tarkovsky filmlerine baktığımızda ise tüm olumsuzluklara rağmen pes etmeyen dirençli ve fedakar karakterler söz konusu olmaktadır. (Nostalghia filminde intihar eden deli Domenico, bu intiharı gerçekleştirirken güçsüz olduğu için değil; kendini insanlık uğruna kurban ederek umudun yeşermesini sağlamaya çalışmaktadır.)
Dünya sinema tarihinde kendine özgü biçimiyle yer bulan Bresson, varoluşun manasını ararken reel dünyanın acımasızlığında kaybolsa da; sadeliğin filmini çeken özgün sinema diliyle Avrupa sinemasının gökkuşağında bir renk olmayı haketmiştir.


Yazar Hakkında

''Kendini sinemaya verdi.''



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑