Dosyalar

Published on Şubat 21st, 2016 | by Güney Birtek

Sinema Hareketleri: Bölüm I

Share Button
Önceki1 / 6Sonraki

ALMAN DIŞAVURUMCULUĞU

I. Dünya Savaşı sırasında Alman sinemasının genelinde Fransız, Amerikan, İtalyan, Danimarka filmleri gösteriliyordu. Dönemin Alman hükümeti, propaganda filmleri yapılması şartıyla sinema endüstrisini destekledi. Hükümet, Danimarka filmleri hariç tüm dış dünya sinemasını yasakladı. 1917 Rus Devrimi’nden sonra dünya genelini saran Marksist akım, dönemin Almanyası’nda da oldukça güçlüydü. Alman halkı savaş istemiyor;  bunu da, savaş politikaları güden hükümete grevler ve isyanlar ile gösteriyordu. Hükümet savaş yanlısı filmleri desteklemek için Deutsche Bank ile önde gelen film şirketlerini toplayarak UFA (Universum Film Aktiengesellschaft) adında birleşti. Muhafazakâr ve egemen sınıfların desteklediği bu oluşumun amacı, devletin isteği ve kontrolünde halkı filmlerle savaşa teşvik ederek milliyetçiliği güçlendirmekti. Aynı zamanda ekonominin güçlenmesi için uluslararası pazar da takip ediliyordu. Hükümetin bu politikası bir süre böyle devam etse de, savaşın sona ermesiyle militarist propagandaya eskisi kadar gerek kalmadı. Alman sinemasının kalbi, dramalar ve komedilerle atıyordu; fakat bu sinema artık 3 türe ayrılacaktı. Türlerin ilki  casus filmleriydi. Bunlar, içinde zeki dedektiflerin bulunduğu, egzotik dekorlarla süslenmiş popüler kovalamaca filmleriydi. İkinci tür olarak, kısa sürmüş olsa da etki yaratan seks filmleriydi. Üçüncü tür ise UFA’nın, savaş öncesi dönemin İtalyan tarihsel epiklerini taklit etmeye başlayarak finansal bir başarı elde ettiği tarihsel filmlerdi. Başta Fransa, Amerika, İngiltere olmak üzere bazı ülkeler Alman filmlerini yasaklamış olsa da Alman sineması uluslararası pazara girmeyi başardı. 1919 yılında, Fransız Devrimi’ne dair epik bir çalışma olan Ernest Lubitsch yönetmenliğindeki “Madame Dubarry”,  dönemin Alman sinemasının dış dünyaya açılmasında önemli katkılarda bulundu. Özellikle Amerika’da çok sevilen bu filmin ardından Ernest Lubitsch, Hollywood’un çalışmalarına davet ettiği ilk Alman sinemacı oldu. Diğer taraftan Almanya’da avangard bir hareket olan Dışavurumculuk, kendisini resimde, tiyatroda, edebiyatta ve mimaride de göstermişti. Bu dönemde yapılan The Cabinet of Dr. Caligari (1920) filminin  sinemaya katkısı göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür. Film için, Alman dışavurumcu hareketin sinemaya uyarlanmış hali de denilebilir. Bu filmin sorumluluğu altına giren üç tasarımcı (Hermann Warm, Walter Reimann, Walter Röhring) finansal katkı için yapımcılarla görüşüp olumlu tepki aldılar ve böylece The Cabinet of Dr. Caligari, filmi istenilen türde bir film olma özelliğine ulaşıp Amerika’da, Fransa’da ve diğer ülkelerde beklenmedik bir başarı sağlayarak dönemin başyapıtı haline geldi. Bu başarının ardından stilistik akımın önü iyice açılmıştı ve Caligari tarzında filmler çekilmeye devam ediliyordu. Bu filmlerin başarısı, Alman avangard yönetmenleri endüstrinin içinde tuttu. Farklı olarak deneysel çalışmalarını sürdüren yönetmenlerden Viking Eggeling’in “Diagonal-symphonie” (1923) gibi soyut filmlerinin yanısıra Hans Richter’in “Ghosts Before Breakfast” (1928) gibi Dadaist filmleri de görülüyordu. 1920’lerin ortasında önemli Alman filmleri dünyanın en iyileri arasında sayılıyordu. Akımın ilk filmi özelliği taşıyan “The Cabinet of Dr. Caligari”, aynı zamanda ilk korku filmiydi.
Alman Dışavurumcu sinema, sinematografi ve kurguya dayanan Fransız İzlenimciliğinin tersine mizansene dayalıdır. Dışavurumcu sebeplerle biçimler çarpıtılır ve gerçekçi olmayan bir stille abartılır. Oyuncularda yoğun makyaj vardır. Sarsıntılı yahut yavaş, yılan gibi bir hareket sergilerler. En önemlisi de mizansen öğelerinin hepsi kompozisyonu yaratmak için birbirleriyle etkileşir. Karakterler tıpkı dekor gibi görsel öğeleri tamamlar. Caligari’de dünya, kahramanın hayali doğrultusunda izleyiciye sunulur. Dekorların filmdeki önemi, kahramanın Dr. Caligari’nin izindeyken bir akıl hastanesine girmesiyle karşılaştığı manzarada  tanık olduğu siyah-beyaz duvar hatları sahnesinde anlaşılır ki film, kahramanın gördüğünün yansımasıdır. (Bu kurgusal düş birçok dışavurumcu çalışmada hissedilir.)

Dışavurumcu akımın sonlarına gelindiğinde; F. W. Murnau’nun “Faust” (1926) ile Fritz Lang’in “Metropolis” (1927) gibi çalışmalarının bütçelerinin, UFA’nın finansal sıkıntılar yaşamasına neden olduğu görülür. Bu dönemde Lang dışında birçok Alman yönetmen Hollywood’a gider.  Sonrasında ise  Nazilerin iktidara gelmesiyle Alman Dışavurumcu akım, doğacak olan yeni propaganda filmlerinden kaynaklı olarak etkisini hızla kaybedecektir.

Önceki1 / 6Sonraki


Yazar Hakkında

''Kendini sinemaya verdi.''



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑