Hiso hiso boshi (2015) Fısıldayan Yıldız

Hızlı çalışmayı kendine görev edinen Japon sinemacı Sion Sono’nun 2015 senesi içinde tamamladığı beşinci filmi olan Fısıldayan Yıldız, artık her ülke sinemasının, her türden filmin, her akımdan eserin el attığı bir tema üzerinden seyrediyor: Uzay yolculuğu. Tam olarak hangi zaman dilimini anlattığını kestirmekte güçlük çeksek de, filmde Yoko isimli bir robotun, kiraladığı uzay gemisiyle gezegenler ve galaksiler arası kuryecilik macerasına eşlik ediyoruz. İlk aşamada günler hızlı hızlı akıp giderken yalnızca musluktan su damlıyor, Yoko çay yapıyor, çamaşırlarını yıkıyor, temizliğe el atıyor. Uzay gemisinin kokpit kısmındaki sonsuz boşluğa bakan açıklığı fark etmeden önce de, zaman kavramından bağımsız bir yerde durduğumuzu yönetmen bizlere böylelikle anlatmış oluyor.

Fısıldayan Yıldız, aslında her yönüyle aynı temadan filmlerle farklı bir noktada kendine yer edinse de bilindik uzaysal(?) referanslara sahip çıkmayı, daha doğrusu onlara tabiri caizse saygı duruşunda bulunmayı ihmal etmiyor. Bu konuda dikkatimizi çeken ilk detay, aynı Kubrick’in 2001: A Space Odyssey eserinde sempati ile antipatiyi aynı anda beslediğimiz bilgisayar robotu HAL’e benzeyen bir üst-aklın, Sono’nun filminde de önemli bir rolü üstleniyor oluşu. 8 adet AA kalem pil ile çalışan insanımsı robot Yoko’ya bu yıllar süren kargoculuk macerasında eşlik eden bu bilgisayar-robot, aynı HAL’in yaptığı gibi ana karakterle konuşup onu yönlendirme konusunda etkili bir sürecin başrolünde oynuyor desek yeri.

Sion Sono’nun yarattığı bu farklı uzay filmini, özel ve güzel kılan çok fazla nokta mevcut aslında. Söz konusu noktaları gerek baş karakter Yoko, gerekse yönetmenin kendisi zaman zaman seyirciyi bilgilendirme amacıyla aralara serpiştirme metodunu kullanarak açıklığa kavuşturuyor. Dediğim gibi, Fısıldayan Yıldız’ın hangi zaman diliminde geçtiğini anlamak çok kolay değil fakat yönetmenin fısıldadığına göre insanlık, kendi sonunu getirmiş. Evrende yaşayan varlıklardan yalnızca yüzde yirmisi bildiğimiz insan bedenine sahip, damarlarında kan akan yaratıklar. Geri kalan seksenlik kısım ise robotlardan oluşuyor. Yoko da o robotlardan biri aslında. Onu insanlara benzeten özellikleri de mevcut, robot olduğunu hissettiren özellikler de. Misal Yoko, kendisine kahve yapıp onu rahatlıkla kafaya dikebiliyor. Yeri gelip bir başkasıyla iletişime geçmeye çalıştığında, onun -aynı diğerleri gibi- duyguları olan bir robot olduğunu fark edebiliyoruz. Düşüncelerini oluştururken ya da uygularken, bilim kurgu sinemasından alışkın olduğumuz robot formlarından çok daha farklı bir çizgide bu işi yaptığını görüyoruz. Japon sinemacının işin bilim kurgu kısmını kurgularken çok zorlanmadığını; fakat her şeye rağmen filmin kendine has atmosferine de maksimum katkıyı yapacak tuhaflıktaki detayları kafasında şekillendirdiğini de anlamış bulunuyoruz.

fısıldayan yıldız sinematopya 2

Fısıldayan Yıldız’ın ilgi çeken tek yönü, siyah beyaz renkleriyle bildiğimiz klasik Japon evleri stiliyle inşa edilmiş bir kargo uzay gemisinin sonsuz boşlukta bir insanımsı robot kontrolünde dolaştığına tanıklık ediyor olmamız değil. Yönetmenin esas anlatmaya çalıştığı şey, çok daha gerçekçi ve çarpıcı aslına bakılırsa. Henüz filmin başında, insanoğlunun ahmaklığından dert yanan Sono, bu ahmaklığın sonunun nerelere gelebileceğini oldukça simgesel bir şekilde anlatma yoluna giriyor. Bizim insanlara özgü sandığımız özelliklerin pek çoğunun artık robotlara ait olduğunu gözlemliyoruz. Her ne kadar uyumasalar da onlar da yiyip içiyor, sigaralarını yakıp dertleniyor, birbirlerine bir fotoğraf negatifi ya da sigara izmariti de olsa anılarla yoğrulmuş hediyeler gönderiyorlar -her ne kadar bu hediyelerin alıcılarına ulaşması on yıllar sürüyor olsa da. Bir zamanlar evrene hükmetmiş, hatta ışınlanmayı keşfetmiş insanlığın ise filmin geçtiği zamandaki hali içler acısı desek yeridir. Bizim, hükümdarlar olarak şimdi kendi ellerimizle yarattığımız, aynı hareketleri yapmaktan daha başka meziyetleri olmayan robotların yerini aldığımız günler, tam da Fısıldayan Yıldız’ın geçtiği zaman dilimine karşılık geliyor. Tek bir gezegene sıkışıp kalan insanoğlu, artık otuz desibelden yüksek sesler duyduğunda ölüyor, perdelerin arkasında yaşıyor ve şimdi dahi özlemle andığımız ip atlama, kitap okuma, doğum günü kutlama gibi sıradan eylemleri her defasında tekrar ettiği adeta bir oyunun içinde kendini buluyor. Ne acınası! Acınası; çünkü insanoğlu, kendi eliyle bunu yapıyor. En azından yönetmene göre.

Sono’nun bahsettiği kayda değer mesajlardan biri bu. Işınlanmayı keşfeden insanlığın, zamanla her an her yerde olabilme özelliğinin de anlamını yitirmesinden mütevellit, aklını yitirdiğini ve kendini dış dünyaya kapattığını anlatan yönetmen, tüm bunlar olurken doğanın (ve dolaylı olarak insanın) sebebi olduğu en büyük felaketlerin gerçek izlerinden faydalanıyor. İnsansı robot Yoko, kargo paketlerini robotlara teslim ederken indiği her gezegende gördüğümüz çevre, son yıllarda Japonya adalarında meydana gelen deprem, tsunami ve nükleer felaketlerden geriye kalan ıssız alanların ta kendisi. Sono, bu artık kullanılmayan mekanları, vermek istediği mesaj fazlasıyla açık olan filminde kullanırken aslında sineması aracılığıyla hepimize bir şeyler fısıldıyor. Fakat anlamak, anlatmak kadar kolay değil belli ki.

Teknik açıdan güçlü olan Fısıldayan Yıldız, siyah ve beyazın tonlarından oluşan görüntüleri ve bazı zamanlarda karşımıza çıkan tüyler ürpertici görselliği ile de kaliteli filmler klasmanında değerlendirilmeyi hak ediyor. Her sene birden fazla film ortaya koymayı bir şekilde beceren bu Japon yönetmenden, üç senede bir dahi olsa sanata hiçbir yönüyle hizmet etmeyen işler yapan sinemacılarımızın ders alması gerekir.

Diğer yazıları Burak Hazine

Java Heat (2013)

Endonezya, geçtiğimiz seneye kadar sinema açısından ismini duyurmuş değildi. En azından ben,...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir