Dogtooth: Bir Aile Klostrofobisi

Kapitalist, şehirli bir toplumda kolaylıkla benzeri bulanabilecek bir orta sınıf aileyi merkeze oturtturan Dogtooth; izleyiciye onun “kendi hikayesini anlatmaktadır.” Bu hikaye, izleyici açısından tanıdık bir mekanda geçmesine, başrolde tanıdık kişiler bulunmasına rağmen, esasında “büyüsü bozulmuş” tekinsiz bir biçimde inşa edilmiştir. Zira tanıdık ev ahalisi liberal demokrasinin kutsanan; özgürlük, bireycilik, insan hakları ve sair değerlerinden çok, despotizmin; tahakküm, sansür, şiddet gibi pratiklerini deneyimlemektedir. Bu bağlamda Dogtooth, izleyicinin görmeyi beklediği ya da görmeye alıştığı veya yaşadığına inandığı sisteme baktığı gözlüklerin buğusunu silmeye çalışmaktadır.

Benzeri William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanında görülebilecek türden bir mekansal ironi, Dogtooth’un temel karakteristiğidir. Nasıl ki Golding, inşa ettiği toplumsal taşlamanın berrak bir şekilde görülmesi için bereketli bir ıssız ada tercih ettiyse; senaristler Yorgos Lantimos ve Efthymis Filippou da kendi kişilerini gösterişli ve toplumdan izole bir villaya yerleştirmiştir. Bu bağlamda mekanın, iki eserde de kişilerin yapıp etmelerinin yarattığı tezatı vurgulayan bir zıtlık kaynağı olduğunu söylemek mümkündür.

Dogtooth’un, mekanla kurduğu ilişki bir çeşit aile klostrofobisinin taşıyıcısıdır. Evin mimarisi her ne kadar havadar olsa dahi; mekan esasında, sembolik ve fiziksel cezaların uygulandığı baskı ve şiddetin görünür/görünmez biçimlerinin yaygın bir şekilde pratik edildiği pırıltılı bir hapishaneden farksızdır. Bununla birlikte çocuklar, Anne-Baba tarafında ev dışındaki dünyanın kötülüklerle dolu olduğu propagandasıyla yetiştirilmiş bu sayede bir kaçış ihtimali düşünsel olarak engellenmeye çalışılmıştır. “Türk’ün Türkten başka dostu yoktur” türünde bir içe kapanmayı çağrıştıran bu politika, yabancı düşmanlığı (bahçeye giren kedinin katledildiği sahne hatırlanmalı) ve hayali düşmanın şeytanlaştırılmasıyla birlikte süregitmektedir.

Dogtooth da sosyolojik gerçekliğin; alegoriler aracılığıyla, mikro düzeyde aktarıldığı sahnelerle doludur. Söz gelimi filmde ailenin toplandığı doğumgünü kutlaması sahnesinde, çocukların dans ederek “zorlama” bir gösteri sunmaları buna karakteristik bir örnektir. Modern kapitalist toplumlarda, dışlanan –ya da özel alana ait kabul edilen- metafizik (dini) düşüncenin toplumu bir araya getiren klasik adetlerinin yerine, Belirli Günler ve Haftalar olarak kodlanan seküler merasimlerin -19 Mayıs ya da 23 Nisan etkinlikleri gibi- yapılması eğilimi vardır. Kutsiyeti, bir peygamber yahut Tanrı’ya değil yöneticiye ya da devlete/partiye kanalize eden törenler, onları “sahte” (pseudo) bir kutsallık halesiyle donatır. Örneğin 4 Temmuz Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşu, ülke genelinde kapsamlı şenliklerle kutlanır ve bu günün herhangi bir dinle ya da metafizik inanışla bağlantısı yoktur. Kitlelere aidiyet hissi dağıtan bu gibi törenler, onların rızasını imal ederek, yerleşik durumun (status quo) hem meşrulaştırıcısı hem yeniden üreticisi konumundadırlar. Fakat, çoğu zaman ideolojik bir tutkal olarak düzenlenen bu tarz törenlerin ne derece başarılı oldukları muğlaktır. Adetlerin icat edilmiş ve tepeden inmeci tavrının, ideolojik tutkalın yapıştırıcı gücünü kıran bir yönü bulunmaktadır. Dogtooth’da dans etmeye zorlanan çocukların, başarısızlığının arkasında bu sebepler aranmalıdır.

Dogtooth

Ayrıca filmin kişileri çoğunlukla, tıpkı Sineklerin Tanrısı’nda da görüldüğü üzere, kendine ait bir karaktere sahip olmaktan çok, toplumsal gerçeklikte karşılığı olan bir tipi temsil etmektedir. Örnek vermek gerekirse filmde çizilen Baba kişisi, burjuva tüketim alışkanlıkları geliştirmiş orta sınıftan gelen otoriter bir erkektir. Evin gerçek anlamda tek gerçek yöneticisi odur. Anne’yle olan ilişkisi bir çeşit işbirliğine dayalıdır. Bununla birlikte Anne de, Baba iktidarının karşısında durabilecek bir güce sahip değildir. Baba’nın bu kudretinin kökeni ise, ekonomik ve simgesel iktidar enstrümanlarının kullanma tekelini yalnızca kendinde toplanacak şekilde kurmuş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda Baba, zamanımızın kapitalist ve ataerkil ruhunun –aynı zamanda devletin- taşıyıcısı konumundadır.

Ev ahalisi, çağdaş kıyafetler içinde her açıdan standart bir küçük burjuva ailesi görünümündedir. Misalen aynı masaya oturularak birlikte yemek yeme, birlikte film izleme, gelenekselleşmiş oyunlar oynama ve sair modern aile rutinlerini devralıp sürdürmektedirler. Fakat, ailenin yaşayış biçimi liberal demokratik ahlakın biçimsel kodlarına uygun görünüyor olsa da esasında benzerine köleci toplumlarda rastlanacak türden bir tahakküm süregitmektedir. Örneğin, aile fertlerinin düşünüş biçimini yeniden kodlamaya cüret eden bir dilsel sansür ilk ve en güçlü güvenlik duvarıdır. Bunun haricinde bilgiye erişim kısıtlı ve kontrollüdür. Baba tarafından teknolojinin gelişimi yavaşlatılmış, hala ebeveynler tarafından görece kontrol edilebilen 1990 öncesi teknolojik seviyede kalınması sağlanmıştır. Ev telefonu ebeveyn odasında şifonyerin içinde saklı haldedir. Çok yönlü iletişimi sağlayan bir medya olarak internet, ev sınırları içine sokulmamıştır.

Dogtooth evinden dışarıya çıkabilmek için köpekdişinin düşmesi gerekmektedir. Tahmin edilebiceği üzere neredeyse imkansız olan bu şart, liberal demokrasinin negatif özgürlük anlayışına birebir uymaktadır. Negatif özgürlük; toplumda, tüm bireylerin özgür olduğu istedikleri gibi ticari girişimde bulunabilecekleri, seyahat edebilecekleri, oy verecekleri, mülk edinebilecekleri varsayımı üzerine kurulmuştur. Geçmişten beri süregelen ekonomik, sosyal, sembolik sermaye eşitsizliğinin görmezden gelindiği bu özgürlük anlayışında istenirse mülk sahibi olunabilir ama çoğunluk böyle bir imkanı hayalinde bile göremez. Zira emek gücünü değerinin altında satmaktan başka şansı yoktur. İşte filmdeki köpekdişinin düşüşü ile evden çıkabilme ihtimali, ancak liberal devletin vaaz ettiği türden bir negatif özgürlüktür.

Sansür, Dogtooth’un merkezinde yer alan olgudur. Söz gelimi film; ailenin, çocukların konuştuğu dil üzerinde kurduğu tahakkümü gösteren sahneyle açılır. Kelimeler bilinçli bir çabayla ters yüz edilmekte; anlam, sesten ayrılmaktadır. Dil üzerindeki bu dezanformasyon daha çok 1984 romanındaki Yenikonuş dilinin varlığına benzer haldedir. Zira Orwell’ın ürettiği steril dil üzerine kitabında bahsettiği üzere;

“Düşünce sözcüklere bağımlıydı. Yeni sözcük dağarcığı bir parti üyesinin açıklamak istediği tüm kavramları doğru ve ustaca kullanabilmesine izin verirken bütün dışındaki tüm kavramları ve onlara ulaşabilmenin dolambaçlı yöntemlerini ortadan kaldırmaktaydı. Bu kısmen yeni sözcüklerin kullanılmasıyla, ama daha çok, istenmeyen sözcüklerin dışlanmasıyla, dili etkin siyasal düşünceden arındırmakla ve tüm ikinci anlamları ne türlü olursa olsunlar ortadan kaldırmakla gerçekleştiriliyordu.”

Tümüyle korunmasız ve yardıma muhtaç çocuk zihni üzerinde, doğumundan itibaren ideolojik kaygılarla ekilen dil, kişinin hiçbir zaman gerçek anlamda özgür olamaması yönünde kat edilmiş hatırı sayılır bir adımdır. Hayati öneme sahip soru ise; günümüz şehirli insanının, tüm kelimeleri formatlanmış, ideolojik sebeplerle izole edilmiş bir mekanda yaşayan, mütemadiyen gözetlenen, bilgiye ulaşması engellenen, kişisel gelişimi durdurulan, zihni safsatalarla dolu Dogtooth filmindeki çocuklardan ne derece farklılaştığı olmalıdır.

Hasan Berk Akkoç

Diğer yazıları Konuk Yazar

Leviathan: Cesur Yeni Dünya

Yazar: Yağız Ay   “Sürekli olarak bir şeyleri önleme ihtiyacı içindeyken  öyle...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir