Jason Bourne (2016)

Senaryosunu yönetmen Paul Greengrass, Matt Damon ve serinin önceki filmlerinde çalışan Christoper Rouse’un yazdığı Jason Bourne, Matt Damon’ı dördüncü kez aynı serinin cazibeli konusuyla birleştiriyor. Geçmiş yıllarda izlediğimiz filmlerde oradan oraya kaçan ajanımız, devlet içindeki gizli ya da derin diyebileceğimiz örgütün pisliğini ortaya çıkarmak için epeyce olayla cebelleşmişti. Zamanında yaşadıklarından pişman olup artık iyi insan olma yolunda ilerleyen gizemli karakterimiz, özellikle suç pisliğine bulaşan devlet aygıtlarına karşı inanılmaz bir mücadeleye girişmiş, her serinin sonunda ise sonuca giden ve de yarım kalan konu örgüsüyle herkesi şaşırtmayı başarmıştı. 2016 temmuz ayı sonunda vizyona giren Jason Bourne bu algıda karşımıza devrilmiş serinin en iyi yapımı.

Nicky (Julia Stiles) CIA’in gizli dosyalarını ele geçirip dosyaları Jason Bourne’a ulaştırmak istiyor. CIA direktörü Robert Dewey (Tommy Lee Jones) kiralık katil tetikçi Vincent Cassel’i bu olayın gerçekleşmemesi için tutuyor ve aksiyon bu olayla beraber filmin içine yerleşiyor. Bourne ise hayatını dövüşlerden kazandığı parayla geçirmeye çalışıp, Yunanistan’da kendi halinde yaşamına devam ediyor. Fakat ortaya çıkan tetikçi ile beraber CIA tarafından hedefe konulan Bourne, Heather Lee’nin (Alicia Vikander) adım adım kendisini takip etmesiyle yine “av-avcı” konumunda maceraya sürükleniyor. Derin devletin Bourne’u tekrar CIA’in içine çekmek için hamle yapması ise filmdeki önemli ayrıntı. Diğer filmlerin aksine öldürme amaçlı yapılmayan operasyon ile dikkatleri çeken Jason Bourne daha gerçekçi yapısıyla bu serideki en iyi kurgu diyebilirim. Aaron Kalloor (Riz Ahmed) karakterinin sosyal medya hesaplarıyla ilgili olayı da, güncel bir film oluşması açısından dikkat çekmiş.

jason bourne sinematopya 2

Bourne’un aile öyküsüyle gizli servis olayını birleştirmesi konuda bir geri dönüş yaratırken, diğer serilerin birleşme noktası ise Yunanistan’da protesto grubunun içinde başlayan kovalamaca. CIA vatansever bir ajanı silah zoruyla tekrar teşkilatın içine çekmek için hamle yaparken yönetmen Poul Greengrass yakın çekim aksiyon sahneleriyle bu durumu fevkalade iyi sunuyor izleyiciye. Kaçışın içinde iki ayrı nokta var. Birinci nokta; bu adam işimize yarayabilir, ne yapıp edip tekrar içimize almalıyız. İkinci adım; bu adamın elde edeceği bilgiler bizi tamamen yok edebilir, ikna edilmez ise öldürülmesi şart. İkircikli duyguların etrafında doğal sirkülasyon yakalayan olay zinciri Matt Damon’ın bana kalırsa en iyi aksiyon filmini beyazperdeye yansıtmış. Oyuncuların mimikleri üstüne kurgulanan görüntü çekimleri bizleri olayın içine anbean çekip, kovalamaca içinde derin savrulmaların önüne geçiyor. Her patlamadan, her sıkılan kurşundan bıçak sırtında kaçan Bourne, diğer serilerde yaşadığımız olağanüstü sahnelere set çekip, oyuncunun karakter yaratmadaki ustalığıyla ışık saçıyor.

Jason Bourne bir karşılaştırma filmi değil. Genel konseptte diğer seri yapımlarıyla ‘kesinlikle aynı değil, heyecanı az’ diye yargı oluşturmak çok saçma ve de gereksiz. Bu filmde sosyal medya ile kesişen yollar bizleri hemen her gün elinden düşürmediğiz akıllı telefonlarla başbaşa bırakmış. Öyle ki CIA sosyal medya üzerinden topladığı bilgileri depolayıp günü geldiğinde hepimizin önüne beklenmedik deliller koyabilir. Zaten yönetmenin yaratıcılığı günümüz olaylarıyla paralellik kurmasını kolaylaştırmış. The Bourne Legacy (2012)’de görmediğimiz Matt Damon bu seriyle öylesine keskin dönüş yapıyor ki, insan geride bıraktıklarını değil, anın içindeki yapıyı analiz ediyor. Greengrass’ın eğri çekimleri içinde derin nefes alan seyircinin geri bildirimlerle desteklenen öyküye hızlı biçimde girişi bile filmin kalitesini gözler önüne sermiş. Kurgudan senaryoya; yönetim başarısından oyunculuk yeteneğine kadar kusursuz biçimde sinemalarda yer alan Jason Bourne bizlere doyumsuz iki saat yaşatıyor. Filmin sonundaki olaydan anladığım kadarıyla seri Matt Damon olmadan yoluna devam edemeyecek. Son sahnede düğümler çözülürken mutlaka ‘evet, şimdi bunun devamı gelecek’ diye eminim içinizden geçireceksiniz. Barry Ackroyd görüntü yönetmeni olarak filmi adeta sırtında sürükleyip, özellikle kaçış sahnelerinde John Powell’ın algıda derinlik yaratan müzikleriyle kusursuz ikili oluşturmuş. Filmi her açıdan bir solukta izleyeceksiniz.

Diğer yazıları Yaşam Kaya

Night On Earth (Dünyada Bir Gece): “1990’lardan Günümüze Gelen Beş Farklı Öykü!”

1991 yılında Jim Jarmuwch tarafından senaryosu yazılıp çekilen Night On Earth, aynı...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir