Simülasyon (2016) The Call Up

2004 yılında ‘Indecision’ filmini çeken genç İngiliz yönetmen ve senarist Charles Barker’ın yeni filmi Simülasyon (The Call Up), teknoloji ile günümüz dünyasının oyun tutkunu insanlarını bir araya getiren ilginç bir yapım. Sanal gerçeklik üzerine kurgulu olan konuda, genç kuşağın yaşadığı bağımlılık üstüne sistemli eleştiri gelirken, konsol oyunlarından simülasyon oyunlarına kadar geniş yelpazede izleyici kitlesi için hazırlanmış film karşımıza geçiyor. 2009’da Gamer ve 2015 yılında Hardcore Henry filmlerine benzer konusuyla Simülasyon taklitten öteye geçemeyip, senaryosu itibariyle insanı beyazperdeden sonuna dek soğutan konu bütünlüğüne sahip. Bir grup genç oyuncuyla ‘farklı’ olmanın yolunu deneyen yönetmen Barker, ortaya çıkardığı aksiyonla hayal kırıklığından öteye geçememiş.

E-posta yoluyla davet alan bir grup oyun tutkunu insan, yeni denenecek sanal gerçeklik gözlüğüyle oyun oynamak için bir araya gelir. Denek olmayı kabul eden kişilerin ikisi kadınken yedisi erkektir. Filmin sonunda oyun içinde oyun olduğu anlaşılırken, sanal oyunda en fazla puanı toplayan oyuncu 100.000 dolarlık ödülün sahibi olacaktır. Fakat oyuncuların bilmediği bir gerçek vardır; aslında sanalda yaşadıkları her şey gerçekte de var olmakta, teröristlerden arındırmak için girdikleri savaşta birer birer ölmektedirler. Bu durumu fark eden grup oyuncuları çaresizce zorlandıkları savaş oyununda hayatta kalmanın yollarını arar. Filmin sonunda ise tahmin ettiğimiz bir olayla karşılaşıp, hiç de şaşırmadan konuyu tamamlıyoruz.

the-call-up-2

Yönetmen ve senarist Charles Barker öylesine kötü bir film ortaya çıkarmış ki, Simülasyon seyirci için her anlamda eziyete dönüşüyor. Çeşitli dinlerden, kültürlerden oluşan oyuncu grubu kendilerine takma ad koyarak sanal gözlükleri, kıyafetleri giyip anlamadığımız şekilde birden oyuna giriyor. Biz oyuncuların nereden nasıl seçildiğini anlamaya çalışırken aniden sanal oyunun kuralları beynimize işlenmeye başlıyor. Eski bir asker, Bosnalı bir Müslüman, evlenip boşanmış çaresiz bir adam, arkadaşı adına teste gelen kadın, kimsesizler yurdunda yetişmiş genç çocuk… Derken aslında teste gelenlerin hepsinin yalnız yaşayan kişilerden oluşturulduğu görülüyor. Sanal oyundan çıkamayan, üzerindeki elbiseleri çıkaramayan, işgal altındaki binayı kurtarmaya çalışan grubun hızlı ve de saçma başlayan öyküsü aksiyonu zorlayan abartılı rol kesmelerle ilerlemiş. Oyunculuk namına tel tel dökülen filmdekiler; senaryonun başı sonu belli olmayan, hiçbir olay örgüsüyle bağdaşmayan basit yazımı yüzünden kendilerini boş yere heba etmiş. Mesela Shelly neden durmaksızın bağırıp ağlıyor? Marco birden bire nasıl kötü bir karekter oldu? Filmin sonunda tam her şey bitti derken, Edward’ın sözde şaşırtıcı biçimde kimliğini açıklaması tek kelime ile kepazelik!

Charles Barker belliki sanal gerçeklik oyunlarının etkisi altında kalıp, kafamıza taktığımız simülasyon gözlüğünden beyazperdeye farklı bir yapım koymaya çalışmış. Çalışmış diyorum, çünkü filmde oturduğu koltukta ‘gelin beni vurun, öldürün’ diyen teröristler uluorta dolanıp, elinde silahla derin derin nefes alan insanlar tarafından öldürülmeye çalışılıyor. Yaklaşık 1-2 saatlik zaman diliminde yaşananlar içinden aşk, sadakat, dostluk… gibi akla hayale gelmeyecek duygular da çıkınca insan ister istemez ‘hop, neler oluyor böyle?!’ diyor. Para için toplananların psikolojik analizleri sığ, anlamsız, gereksiz ayrıntı olarak kalmış. Ölüm sahnelerinden, hayat kalmak için verilen mücadeleye dek Simülasyon adı gibi gerçeği bir türlü yakalayamamış. Basit ve abartılı oyunculuklar, yönetmenin başarısız aksiyon çekimleri beyazperdeden aklımda kalanlar. Bu film için kesinlikle zamanınızı boş yere heba etmeyin.

Diğer yazıları Yaşam Kaya

Doğanın Fotojenikliği İçinde Gerilim: Ölüm Ormanı

1999 yılında Blair Cadısı (The Blair Witch Project) ile sinemamızın tam merkezine...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir