Çürümüş Bir Objektiften Bakmak: Çocuk Pozu (Poziția copilului)

Çocuk Pozu (Pozitia Copilului) 2013 yapımı bir Romen filmi. Film, yönetmen Calin Peter Netzer’in üçüncü uzun metrajı. Genç yönetmenin dünya sinemasına adını duyurması 2009 yapımı, bol ödüllü filmi Şeref Madalyası (Medalia de Onoare) ile olmuştu. Bu filmde bir baba-oğul arasındaki kuşak çatışmasını, iletişimsizliği filmin ana odak noktası haline getiren yönetmen, Çocuk Pozu’nda da aynı odak noktasının etrafında şekillenen bir hikâye ile seyircinin karşısına çıkıyor. Ancak bu sefer tercih edilen, üst-orta sınıf bir aileye mensup anne-oğul ilişkisi, iletişimsizliği.

Filmin olay örgüsünü kısaca özetlemek gerekirse; Barbu yaptığı trafik kazası sonucu küçük bir çocuğun ölümüne sebebiyet verir. Barbu, bu kazada asli kusurludur, çünkü hız sınırlarını aşarak hatalı sollama yapmıştır. Bu nedenle hapishaneye girmesi kuvvetle muhtemeldir. Barbu’nun annesi Cornelia ise oğlunu bu durumdan kurtarmak için elinden geleni yapar. Elindeki tüm gücü (para, nüfuzlu tanıdıklar) oğlunun hapishaneye girmemesi için seferber eder. Çocuk Pozu, olay örgüsü bakımından anne Cornelia’nın bu mücadelesine odaklanır.

cocuk-pozu

Kısaca bu olay örgüsü etrafında şekillenen film, karakterler arasındaki ilişkiler açısından bakıldığında ise bir anne-oğul ilişkisinin çıkmazlığı üzerine kurulmuştur. Filmin isminden hareketle yola çıkarsak, “Çocuk Pozu” objektifin arkasında bir annenin bulunduğu bir “çocuk” fotoğrafını anlatır. Fotoğrafı çeken annedir ve bu nedenle etken durumda olan annenin bakış açısıdır. Poz veren yani edilgen bir konumda kalan çocuk ise bir objeden öteye gitmez bu fotoğrafta. Objektifin arkasındaki anne karakteri Cornelia, üst-orta sınıfa mensup, güçlü görünen, çevresindekileri otoritesi altında tutmak isteyen bir yapıya sahiptir. Tek çocuğu olan Barbu ile ilişkisi de bu otorite-iktidar mücadelesi ve hırsı ekseninde şekillenir. Cornelia, oğlunun onun onayının dışında bir hayat yaşamasını istemez. Oğlunun kullandığı ilaçtan, okuyacağı kitaplara -ki bu kitaplardan bir tanesi Orhan Pamuk’un bir romanıdır- kadar karar veren merciin kendisi olmasını talep eder. Barbu’nun birlikte yaşadığı ve bir çocuk sahibi olan Carmen isimli kadınla sürdürdüğü ilişkisi de annesi Cornelia tarafından onay görmez. Carmen, Cornelia’ya göre oğluna uygun bir eş adayı değildir ve onu “oğlunun sırtına binmiş ağır bir yük” olarak tanımlar. Cornelia’nın bu otoriter ve buyurgan tavrı, oğlu Barbu ile ilişkisini olumsuz yönde etkiler. Aralarında gün geçtikçe yükselen bir iletişimsizlik duvarı vardır. Ancak Cornelia, bu durumunun asıl nedeninin kendi buyurganlığından ve her şeye karar verme isteğinden geldiğini kabul etmek istemez. Bunun yerine asılsız bahaneler üreterek çevresindekileri (oğlunun sevgilisi Carmen, etkisiz eleman durumundaki baba Relu) ve oğlunu suçlayarak kendi vicdanını temize çıkarmaya çalışır. Ancak yine de gün geçtikçe oğlunun ondan uzaklaştığını görmek, Cornelia için katlanılması zor bir durum halini alır.

Anne ile oğulun ilişkisi böylesi bir çıkmazın içerisinde devam ederken, Cornelia’nın “Ebeveyn olmak ne demektir? Bir ebeveyn ile çocuğunun ilişkisi hangi ana temeller üzerine kurulmalıdır?” sorularına karakteri üzerinden verdiği cevaplar bizleri filmin asıl meselesine ulaştıracaktır. Ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki doğası gereği saf ve karşılıksız bir iyilik duygusu etrafında şekillenir. Anne ya da baba dünyaya getirdiği çocuğun mutlu olması için karşılık beklemeksizin birçok fedakârlıkta bulunur. Artık mitleşmiş bir hale gelen “ebeveynlik” tanımı içerisinde birçok yüce duyguyu barındıran, kutsal bir mertebe olarak birçok farklı kültürde, birçok farklı anlatının teması olmuştur, olmaya devam edecektir. Peki günümüzde gerçekten de durum bu mudur? Böylesine genelleyici bir iyilik yaftası tüm ebeveyn-çocuk ilişkileri için geçerli midir? Yoksa tüm sosyal ilişkileri -farkında olarak ya da olmayarak- faydacılık ekseninde şekillenen insan, bu rahatsız edici faydacılığa ebeveyn ilişkilerini, kutsal aile kavramını da mı dâhil eder? Bu noktada film özeline dönüp, Cornelia’nın objektifinden Barbu’nun pozu nasıl görünüyor? Buna bakıyoruz. Cornelia’nın Barbu’ya tavırlarında ilk bakışta o mitleşmiş fedakâr anne figürüne dair birçok esinti göze çarpar. Oğlunun yaptığı kaza sonucu hapishaneye girmemesi için elinden gelen her şeyi yapan fedakâr bir anne figürüdür tasvir edilen. En azından dışarıdan bakan bir gözün gördüğü budur denilebilir. Ancak karakteri derinlemesine ele aldığımızda, işlerin pek de göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkar. Cornelia için oğlu Barbu, bir bağımlılık nesnesi, metalaşmış bir pozdan ibarettir. Cornelia’nın doğasında annelik mitinin içinde barındırdığı karşılıksız fedakârlık, saf sevgi gibi yüce değerler bulunmaz. Onun doğasında ebeveynlik mitinin -fedakar anne rolünün- arkasına gizlenmiş bencillik, çıkarcılık ve buyurgan tavır gizlidir.

maxresdefault

Peki bu durum salt Cornelia’nın doğasındaki kötücüllükten ibaret bir şey midir? Yoksa içinde bulunduğumuz çağın bizlere sunduğu bir hastalık mıdır? Kuşkusuz bu soruyu bireysel bir kötülük olarak cevaplamak sorunu halı altına süpürmek olacaktır. Cornelia’nın bencilliği üzerinden anlatılmak istenen, modern insanın bencilliği ve içerisinde bulunduğu çıkmazdır. İçinde yaşadığımız yüzyıl acımasızlığın, bencilleşmenin, bağımlı hale gelmenin yüzyılıdır. Bu durum en saf ve en temiz olması beklenen ebeveyn-çocuk ilişkilerine dahi önlenemez şekilde sirayet etmiştir. Cornelia’nın özelinde anlatılan bu çürümüş sınıfın, ruhsuzlaştırılmış yüzyılımızın resmidir aslında. Filme dönecek olursak, Cornelia bu kaza sonucu bağımlılık nesnesini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Onun bu fedakar anne görünümünü eyleme geçiren ana motivasyon kaynağı da bu korku olur. Lanthimos’un Alpies filminde bir parça ütopik bir evren ekseninde anlattığı “bağımlılık nesnesi haline dönüşmüş yapay sevgi” teması burada da karşımıza çıkar. Cornelia’nın oğlunun hapse girme ihtimali karşısında hissettikleri ile bir müteahhittin milyonlarca dolar yatırım yaptığı büyük bir inşaatın yıkılma ihtimali karşısındaki hisleri birebir aynıdır. Her ikisi de projelerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır artık.

Filmin duygu anlamında zirve yaptığı bölüm, Cornelia’nın kazada ölen küçük çocuğun evine yaptığı taziye ziyaretidir. Çocuğun ailesi fakirdir, kırsal bir yerleşim yerinde yaşarlar. Cornelia tüm sınıfsal üstünlüğünü bir kenara koyarak, ailenin kapısını çalar ve acılı anne-babadan merhamet dilenir. Oğullarının acısını ortadan kaldırmayacağını bilmesine rağmen onlara bir miktar para da verir. Kendi deyimi ile “vicdanını temizlemek” istemektedir. Bu noktada ölen çocuğunun ebeveynlerini yönetmenin nasıl tasvir ettiği, film için önemli bir nokta haline gelir. Filmdeki belki de tek “gerçek” karakterler kurbanın anne ve babasıdır. Onların ebeveynlik anlayışı daha önce bahsettiğimiz mitleşmiş ebeveynlik anlayışı ile benzerlikler taşır. Kurbanın ailesinin bu mitleşmiş ebeveyn portresine yakın bir şekilde tasviri, kuşkusuz yönetmenin filmin sonuna eklediği bir umut parçacığı olarak yorumlanabilir. Baba, ölen çocuğunun ardından ”Biz onu sevgiyle büyütmüştük, sonu böyle olmamalıydı” der. Bu an, filmsel süreç boyunca “sevgi” sözcüğünü duyduğumuz tek andır. Yine ölen çocuğun annesi ile Cornelia arasındaki diyalog da bu iki kadının “anne olmak” durumuna bakışlarındaki farklılıkları tüm sertliği ile ortaya koyar. Cornelia, ölen çocuğun annesinden merhamet isterken “Barbu benim tek çocuğum o benim hayatımın merkezi, sizde bir tane daha var” der. Bu söylem, Cornelia’nın çocuk sahibi olma konusuna bakış açısını ortaya serer. Onun için çocuk, nicel olarak sahip olunan bir objeden ibarettir. Anne, Cornelia’ya ölen çocuğunun ardından duyduğu acıyı anlatırken, Cornelia çocuğunun gelecek yıl kimya alanında doktora yapacağından, dergilerde yayınlanacak makalelerinden bahseder. Cornelia oğluyla gurur duymaktadır, çünkü o onun hayatındaki en büyük projesidir. Şimdi de bu parlak ve başarılı projeyi kaybetmek, hayatının merkezi haline gelmiş en büyük bağımlılık nesnesini hapishaneye yollamak onun için felaket demektir. Sahne boyunca Cornelia da acılı anne de gözyaşlarını tutamazlar. Cornelia’nın gözyaşları kuşkusuz ki sahicidir. Ancak sahiciliğini oğlunu kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalmış bir anne hassasiyetinden değil, bağımlılık nesnesini kaybetme tehlikesi ile yüz yüze kalmış bir bağımlı tedirginliğinden alır.

Çocuk Pozu bu söylemi ile sert ve tahammül edilmesi zor bir film. Objektifin arkasına geçen Cornelia’nın hastalıklı gözü ile çektiği bu fotoğraf sinir bozucu. Çünkü saflığın en çok yakıştığını düşündüğümüz ebeveyn-çocuk ilişkisinin çürümüşlüğü var o fotoğrafta. İşin daha sıkıcı boyutu ise, Cornelia’nın gözündeki hastalığın bulaşıcı bir illet gibi her birimizin gözüne sirayet ettiğini bilmek oluyor.

Diğer yazıları Konuk Yazar

Afişler Üzerinden Türkiye Sinemasındaki Yaratıcılık Sorunu

Yazar: Mert Erez Yaratıcılık kabaca; olmayan bir şeyi hayal edebilme, bir şeyi...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir