İp: Bir Fragman

Yazar: Yağız Ay

Alfred Hitchcock’un Rope’u “iplemek” üzerine büyüleyici bir denemedir; iki öğrencinin Nietzsche’nin düşüncesini “ipleme” çabası tek plan bir sekans olarak aktarılır. James Stewart’ın canlandırdığı hocalarından Nietzsche’nin bazı kavramalarına aşinalık kazanan öğrenciler, hocalarına teşekkür babında kendilerinden daha “zayıf” olduğunu düşündükleri bir sınıf arkadaşlarını öldürürler ve bunu kuşkusuz içten bir Nietzschecilik adına gerçekleştirmişlerdir. Öğretmene teşekkür etmekle ilgilidir Rope, düşündüğünü göstererek teşekkür etmekle – hâlihazırda Martin Heidegger gibi biri düşünmek (denken) ve teşekkür etmek (danken) arasındaki, yalnızca sessel olmakla kalmayan, bağı vurgulamaktaydı. Öğretmen tam olarak ne işe yarar, ondan bir şeyi ne kadar öğrenebiliriz ya da öğrendiklerimizi nasıl ve ne ölçüde pratiğe dökebiliriz? Bir metinle ilişkimiz nedir? Rope’a ait sorular bunlardır ve bunlar en temel düzeyde iplemek ile ilgili sorulardır. Teoriden pratiğe, ikisi arasındaki yanal geçişlilikler; Hitchcock’un ilgisini bu cezp eder. Ve tabii geçtikten sonra bu geçişi neyin izleyeceği. Şeytani plan yürürlüğe konduktan ve başarılı olduktan sonra ne olur? Düşünce nasıl kendini gerçekleştirir? Guy Debord’un bir eseri “la réalisation de la philosophie” (felsefenin gerçekleştirilmesi) diyordu – buna iki farklı direktif daha eşlik eder: “abolition du travail aliéné” (yabancılaşmış emeğin ilgası) ve “dépassement de l’art” (sanatın geride bırakılması). Debord elbette daha Marksist bir çözüm aramaktaydı düşüncenin gerçekle ilişkisi sorununa, Hitchcock ise bütünüyle sanatı değil ancak biçimi, montaj-sinema biçimini geride bırakarak aşmaya çalışır bu sorunu: sinema bir anlığına dikizlenen bir tiyatro halini alır; ancak hala sinemanın çevresinde olduğumuz inkar edilir gibi değildir. “Virtuel” bir tiyatro deneyimidir bu. Tiyatronun filmlerin karşı konulmaz çekiciliği ve kitleselliği altında yaşadığı yavaş ölümün sanki hayaletimsi bir geri dönüşüdür. Ve her hayalet belirdiğinde olduğu gibi, zaman çığırından çıkmıştır; gerçek zaman (geçmekte olan süre) ile sinemanın zamanı (filmin kendi zaman aralığı) arasında tekinsiz bir birliktelikle ilerler; bu ikisinin eş olduğu var sayılır, çünkü kesim olmaması bu varsayımı zorunlu kılar. Ancak eş olmadıklarının ortaya çıkışı, zamanın fazlaca hızlı akıyor olması (güneşin batışı vb.), o tekinsiz halet-i ruhiyeyi, sinemanın zamanına, sinemanın sinema olarak içerisinde bulunduğu zamansallığa yahut tarihsel bağlama ve filmin ortaya koyduğu zaman algısına, dair bir soruya döndürür. Fakat bu zamanın imgelerle ilişkisi sorusu, hem Hitchcock söz konusu olduğunda hem de onun ötesinde çok daha mühim bir soru. Bu yüzden şimdilik bunu başka bir yazıya bırakmakla yetinelim.

rope4

Nietzsche’nin mevzubahis olduğu bir filmde öğretmenlik mefhumunun tartışmaya açılması, şüphesiz Nietzsche’nin kendi öğretmeniyle, Wagner’la kurduğu ilişkiyi de gündeme getirir. Oldukça gelgitli bir ilişkidir bu Ecce Homo ve
Nietzsche contra Wagner’da izi sürülebildiği üzere. “Sana hayranım her şeyi sana borçluyum!” ve hemen birkaç sayfa sonra “Senden nefret ediyorum!”… Wagner’e öfkesi öyle bir noktaya varır ki ondan daha iyi olduğunu göstermek için çeşitli besteler bile yapmaya başlar (Wagner’in yanına bile yaklaşamayan, rezil bestelerdir tabi bunlar). Bu ilişki bir soruyu getirir gündeme: “içten bir Nietzschecilik” söz konusu olabilir mi? Ölmeden önce son sözlerinin “Anlaşıldım mı?” olduğu söylenir. Farklı bir Nietzsche’dir konuşmakta olan. Artık çekiçle felsefe yapmamaktadır. Nietzsche aralıkların düşünürüdür, diz-tanze‘ın; dans etmektedir (tanzen). Her şeyle bağlantısını kopartır. Alman olduğunu düşünmez, hep kesikler, kırılmalar ve parçalanmalar vardır düşüncesinde. Takipçisi yoktur. Takip edilmek Çarmıhtaki’nin yapacağı türden bir iştir: “Beni takip etmeyin.” Stewart öğrencileri ona büyük başarılarını gösterdiklerinde bu tepkiyi verir: “Kaybolun” (get lost) Öğrenciler Nietzsche’yi “fazla” anlamışlardır; ona Nietzsche’nin Wagner’a yaptığı gibi ihanet edememişlerdir. Bir metin okuyucusudurlar ve içerisinde boğuldukları göstergeleri iplemeye çalışmaktadırlar. Bir göstergedir her şeyden önce “ip”; “the rope” ya da “a rope” değil; fakat sadece “ip”: yüzergezer bir gösterge: make of that what you will

friedrich-nietzsche-540x304

Düşünce, krizlerle hareket eder. Kesintilerle, kopmalarla, volkanik patlamalarla. Filozof, düşünürlere arkadan yaklaşır; doğrudan değil. Onlara canavarımsı birer çocuk verir; bir yandan düşünüre aittir bu çocuk, onun izlerini taşımakta, kendini belli etmektedir; fakat öbür yandan dayanılmazdır, bakılamaz, karar-verilemez, utanılacak bir hilkat garibesi, bir canavardır. Canavar, çatlaklardan sızan düşüncenin ifadesidir. Her olay ikilidir; maddi ve cisimsiz. Kendimizi bir göstergeler dünyasının içerisinde görürüz ve bu dünya kendini bizde gerçekleştirir. Fakat film çatlamaz. İple sıkı sıkıya bağlanmıştır film; kesik ya da kriz yoktur. Olsa bile, bunlar Hitchcock tarafından ustaca gizlenmiştir. Tıpkı öğrencilerinin öğreti ve metni iplemelerinin sıkılığı gibi, zayıf noktası bulunur gibi değildir. Öğrenciler filozof mudurlar, yani düşüncenin pratisyenleri midirler? Düşüncenin teorisyeni herkes olabilir; fakat pratisyen olmak bir yaşam meselesidir: yaratmak demektir bu, sonsuza kadar nefret edilmeyi göze alarak bir hain olmak. Öğretmenin-metnin söylediğini tekrar etmekten, ezberleyip gerekli görülen yerden yüksek sesle anmaktan fazlasıdır (bunlara dilimizde genelde “felsefeci” deniyor), gelecek-öngörülemez bir yaşamın imkânını duyurur düşünce, imkânsızın bir deneyimini. Bu öğrenciler Nietzsche’yi benimserler, fakat benimsedikleri ve kimliklerinin bir parçası kıldıkları yalnızca sözsel, sözde var olabilen ve sözden ibaret, gerçeğe dokunamayan bir Nietzsche’dir. “Bunu demiş, şunu demiş”den fazlası değildir, yazı/yazmak değildir. Kim için yazarız? Bu “kim için okuruz” gibi bir sorudur: kuşkusuz “kendimiz” değildir bu sorunun olası bir cevabı. “Kendimiz”in bir dökümü olmaktan ziyade, “kendimiz” olmayı artık bırakmak için yazarız; yazı beraberinde başkalaşımı, tekrar, farkı getirir. Başkaları için mi? Kim oluyoruz da “başkaları” için, onların adına yazmaya kalkıyoruz peki? Mektup adresine kuşkusuz ulaşacaktır, fakat ulaştığında bile ulaşmama ihtimalleri dadanır başına. Kimse için yazmayız, grammatik açıdan doğru cümle olurdu: fakat, kimse için yazarız daha doğru sanki. Kimse için, bir algılanamazlığa erişmek, görünürlükten kaçmak için, her zaman karar-verilemezliğin ve kesinsizliğin sınırlarında. Bu soruya her zaman cevap olabilecek bir nesne bulduğumuz yahut bulduğumuz konusunda sarsılmaz bir inanca sahip olduğumuz an yazmayı/okumayı da kestiğimiz andır. Yazı, yazarının, onun niyet ve huylarının ötesinde, kendi yolunu çizer. Nietzsche’yi okuyanın girdiği yolda ondan kopmanın, onu yazmanın sırları gizlidir. “Senden nefret ediyorum! – Her şeyimi sana borçluyum!” – yahut bir dinamit: ” ben (okuyup sözlerimi tekrar etmekle yetinebileceğin) bir insan değilim (okuduklarını anında imha eden, sözsel bir bütünlük oluşturmanın önüne geçen, onları basitçe okumanı imkansız kılan) bir dinamitim!” Adlarını anmanın nedense oldukça kolay gerçekleştiği bütün bu düşünürler bir kopuşu işaretliyorlardı. Onlarla düşünmenin, onlara teşekkür etmenin yolu belki de onlardan, onların yaptığı gibi, kopmaktır; işte: yazı/yazmak.

Diğer yazıları Konuk Yazar

Maps to the Stars: “Hollywood Semalarında Bir Hayalet…”

Yazar: Yağız Ay Hollywood, kapitalizm, kültür endüstrisi, tüketim toplumu gibi artık ağza...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir