Filmekimi

Published on Ekim 23rd, 2016 | by İsmail Yaprak

1

Bir Din Güzellemesi: Captain Fantastic (2016)

Share Button

Şöyle söyleyeyim: Captain Fantastic, herhalde dünya görüşü veya hayata bakış olarak, benim tüm ruhumla karşısında durduğum şeyi temsil ediyor. Filmin eleştirisini, yani bizzat eseri objektif olarak eleştirmekten bahsetmeyeceğim burada; benim ilgilendiğim şey tam da filmde anlatılan karakterler ve filmin bize anlattığı o dünya…

Filmin yazar ve yönetmeni Matt Ross’un filmde anlattıkları onun kendi dünya görüşü olmayabilir. Yani her yazar ve yönetmen, eserinde anlattığı görüşe illa sahiptir veya onu yansıtmak istiyordur diyemeyiz. Ateist biri dini bir propaganda filmi çekebilir. Bu çok nadir de olsa yine de teorik olarak ön almak istiyorum. Çünkü biliyoruz ki bugün Tarkovski’nin, Bergman’ın, Kieslowski’nin, Bresson’un, Woody Allen’ın filmleri, tam da onların kendi dünya görüşlerinin birer yansımasıdırlar. Dolayısıyla filmini izlediğimiz ve bir derdi olan yönetmenin, çok büyük ihtimalle kendi derdinin olduğunu iddia edebiliriz. Böyle düşününce Matt Ross’un büyük bir kibirle, kendinden emin şekilde, hiç şüphelenmeden ve aslında hayli çocukça, yüzeysel ve zaman zaman aptalca bir dünya görüşünü bize vermek istediğini görüyoruz. Nedir bu?

Biliyorsunuz, modernler dini, geride bırakılması gereken bir çeşit yanılsama, bir afyon olarak görürler. Din onlar için özgürleşmede bize ayak bağı olan, bizim sorgulamamızı engelleyen bir çeşit yalandır. O yüzden bir modern, her şeyden önce dini geride bırakarak kendini “özgür”, vesayetten kurtulmuş biri olarak tanımlayan kişidir. Bu durum otomatikman modernleri dindarlara göre üstün konuma getirir. Bir modern, bir dindarın dinin hurafelerine uyarak yaşamasına içten içe güler ve onun, böylesine bilimsel bir dünyada çağ dışı kaldığını düşünür. Böylece dünya onlar için kabaca gerçekleri görenlerle görmeyenler arasında ikiye bölünür. Görmeyenler her zaman kendilerinden aşağı kalmaya, cahil yaşamaya, hurafeler yüzünden çağdaş bir dünya yaratamamaya mahkum olurlar.

full-1260

Fakat modernlerin en büyük sorunu, tam da modern öncesi bu dindar/geleneksel/ataerkil insanlar olmadan yaşayamamalarıdır. Bu açıkça bir antagonizm meselesidir. Sanki dindarlar sürekli modernlere hazzını veren bir çeşit motor gücüdür. Mesela bir modernin, hayatta işe yaramadığını hissettiği anda yapması gereken tek şey, türbeden medet uman insanlara bakmak ve rahatlamaktır. Veya türbanlı bir kadına bakıp, bikiniyle denize girmektir. Çünkü kafası özgür olan odur, şu değil. Böylece bir modern aslında içten içe dindarsız yaşayamamaya başlar. Artık ona bağımlı hale gelmiştir ve kendisinin ölçütünü onun üzerinden yapıyordur. Kendisinin bir başına özgür olmasıyla ilgilenmez, o, ötekinden daha özgür olmayı anlamlı bulur. Yani bir bakıma modernler, dindarlara aşıktır ve onsuz yaşamayı göze alamazlar.

Üniversitedeyken, bir gün tam da böyle modern bir arkadaşımızı cin çağırma sekansına davet etmiştik. Kendisi bu ilkel ve gerici hurafeyi nasıl uyguladığımıza şaşırmış ve asla böyle bir şeye bulaşmak istemediğini söylemişti. Çünkü onun için cin diye bir şey yoktu. Bir modernin laneti ve paradoksu da burada zaten… Tam da cin diye bir şey olmadığı için cin çağırma davetine katılması gerekmez mi? Zizek örnek verip durur: ünlü bilim adamı kapısına at nalı koymuş. “Sizin gibi bir bilimadamının şans getirdiğine inanılan bir hurafeyi uygulaması nasıl mümkün olabilir? Böyle şeylere inanıyor musunuz yoksa?” diye sormuşlar. “Tabii ki hayır” demiş bilimadamı, “ama işe yaradığını söylüyorlar.” Zaten tam da bu yüzden bir ateistin Tanrı’yla ve dinle bir sorununun olmaması gerekmez mi? Örneğin bir ateistin rahatlıkla camiye kiliseye gitmesi daha “mantıklı” değil mi? Bir dinsiz dini geride bırakan biridir, sürekli onunla uğraşan, onunla cebelleşen, onu kötüleyip onu reddeden biri değil. Modernler, tam da sınava en çok çalıştıkları yerden çakıyorlar. Onlar dini reddetmekle onun ötesine geçmeyi aynı şey sanıyorlar. Oysa bugün en dindar insanlar bizzat modernler…

Örneğin filmin yazar ve yönetmeni Matt Ross, doğruyu söylemeyi bir halt sanıyor. Çocuğunuz gelip “tecavüz nedir” diye sorarsa ona doğrusu neyse söyleyin, diyor. Buradaki mesele Derrida’nın bahsettiği o meşhur dikotomi (ikililer) hatasında… Ross gayet yapısalcı bir şekilde, tarafını bağıra bağıra seçmiş durumda: o, doğanın yanında! Yani doğa Ross’un dünyasında “doğru” olan tarafta; “kötü” olan tarafsa medeniyet… Çünkü medeniyette her şey sahte, yapay, kötü, bozuk, hormonlu, iğrenç… Aslında Ross şunu iddia ediyor: doğada her şey gerçek, medeniyette her şey sahte. Toplum örneğin… Hiç var olmamış sahte bir adamın adını anarak yılbaşı kutluyorlar. Hiç çalışmadan hazıra konuyorlar. Ölümü doğal karşılayamıyorlar. Birileri rencide olmasın diye her şeyi saklıyor, inceltiyor veya bastırıyorlar. Mesela devlet… Mesela din… Din alenen yalan söylüyor. Dediği her şey tamamen uydurma ve yanılsama üzerine kurulu. Bize rahatlayalım diye hurafeler uyduran zavallı bir kurum… Kısacası Ross’unki bir doğa tapınışı…

Ama buradaki sorun yukarıda anlattığım gibi, bu doğanın tam da zıddı olmadan yapamaması… Ross’un tüm argümanları medeniyetin varlığı üzerine kurulu. Çocukların babası Ben, onlara dış dünyayı negatifleyerek anlatıyor. Kendi dünyalarının çok güzel olmasının nedeni, dış dünyanın kötü olması… Korkunç bir modern yanılsama bu. Asıl mesele bizatihi senin bir başına ne olduğun. Sen medeniyet olmasa nesin? Görülüyor ki bir hiçsin. Çünkü sana anlam veren, senin çocuklarının dışarıdaki çocuklardan daha iyi olduğunu düşündürten şey bizzat dışarıdaki çocukların varlığı. Medeniyetteki çocukların tamamı (dikkat edin tamamı) bilgisayar oyunu oynayıp hayatla ilgili hiçbir şey bilmiyorlar mesela; ama Ben’in çocukları sırf doğada büyüdüler diye olağanüstü bilgililer. Hayatı bu çeşit bir dikotomi üzerine kurarsanız, günümüz dünyasında adama kahkahalarla gülerler. Bu gülüşün nedeni doğa-medeniyet ayrımından değildir, bu ayrımın bu kadar çocuksu, bu kadar donanımsız ve yüzeysel yapılmasıdır. Ross, farkında değil belki ama, geyik avlayıp, sofraya çıplak gelmeyi, koşu yapıp ateş başında kitap okumayı bize “doğa” diye yuttururken; medeniyeti, bilgisayar oyunları, McDonalds ve tavanı olan bir evde uyumak olarak tanımlıyor. Bu kadar aptalcasını görmüş müydünüz?

captain-fantastic-photo-3

Filmin genel felsefesini şöyle de açıklayabilirim daha iyi anlaşılsın diye: bugün biliyoruz ki, iki uç görüş aslında aynı kapıya çıkıyor. Azılı bir ateist ile azılı bir teist arasında hiçbir fark yok. Ormanda geyik avlamak ve çakmak kullanmadan ateş yakmakla (filmde böyle oluyor), tüm gün abur cubur yiyip televizyon izlemek arasında da bir fark yok. İkisi de aynı sorunlu beynin, aynı rahatsızlığın tezahürleri. Ben, çocuklarına dini kötülerken ve onları dinsiz büyütürken, dinin kurumsallaşmış bir şey olduğu yanılsamasına düşüyor (çünkü kapasitesi o kadar). Halbuki kendisi baba olarak bizzat dindar ve ailesi de bir çeşit dini bir tarikat olarak işliyor. Baba Ben (ve tabii yönetmen Ross da), dinsizliği çıplak dolaşıp, ateş dansı yapmak sanıyor; oysa din bunları yaparak uzaklaşabileceğiniz bir şey değil. Örneğin İsa’nın yerine Chomsky’i koyuyorsun ve dindar olarak yaşamaya devam ediyorsun, çünkü özünde dindarsın ve onu aşmak gibi bir derdin yok. Beş yaşındaki çocuğa, sırf toplumsal normlar alkol içirmiyor diye, sen içirince “doğal” olmuyorsun; hepi topu kendi dininde tespih çekmiş oluyorsun.

Filmin felsefesinin en iyi açıklandığı yer babanın ağzından üniversiteye gitmek isteyen oğluna karşı veriliyor. Diyor ki baba: “sen her şeyi biliyorsun, hiçbir üniversite sana bir şey veremez, o halde neden üniversiteye gidesin?” (Matrix’ten cevap: bir yolu bilmekle o yolu yürümek arasında fark vardır). Burada Adem ve Havva’yı cennetten sonsuza kadar çıkarmak istemeyen Tanrı’nın sesini duyuyor musunuz? “Dışarıda bir şey yok” diyor yani müthiş baba. “Sen bizim ormanda, geyik avlayıp şınav çekerek yaşamaya devam et.” Mesele de bu: eğer o bilgileri biliyorsa gitsin işte. Cinin varlığına inanmadığın için cin çağır. Ateist olduğun için git camiye. Çünkü bir şeyi aştıysan, aştığın şeyle artık takılman lazım… Artık alkolü bıraktıysan tam da bu yüzden oturman lazım o bara.

Filmi tersinden okumayı başaranlar “Captain Fantastic” denilen şeyin bir bakıma Dogtooth olduğunu anlamışlardır. Çocukların babası Ben, bu Fantastik Kaptan, aslında Dogtooth’taki, çocuklarını hapsedip onlara kendi eğitimini empoze eden babanın bizzat kendisidir.

dogtooth5


Yazar Hakkında

Samsun’lu. 9 Eylül Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı mezunu. Demokratlığa, cool’luğa ve eğlenceye inanıyor.



One Response to Bir Din Güzellemesi: Captain Fantastic (2016)

  1. Pinar Tunc says:

    Merhaba,
    yukarida “analiz” ettiginiz filmi okudum ve acikcasi cok yanlis cikarimlar ve tarafli yorumlar yapmissiniz, filmi kendi tarafinizdan izlediginiz asikar, filmi analiz etmek yerine sanki kendi tezinizi hakli cikarmak icin bilgisayarin basina oturmussunuz.Yönetmenin anlatmak istedigi sadece bir tarafi kötü gösterip kendi görüsünü “güzellemek” degil iki hayat seciliminin de arti ve eksi yanlari. Dediklerinizin coguna katilmiyorum ve bundan sonra daha uygun bir dil ile yazmanizi tavsiye ediyorum, bir sinema sitesinde analiz yaziyorsunuz, cafe de arkadaslariniza izlediginiz filmi anlatmiyorsunuz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑